18 Temmuz 2008 Cuma

Türkiye analizleri 3 13

14. Vergi

( Yağmanın tarihçesi )

Ülkenin vatan olabilmesi için en önemli unsurlardan biri vergi adaleti ve devletin aldığı verginin mertebesidir. Bu açıdan da bakıldığında Türkiye ezilenler için vergi cehennemi, ezenler için vergi cennetidir. Hele eşkıyalar için vergi verilen değil alınan bir haraçtır. Çünkü rüşvet gibi, haraç gibi mevki sahiplerinin veya güçlülerin aldıkları kanuni olmayan gelirler kişisel vergilerdir. Kişi kendini devlet yerine koymakta veya devletin gelirine veya menfaatine kanunsuz bir tarzda ortak olmaktadır.

Türkiye kayıt dışı ekonomi cennetidir. Yani vergisi ödenmeyen, kaynağı belirsiz para cennetidir. Türkiye rüşvet, irtikâp, yolsuzluk, vergi kaçırma şampiyonudur. Bunun tarihi bir arka planı olduğunu sanıyorum. Önce bu arka planı açıklamak isterim.

Herkesin bildiği gibi Türkler göçebelikten yerleşik düzene en son geçen kalabalık toplumdur. Hala Orta Asya ve Sibirya’da, Moğollarla birlikte göçebe yaşama devam eden Türk boyları vardır. Büyük gurupların göçebelikten kopmasından bu yana daha 500 yıldan az süre geçmiştir. Neden bunun üzerinde duruyoruz. Çünkü sınıfsız bir toplum olan Göçebe ( daha önce avcı ve toplayıcı ) topluluklarda servet farklılaşması yoktur. Bunun sonucu olarak toplum da sınıfsızdır. Bu toplumda yağma hakkı vardır. Yani kabile içinde servet farklılaşmasını önlemek için yağma yapılır. Aynı şekilde bozkırda ki çeşitli kabileler arasında servet farklılaşmasını önlemek için yağma bir hak olarak değil ama çok da tepki çekmeyen bir eylem olarak var oldu.

Yerleşik yaşam başladığında, doğal olarak servet farklılaşması ve sınıflar ortaya çıkmaya başladı. Ancak bu arada göçebeler ile yerleşikler arasında ticaret yapılır olmuştu. Ticaretin ortaya bu zamanda çıktığını söylemiyoruz. Çünkü daha insanın yerleşik düzene geçmesine on binlerce yıl varken bile, avcı ve toplayıcı toplumlar arasında mal takasına dayanan canlı bir ticaretin olduğunu biliyoruz. Hatta bu ticaret Avrupa’da Neanderthaller ölürken Gravettianların ( Asya’dan göçen Avrupa yerli halkı ) yaşama devam etmesini sağlamıştı. Yani ticaret bu kadar eski ve bu kadar önemliydi.

Tekrar konuya dönersek, göçebe yerleşik ticareti zamanla göçebelerin yaşamının devamı için yaşamsal bir hale geldi. Göçebe için yaşamsal olan ticaret, yerleşikler için hiç de öyle değildi. Yerleşikler kuvvetlendikçe ticareti kesiyor, yapmıyorlardı. Göçebeler ve tabii Türkler ticareti devam ettirebilmek için yerleşikleri zorlamaya başladılar. Bunun içinde yağmayı kullandılar. Böylece yerleşikler ya yağma veya ticaret yapmakla karşı karşıya kaldılar. Ancak bu yağma yukarıda bahsedilen yağma değildi. Eşitliği sağlamıyor, haraç gibi oluyordu.

Göçebelerin dini Şaman diniydi. Yerleşik düzene geçenler, Şaman dinini alıp kendi koşulları uyarınca değiştirmişlerdi. Bu değişikliklerden de pek çok din çıkmıştı. Bunların bir kısmı çok tanrılı dinler dediğimiz dinlerdi. Ancak Şaman dini aslı itibarı ile avcı ve toplayıcı toplumun dini olduğundan, eşitsizliği ve servet farklılaşmasını bilmiyordu. Bu nedenle sınıflı toplumun problemleri ile uğraşmıyordu. Hâlbuki toplum farklılaştıkça ve devlet organize oldukça ortaya rüşvet gibi, suiistimal gibi Şaman dini ve ondan türeyen diğer dinlerin bilemediği bir ahlaki bozukluk ortaya çıkmaya başladı. Mevcut dinler ahlak bozuklukları ile başa çıkamıyorlardı. Böylece dinler ahlak kuralları ile teçhiz edilmeye başladılar. Yani daha gelişmiş yeni dinler olarak ortaya çıktılar.

Bu arada yerleşikler de iktidar zengin sınıfların elindeydi. Onlar da zenginliklerine zenginlik katmak istiyorlardı. Bunun en kolay yolu da göçebelerin yaptıkları gibi yapıp, etrafı yağmalamaktı. Ama bir problem vardı. Göçebe yağmalar, peşinden bozkıra çekilirdi. Yerleşik, yağmalar ama geri çekilemezdi. Çekilirse, bu sefer ilk fırsatta o yağmalanır yani intikam alınırdı. Bu nedenle yağma ile istila beraber yürümeye başladı. Ancak bir toprağı ele geçirince orası hâkim sınıfların olunca, yeniden yağma ile sömürülemez oluyordu. Bu da sürekli bir büyümeyi getiriyordu ki bunun sonu yoktu. Bir an geliyor imparatorluklar mevcut teknoloji ile yönetilemez olup, parçalanıyordu.

Aradan binlerce yıl geçti. Şimdi yerleşikler iyice çoğalmışlar, devletler ve imparatorluklar kurmuşlardı. Yerleşik toplum büyüdükçe sınıflar da çoğalıyor, aralarındaki çelişkiler artıyordu. Yerleşikler ile ticaret veya yağma ilişkisi içinde olan göçebelerin de bu etkinin dışında kalması beklenemezdi. Göçebelerde ortaya Bey aileleri yani bir nevi aristokrasi çıktı. Şimdi göçebe kabileler, Şaman din adamlarını saymazsak Bey aileleri ve geri kalan toplum ( Kara budun ) olarak ikiye ayrılmıştı. Bu ikili yapı artık sınıfsız bir toplum değildi, ama hala kabile içinde büyük bir dayanışma ve eşitlik vardı.

Bu sırada çok tanrılı dinler de gelişen toplum yapısına bağlı olarak değişiyordu. Şamanizm’den çok tanrılı dinler dışında üç ana akım ortaya çıktı. Biri Çin’de görülen ve Şamanizm’in gelişmesi olan Gök dini ile onun tamamlayıcısı Taoizm ( daha sonra bu dini ahlaki olarak Konfüçyüs öğretisi destekleyecektir ). Diğeri Hindistan’da oluşan ve kast sistemine uygun gelişen Brahmanizm ( ki buradan Budizm ve Hinduizm gelişecektir ). Üçüncüsü ise Orta Doğuda ortaya çıkan Musevilik’di ( Bu dinden de Hıristiyanlık ve Müslümanlık türeyecektir ). Bu dinlerin hepsi ortaya çıktıktan bir süre sonra toplum ihtiyaçlarına cevap veremiyor, o zaman da yeni dinler doğuruyorlardı. Ancak hem dinler ve hem de ahlaksızlıklar insan ürünü olduğundan, dinler ahlaksızlıklara yetişemiyor, onları ancak arkadan takip ediyordu.

Bu arada sınıflı toplum kendi yapısal bozukluğunu açığa vurarak, dini ve toplumu bireyselliğe doğru itti. Hâkim sınıfların işine toplu düşünme, toplu davranma gelmediğinden, insanların köklerinden, ailelerinden ve çevrelerinden koparılmaları gerekiyordu. Dinler bunu yaparak ferdiyetçiliği sanki ilahi düzen böyleymiş, başka türlüsü olamazmış gibi şartlandırmaya çalıştılar. Bu ise ahlaksızlığın teşvik etti ve ona mazeret oldu. Yani dinler bir yandan ahlaksızlıkla mücadele ederken bir yandan da ona çanak tutuyorlardı. Böylece ahlaksızlık legalleşti. Hâkim sınıflardan olanlar her türlü ahlaksızlığı yapma hakkına sahip oluyorlardı. Diğer yandan ahlaksızlıkla sınıf değiştirenler başarılı olursa yani zenginleşirse hemen bu durum doğalmış gibi bir tavır alınıyordu.

Bu ahlak düşüklüğü ve insanın kendi etini yemesi yani yamyamlığı yerleşik toplumların, onun sonucu olan servet farklılaşmasının, onun sonucu olan sınıflı toplumun, onun sonucu olan dinlerin ( tek tanrılı dinler dâhil ) doğal sonucuydu. Zaman geçtikçe yerleşiklerle göçebeler daha karmaşık ilişkiler içine giriyor ve daha sık temasta bulunuyorlardı. Böylece kültürel etkileşim, göçebe bey ailelerini kendi kara budunlarına karşı olan yükümlülüklerini umursamamaya doğru itti. Göçebelerin kabile içi düzeni, güveni bitti. Kabileler çatladı. Beyler kendilerine yüzde yüz bağlı yeni topluluklar kurarak ilk fırsatta eski kabilelerinden kopup gittiler. Beysiz kalan kara budun da ya bir beyin peşine takıldı veya içinden kendine yeni şefler çıkardı.

Ancak bu yeni çıkan şefler artık savaş şefleriydi. Göçebenin kabile düzeni bozulup, yerleşik kültürü etkisi ile parçalanınca, yağma yani talan toplulukların temel harcı haline geldi. Göçebe kendi savaş üstünlüğünün ( at, ok ve kuvvet ) farkına varmıştı. Etrafı talan ede ede dolaşıyordu. Artık çalışmasına ve o kadar eziyete gerek yoktu. Köyleri, kasabaları ve kentleri basıyor almak istediğini alıp gidiyordu. Yağma eşkıyalık olmuştu. Buradan talan, ganimet, haraç ortaya çıktı. Artık yağma geleneği bir düzeltme değil bir soygundu. Başkasının emeğini sömürme, el koyma, eşkıyalıktı.

İşte zamanın bu kesiti Türklerin Müslüman olduğu döneme denk geldi. Türkler bu halde iken, Müslüman dini de yağmaya “ gaza “ adı altında izin veriyor ve hatta yapılmasını istiyordu. Araplar 300 yıl gazadan faydalanıp yakıp, yıkarak ve işine gelene el koyarak inanılmaz zenginleşmişlerdi. Türkler yağma yapacaktı ama Müslüman’ın Müslüman’ı yağmalaması hoş olmuyor, devlet otoritesini sarsıyordu. Müslümanlar Türkleri Anadolu’ya yani kâfir Doğu Roma ( Bizans ) üzerine saldılar. Türkler akın akın Anadolu’ya gelerek yağmalarına burada devam ettiler. Göçebe Türk gurupları akın yapıp, yağmalıyordu. Ama yerleşik hale geçince de yağmaların karşısına dikiliyordu.

Anadolu’da beylikler döneminde Türkmenlerin bir kısmı yerleşmiş, geri kalanların da yağma akınları veya gaza alanları daralmıştı. Bu açıdan Osmanlıların bulunduğu uç şanslıydı. Türkmenler gaza uğruna veya yağma uğruna akın akın Osmanlılara katılmaya başladılar. Yağma için Bizans’ın Anadolu toprakları yetmeyince, Trakya’ya geçildi. Şimdi yağmacıların önünde önce Balkanlar ama arkada tüm Avrupa uzanıyordu. Avrupa içlerine kadar uzanan Türk akınları başladı.

Olayları somutlaştırmak açısından bir noktaya daha değinmek gerekir. Müslüman dünyası Türkler Müslüman olana kadar, Arap hâkimiyetinde iken İktidarlar birkaç istisna hariç ( Fatımiler, Büveyhoğulları, Kermetiler, vs ) Sünnilerin elindeydi. Sünniler tarafından Batıni ilan edilmiş olan Şiilikler muhalefeti temsil ediyordu. İlk Müslüman Türkler kölelerden çıktı. Araplar 300 yıl Türklerle boğuşup, onlara boyun eğdiremeyince, onların savaş yeteneğini kendi lehlerine kullanmak isteyerek, kendilerine çoğunluğu Türk esirlerden oluşan ordular kurmuşlardı. Türk gençlerini küçük yaşta esir pazarlarından satın alıyor, onları profesyonel askerler olarak yetiştiriyorlardı. Türkler içlerinde Hıristiyan, Yahudi, Budist, Zerdüşt dininden olanlar olsa da çoğunlukla Şaman dinindendi. Köle Türkler profesyonel asker olarak yetiştirilirken Sünni din eğitimi alıyorlardı. Bir taraftan da isyan etme olasılığına karşı katı bir Şii düşmanı olarak yetiştiriliyorlardı.

Arap iktidarları zayıflamaya başlayınca yer yer iktidara bu köle askerler içinden sivrilmiş olan Türkler geçtiler. Bunlar yetiştiriliş tarzı olarak Sünnilik dışındaki tüm mezheplere düşmandılar ve hemen onlar ile mücadeleye giriştiler. Bu nedenle Türk iktidarları örneğin Gazneliler, Karahanlılar, vs tam bir Şii düşmanlığı güttüler. Sünnilik dışındaki inançların analarından emdikleri sütü burunlarından getirdiler. Ama bir gelenek devam etmişti. İktidarlar, Sünni Araplardan Sünni Türklere geçmişti.

Buna karşın Türkler Müslüman olurken, öylesine Müslüman olmuşlardı. Müslüman olmalarının pek çok nedeni vardı ama bu nedenler içinde en önemlisi yağma hakkı elde edebilmekti. Yani yağma yapabilmek için Müslüman olmaları gerekiyordu. Zaten Türkler Şamanizm’i bir din olarak değil bir gelenek, görenek, bir yaşam tarzı gibi algılıyorlardı. Şamanizm de diğer dinlere hiç de soğuk ve düşmanca bakmıyordu. Bu nedenle Türkler hem Şaman kaldılar ve hem de Müslüman oldular. Bu birliktelikten Türklere has bir Şaman dini – İslam dini sentezi çıkacaktı. Yeri gelmişken söyleyelim ki Alevilik işte bu sentezden, daha sonraları Türkler Anadolu’ya yerleştikten sonra, ortaya çıkacak olan bir inançtır.

Türkler Müslüman olurken içlerinde asırlardır köle edilmiş akrabalarının, çocuklarının acısını taşıyorlardı. İçlerinde çoluklarına çocuklarına yapılmış katliamların acısını taşıyorlardı. Kabile ve akraba ruhuna çok düşkün olan Şamanizm bu tip acıların unutulmasını önler. Bu acılar dilden dile söylenerek, aileye daima hatırlatılır. Onun için Türkler acılıydılar ve Şaman dini gereği bu acıların intikamını almak onların göreviydi. Diğer yandan Türk kara budunu eski Bey ailelerine kırgındı. Onlar uzaktan ve eleştirisel bakıyordu. Bir başka nokta da Türklere komşu bölgelerde yaşayan halk genel olarak Şii idi. Ayrıca Türkler arasında Müslüman misyonerlik görevini yapanlar, Şii din adamları veya görevlileriydi. Türkler Müslüman olurken Şiiliği seçtiler.

Burada yine sırası gelmişken bir şeyi hatırlatmada yarar vardır. Anadolu Aleviliği, İran Şiiliğinden türememiştir, ama etkilenmiştir. Şiilik, bilindiği gibi Ali ile diğer halifeler arasındaki mücadeleden doğmuş ve Müslümanlığın ana mezheplerinden biridir. Buna karşın Alevilik, zorla Müslüman olan Türklerin, eski dinleri Şamanizm ile Müslümanlığı sentezledikleri bir oluşumdur. Şiilik ve Sünnilik şeriat’a tam uyarken, Alevilik şeriata itibar etmez. Alevilik kulluk bilincini ret ederek, Allah’ı kendi ile birlikte görür. Dinsel düşmanlığı ret eder. Cihadı, Cehennemi ret eder.

Aleviliğin Şiilik ile benzer gibi görüldüğü Ali konusu da aslında farklıdır. Alevilikteki Ali gerçek Ali değildir. Yaratılmış ama Allah gibi insanda yansıyan bir olgudur. Şiilik gibi Alevilikte de sembol olmuştur. Hem Sünnilik ve hem de Şiilik siyasi İslam’ın mezhepleridir. Bunlar politikasız olamazlar. Buna karşı Alevilik siyasi bir din kavramını ret eder. Bu anlamda laiktir.

Şimdi ortalıkta kalabalık bir Şii – Şaman Türk toplulukları, Türk kökenli ama kölelikten gelme Sünni askerler ve onların yine Türk olan aileleri, yer yer iktidara geçmiş köle ve Sünni Türk komutanlar vardı. Derken Müslüman olan Türk gurupları, önlerindeki engel kalkınca Müslüman topraklara girdiler ve girince de kısa bir süre içinde iktidarları ele geçirdiler. Ama iktidar olunca daha önceki örneklerin etkisi ile iktidara geçenler Sünni oldular. Bunların ilklerinden biri Selçuklulardır. Selçuklular Sünni’dirler ama Şii – Şaman bir Türk kalabalığına dayanarak iktidar olmuşlardır.

Selçuklu ailesi iktidara gelir gelmez, Türkmenlerle ( Türklerle ), yağmadan kaynaklanan çelişkiye ilave bir de mezhep çelişkisi vardı. Türkler Anadolu’ya salınınca, hem yağma ( gaza ) yaptılar ve hem de Müslüman dini Şaman dini sentezi ile Aleviliğe vardılar. Anadolu Aleviliğinin oluşmasında Hacı BektaşıVeli’nin, Yunus Emre’nin, Pir Sultan Abdal’ın, Şeyh Bedreddin’in, onun halifelerinin, Geyikli Baba’nın yani pek çok Türk Şeyh ve sufisinin üst üste binen katkıları olmuştur. Öğretinin temelinde de Ahmet Yesevi’nin bulunduğunu söylemek gerekir.

Şimdi biz tekrar bıraktığımız yere dönersek, bir uç beyliği olan Osmanlıların başlangıçta Alevi olmaları gerekir. Daha sonra kuvvetli bir olasılık ile Orhan Beyin iktidarının belli bir süresinden sonra, devlet haline gelince, örf ve adetler gereği olarak Sünnileşmişlerdir. Ancak Osmanlı bir kere Sünnileşince, artık Osmanlı Türk çelişkisi de başlamıştır.

8 Temmuz 2008 Salı

Türkiye analizleri 3 12

Eğitim ( devam )

Çocuğunuzu veya torununuzu kendiniz yetiştirin

Herkes şundan emin olsun ki 20 – 30 sene sonra, çocuklarınıza bugün verdirmekte olduğunuz eğitim hiçbir işe yaramayacaktır. Bu yazıyı okuyan ve şu sıralar 12 – 13 yaşından küçük çocukları veya torunları olanlar, bir daha bir daha yazdıklarımı düşünsünler. Açlığın, susuzluğun hüküm süreceği, devlet otoritesinin kaybolacağı, büyük insan göçlerinin ve dolayısı ile büyük katliamların olacağı bir dünyaya doğru doludizgin gidilmektedir.

Daha önce de yazdığım gibi, bu kurt kapanından çıkması ve çevresine yardımda bulunması mümkün olan ülkelerden biri de Türkiye’dir. Ancak, bu ülkede de iktidar en akılsızların ve önünü göremeyenlerin elindedir. Sadece ülkeye şeriatı getirmek ve Müslüman bir devlet oluşturmak isteyenler demokrasinin zaaflarından faydalanarak iktidara gelmişler, devlet kurumlarının pek çoğunu ellerine geçirmişler ve ülkeyi bölüp, yıkmaya çalışmaktadırlar. Bu çeteden kurtulup, halkını, ülkesini ve tüm insanlığı düşünecek akıllı, şartlanmamış bir yönetime kavuşması halkın cehaleti nedeniyle çok zor görülmektedir. Demokrasinin tüm kurumları ile işleyebilmesi için en önemli şart halkının eğitilmiş olmasıdır. Ama Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının en az 40 milyonu cahildir. Dolayısı ile bu kendi sonlarını hazırlayan ve gelecekte çocuk ve torunlarını ölüme mahkûm eden bu çeteyi iktidara taşımışlardır ve orada tutmaktadırlar.

Umudu devletten kesince tek çare kendi olanaklarına bakmaktır. Gelecekte çocuklarımızı ve torunlarımızı ölüme teslim edemeyiz ya! Çocuklarınızı eğitin. Bilmiyorsanız, etraf kitap dolu, internet var, yani her istediğinizi öğretme ve öğrenme imkânına mevcut. Çocuklarınızı Üniversite’ye girmek için değil, yaşamak ve yaşam mücadelesini kazanmak için eğitin. Kısa bir süre sonra pek çok tahsilin ve pek çok mesleğin önemi kalmayacaktır. Paranın da önemi kalmayacaktır. Tek önemli husus yaşayabilmek olacaktır.

Ben bundan önceki “ Türkiye analizleri 3 “ de eğitimde neler öğretilmesi gerektiğini anlattım. Tabii hepsi bu kadar değildir. Hatta benim yazdıklarım oldukça eksik bile olabilir. Ama daha önce de söylediğim gibi örgütlenirseniz ve bu konu üzerinde düşünürseniz, kendiniz de nasıl eğitilmesi gerektiğini bulursunuz. Ancak bunu yapmaz ve çocuklarınızı hiçbir işe yaramayacak hazırlık veya takviye kurslarına yollarsanız, yaptığınız işe yarar bir şey olmaz, sadece kendinizi kandırmak durumunda olursunuz. İlaveten de sizin ve çocuklarınızın çok işine yarayacak paraları tarikatların ağlarını kuvvetlendirmeleri için vermiş olursunuz.

İnsan tek idraki olan, etrafında olup biteni kavrayan varlıktır. Herkesin yaptığını yapmama, doğru yolu bulma, sürü güdüsünden kurtulma şansına sahiptir. Bunu kullanmak gerekir.

Birkaç söz de şimdi 20 ila 40 yaşı arasında olanlar için yazmak isterim

. Dini veya ruhani kitaplar okuyorsanız, bunları bırakıp pozitif bilim yöntemleri ile yazılmış kitaplar okuyun. Kendinizi hurafelerden, bilim dışı düşünceden kurtarın.

. Zayıflayın ve az ile yetinmeyi öğrenin. Lüksten, markadan ve her türlü ifrattan kaçının. Hiçbir şeyi israf etmeyin. Her şeyi değerlendirin. Tasarrufu temel prensiplerinizden biri yapın.

. Para kazanmak yerine paylaşmak konusunda düşünce tarzınızı değiştirin, kendinizi bu konuda eğitin. Bireysel değil, toplumsal olun.

. Sağlıklı gıdaları öğrenin. Az ve sağlıklı besin nasıl alınır öğrenin. Vücudun ihtiyaç bütçesini öğrenin.

. Spor yapın. Mümkün olduğu kadar, nefsi müdafaa sporlarını öğrenin. Olayları beyninizde defalarca geçirerek, bir tehlike anında hızlı ve refleks tarzı harekete kendinizi alıştırın.

. Sizler için daha geç değil, yogayı ve konsantre olmayı öğrenin.

. Her olaya kendinizi önce beyin olarak hazırlayın.

. Örgütlenin, birbirine sıkı sıkıya bağlı, birbiri için kendini feda edebilecek küçük dost gurupları kurun ( örgütlenme konusu ileride ele alınacaktır ).

. Hayvanlara ve doğaya karşı anlamsız korkularınız varsa, onları yok edin.

. Silah kullanmayı öğrenin.

. Tarım yapmayı öğrenin.

. Sürekli öz eleştiri yaparak, ahlaksızlığa düşmemeye dikkat edin. Bilerek yanlış yapmayın.