27 Mayıs 2008 Salı

Türkiye analizleri 3 6



9. Enerji

Gelecekte kuraklık ve iklim değişikliği ile mücadele edilecekse, şimdiden büyük enerji yatırımları yaparak, mümkün olan en gelişmiş enerji ağına sahip olmak gerekecektir. Gelecekte, kuraklık nedeniyle hidro elektrik santraller doğru dürüst çalışamayacaktır. Türkiye’nin doğal gaz transit ülkesi olması hiçbir işine yaramayacaktır. Ne ısınmak ve ne de elektrik için doğal gaz kısa bir süre sonra bulunamaz olacaktır.

Hâlbuki ısınmak için, üretmek için ve esas su temini için şimdikinden kat be kat fazla enerjiye ihtiyaç vardır. Yeterli enerji varsa, deniz suyundan tatlı su temin edilerek, kriz ciddi bir şekilde kontrol altına alınabilinir. Bunun için çalışmalara hemen başlamak gerekir. Bunlardan birincisi nükleer enerjidir. Gelecek iklim değişikliğinde yaşamaya devam edebilecek ülkeler elektrik enerjilerinin büyük bir kısmını nükleer santrallardan sağlayan ülkeler olacaktır. Bu nedenle bir tane değil, bugünkü elektrik ihtiyacının kat be kat fazlasını temin edecek kadar pek çok nükleer enerji santralına ihtiyaç vardır.

Şimdi bu satırları okuyanlardan gelen itiraz seslerini duyuyor gibiyim. Aslında bende nükleer enerjinin çok riskli olduğunu ve bizim gibi yeterli eğitimi ve kültürü olmayan ülkelerde kullanılmaması gerektiğini düşünüyorum. Ancak, bahsettiğim durum, gelecek felaketlere karşı alınan bir ve en ciddi önlemdir. Bütün risklerine karşı, nükleer santralleri yapmak ve çalıştırmak zorundayız. Zaten biz yapsak da yapmasak da etrafımız, herhangi bir kazada bizi etkileyecek nükleer santrallerle dolu. Bize hayrı olmayan santrallerin riskini çekeceğiz de kendimize ait olanları niye çekmeyeceğiz.

Nükleer enerji, doğanın kullandığı ve dolayısı ile doğada en fazla kullanılan enerji tarzıdır. Özetle doğal bir enerjidir. Fosil yakıtları yakmak yerine her türlü doğal enerjiyi kullanmak gerekir ve gerekecektir. Bu meyanda, biran önce güneş enerjisini rantabl bir şekilde elektrik enerjisine dönüştüren aygıt çalışmalarına hız verilerek, kısa süre içinde kendine yeten enerji üreten evler projelerine geçilmelidir. Belli bir süre sonra deprem yönetmeliği benzeri, kendine enerjisi yeten evler yönetmeliği hazırlanarak, her yeni yapının, dış bir enerjiye ihtiyaç duymaksızın kendine yetmesi sağlanmalıdır. Bundan sonra da eski konutlar, belli bir plan dahilinde kendine yeterli hale getirilmelidir.

Diğer her tür doğal enerji kullanma fırsatı değerlendirilmelidir. Rüzgâr santralleri, her hızlı akan suyun üzerine hidro elektrik jeneratörleri, dalga jeneratörleri, akıntı jeneratörleri vs gibi bütün fırsatlar değerlendirilerek, ülkenin mümkün olan bütün enerjileri kontrol altına alınmalıdır. Tarımda hiçbir enerjinin boşa harcanmaması sağlanmalıdır. Tarım öyle planlanmalıdır ki her çiftlik kendi gübresini kendi üretsin ve kendi ürettiği enerji ile dışa bağımlı olmadan hayatiyetini devam ettirebilsin. Tarımda suni gübre ve tarım ilacı kesin kes kullanılmamalıdır. Kullanılan gübre mutlaka doğal gübre olmalıdır. Aynı şekilde kullanılacak tarım ilaçları da arap sabunu, tütün suyu vs gibi doğal ilaçlar olmalıdır.

Bu yazdıklarımı okurken, belki bazılarınız “ bütün bunları kim yapacak, nasıl yapılacak “ diye soruyorsunuzdur. Ama bilin ki bütün bu yazılanlar teknik olarak mümkündür. Organizasyon ve finansman sağlandığında kısa sürede hayata geçirilebilinir. İş ki bunu yapacak bir organizasyon olsun.

Devlet, bizi gelecek tehlikelerden koruyacak olan, uyum içinde yaşamamızı sağlayacak, zor günlerimizde dayanışmamızı sağlayıp, muhtaçlara yardım edecek bir organizasyondur. Kendilerini birbirlerine yakın hisseden insanlar bir araya gelerek, kendi devletlerini kurarlar. Bizim devletimiz ise ceplerini doldurmak isteyen, emperyalizm hizmetinde insanlarca işkâl edilmiş bir devlettir. Böyle bir ortamda yaşadığınız için, bu yazılanlar size imkânsız görülüyor. Ama mümkündür. Bunların hepsini yapmak ve krize hazırlıklı girmek mümkündür. Bunun için ilk yapılacak olan iktidarı ele geçirecek şekilde organize olmak ve sonra iktidarı ele geçirerek, halkın yararına hızla çalışan bir devlet kurmaktır.

Enerjinin de su gibi gereksiz tüketimine kesinlikle müsaade edilmemelidir. Boşa giden dirhem enerji olmamalıdır. Zaten tasarruf, alnız su ve enerjide değil her konuda sonuna kadar tasarruf önümüzdeki dönemin şiarıdır. Ama bu bile başlı başına bir iştir. Ve ilerideki bir analizin tek başına konusudur.

Enerji konusunu kapatmadan, az sonra “ taşıma “ konusunda ele alınacak olmasına rağmen, enerjiyi de ilgilendirdiğinden burada motorlu kara taşıtı ve benzerlerinden bahsetmek gerekecektir. En yakın gelecekte, benzinli, doğal gazlı ve mazotlu araçlar tarihe karışacaklardır. Bu nedenle Türkiye’de böyle pıtrak gibi eski tip motorlu taşıt yapımı artmıştır. Bu fabrikalar birden bire ve çok kısa bir süre içinde kapanacak ve çalışan insanlar işsiz kalacaklardır. Ayrıca oto ihracatı da biteceğinden, mevcut ve üretilmek zorunda olanlar elimizde patlayacaktır. Bu nedenle biran önce elektrikli veya başka bir yakıtla çalışan ( Petrol ürünü dışı bir yakıt ) araçların yapımına hız verilmelidir. Mevcut araç fabrikaları buna uygun değiştirilmelidir. Kısa bir süre sonra petrol ürünü ile çalışan araçlara müsaade edilmeme zorunluluğu ortaya çıkacaktır. Bu önlem de bundan önce sayılanlar gibi acil ve ilk ele alınacak konulardan biridir.

Yazı daha devam etmeden buraya kadar anlatılanlar bile, bizlerin alıştığı ve hep öyle olmuş ve olacak sandığı yaşamın bittiğini göstermektedir. Hiç alışık olmadığımız ve bize iyice yabancı bir hayat yakında başlayacaktır. Bu nedenle tüm alışkanlıklarımız, değer yargılarımız, kurumlarımız, kısacası yirminci asrı yirminci asır yapan her ey değişmektedir. Buna adapte olmak isteyenler önce kafa yapılarını değiştirmek zorundadırlar. Eğer bu yazılanları bir hikâye gibi okuyorsanız, çekilecek çok acınız var demektir. Yapılacak olan, bu kaçınılmaz değişimin üzerinde düşünerek, beyni yeni duruma adapte etmektir. Bir kere beyin adapte olursa, o gerekli önlemleri almaya sizi mecbur eder.

22 Mayıs 2008 Perşembe

Türkiye analizleri 3 5


7. Tarımın organizasyonu


Tarımın organizasyonu, toprağın mülkiyeti kadar önemli bir konudur. Köylüler bölgesel olarak organize olacaklardır. Genel olarak aynı ürünü eken, benzer toprak, su ve klima yapısına sahip yerler aynı üretim birimi içinde yer alacaklardır. Bu tarım üretim alt birimleri ( TÜAB ) normal büyüklükte olacaklardır. Amaç tüm TÜAB kararlarının bütün üyelerin katılımı ile alınmasıdır. Bu nedenle bir TÜAB bir köyü veya birden fazla köyü içine alabilir. Veya bir köyde birden fazla TÜAB olabilir. TÜAB’ün kuruluşu devlet tarafından bir kanun ve yönetmelikle ilan edilecektir. Ancak her birimin çalışma, toplanma, yönetim görev ve sorumlulukları kendileri tarafından kararlaştırılıp yazılı yönetmelikler haline getirilecektir. TÜABlar yönetmeliklerini hazırlarken isterlerse devletten yardım alabileceklerdir.

TAÜBlarda amaç üreticinin nerede ise tüm temel ihtiyaçlarına cevap verebilmektir. Yapacakları işler içinde:

. Ekilecek ürünün veya ürünlerin seçilmesi

. Ekim ve sulama planlaması

. Gübre ve ilaç gibi tarım girdilerinin temini. Burada önemli bir konuya hemen değinilmesi gerekmektedir. Suni gübre ve ilaç kullanılmayacaktır. Tarım en kısa sürede doğal haline döndürülecektir. Bunun için tarım ve hayvancılık birlikte götürülerek, doğal gübre kullanımı sağlanacaktır. Haşerelere karşı da ilaç kullanılmayarak, biyolojik ve doğal mücadele yolları tutulacaktır. TÜABlara bu konularda devlet istedikleri yardımı verecek ve gereken miktarda uzman yollayacaktır.

. Ürünün pazarlara götürülüp, satılması. Tarım ürünlerinin tüketiciye intikalinde, üretici-satış mağazaları-tüketici dışında aracı olmayacaktır.

. Üyeleri arasındaki ceza davaları hariç her türlü anlaşmazlığın çözülmesi

. Üyelerin eğitiminin sağlaması

. Üye çocukların eğitimini sağlaması ve takibi. ( Okul açmak, açılmış okulların mütevelli heyetlerinde bulunmak gibi )

. Sağlık ilk kademe organizasyonunun halledilmesi

. İhtiyarların bakımlarının yapılması

. Spor organizasyonları

. Eğlence organizasyonları

. Yukarıdakilere benzer her türlü faaliyetin üstlenilmesi, organize edilmesi, oluşmasının sağlanması.

TÜABlar bölgesel olarak birleşerek İl seviyesinde bir üst yapı oluşturacaklardır. İl seviyesinde birleşmiş tarım organizasyonları da ülke seviyesinde bir en üst kurumu oluşturacaklardır. Her TÜAB, her konuda kendi kararını kendi üyelerinin katılımı ile oluşan toplantılarda verecektir. Bu kararlar bir üst kurul tarafından onanır veya veto edilir. Kararların ve vetoların ve benzer mekanizmaların işleyişi iç tüzüklerle belirlenir. Her kurul kendi iç tüzüğünü hazırlar.

Prensip olarak her kurul kendine bağlı kurullar arasındaki anlaşmazlıkları çözer. Bu yapılanma tarzı Demokratik Kitle Örgütü ( DKÖ ) tarzı yapılanmadır. Bundan sonra yukarıda özetlenen tarz yapılanmalara genel olarak DKÖ denecektir.

Devlet tarafından aileler için minimum geçim endeksi yayınlanır ( AMGE ). Bu endeks ailelerdeki fert sayısına göre düzenlenmiş ve asgari yaşam standartını belirlemektedir. TÜAB elde ettiği gelirden önce her aileye AMGE kadar parayı öder. Ailenin TÜAB daki hesabı bu ödemeye yetmez ise fark devlet tarafından karşılanır. TÜAB üyesi olan tarım üreticilerinin minimum paralarını dağıttıktan sonra, genel kurulu tarafından onaylanmış masraflarını alır. Yine genel kurulu tarafından yedek akçe ayrılması isteniyorsa onu ayırır. Devlete vergi olarak verilmesi gereken miktarı verir. Geri kalan parayı, ailelere kazançları ile orantılı olarak dağıtır. Kazançları AMGE düşük olan aileler bu farklardan pay alamazlar.

Yani sonuç olarak devlet hem tarımdan vergi alır ve hem de yardım eder. Tarım üreticisi de hiçbir zaman sefalete düşmez ve hatta gelirini gittikçe arttırarak zenginleşme şansına sahip olur. TÜABlar sayesinde de sağlık, eğitim, planlama, pazarlama, anlaşmazlıkların çözümü, gelir arttırma gibi bütün ekonomik ve sosyal yaşamını organize edebilir. Bu yapılanmada demokrasi ve eşitlik vardır.


8. Tohumluklar


Türkiye mevcut rejimi ve uygulamaları ile maalesef, ülkede tarımı yok ettiği gibi, çok önemli bir kurumu “ tohum üretimini de “ yok etmiştir. Hâlbuki Anadolu buğdayın ve temel bütün tahılların ana yurdudur. Bugün temel bütün gıda maddeleri bu topraklarda ( altın hilal ) evrimleşmiş ve insanın toprağa yerleşmesine neden olmuştur. Ama AKP ne yapmıştır. Bu toprakların evrimleştirerek doğurduğu tohumlar yerine emperyalizmin genleri ile oynadığı tohumları ikame ederek, bizi tohumda yani tarımda dışa bağımlı hale getirmiştir. AKP’nin sadece bu suçu bile, onun affedilmemesi için yeterlidir. Ve bu halk ne kadar zavallı bir hale gelmiştir ki, kendini açlığa mahkûm edecek olanlara oy vermiştir. Neyse, insan, konu buraya gelince dayanamayıp, yakınmaya başlıyor.

Yerli tohumlarımızı tümü yok olmadan, hala köşede bucakta biraz kalmışsa, alıp korumalıyız. Gelecek kıtlık günlerini atlatabileceksek onlar sayesinde atlatabiliriz. Yerli tohumlarımız dayanıklıdır. Yerli tohumlarımız tekrar tekrar ürün verir. İnsanlar, hayvanlar ve bitkiler bir bütündür. Birindeki değişiklikler diğerini etkiler ve değiştirir. Bugün Anadolu kendi tohumundan koparılmıştır, bu aynı zamanda bu topraklarda yaşayan insanların üzerinde oynanmak istenen oyunların bir parçasıdır.

Tohum üretim kurumlarına ne olmuştur. Özelleştirildiler. Adamlar özelleştirme adı altında, kendi ceplerini dolduracak ve ülkeyi paramparça edecek ne varsa yapıyorlar. Liberaller de onlara alkış tutuyorlar. Yahu, ülke elden gidiyor. İşte bu liberal denilen model bu kadar halk düşmanıdır.

Tohum ıslah çalışmalarına hemen başlanması gerekmektedir. Bu hükümet bunu yapmaz. Bu halk felaketin kapısını çalmasını beklemeden, sivil toplum örgütlenmesi ile tohum işini ele almak zorundadır. Çünkü her geçen saniye geri dönülmez noktaya doğru gidilmektedir.

15 Mayıs 2008 Perşembe

Türkiye analizleri 3 4

6. Toprak

Dünya için çok hayati bir konu olan tarımı ele almanın sırası gelmiş olmalı. Tarım çok geniş bir konu, ele alınması gereken alt konuları çok fazla. Tarıma başlamadan önce şu itirafı yapmak gerekiyor. Biz Türkiye olarak yıllardır bir tarım ülkesi olmaktan utandık. Bir sanayi ülkesi olalım istedik. Halkımızın büyük çoğunluğu toprakta çalışmasın, işçi olsun, fabrikalar da çalışsın istedik. Bunu bize böyle öğrettiler, bu konu da bizi şartlandırdılar. Hâlbuki bugün görüyoruz ki, ( tabii görmek isteyenler görüyor ), bu külliyen yalandır. Tarımı küçümseyenler, eğer ülkeyi yıkmak gibi bir art niyetleri yoksa, olsa olsa gelecekten bihaber, projeksiyonu olmayan bilgisiz ve akılsızlardır.

Doğrusu, ülke en önce bir tarım ülkesi olacaktır. Sadece kendine yeten bir tarım ülkesi değil, ürünlerini dışarıya ihraç edebilecek seviyede üretim yapabilen bir tarım ülkesi olacaktır. Ülke topraklarında ekilmemiş bir metre kare arazi kalmayacaktır. Toprak işlenmesi gerektiği gibi işlenecektir. En randımanlı şekilde kullanılacaktır. Ürün olabilecek en ucuza mal edilecektir. Toprağın, suyun, havanın yapısını bozmadan, bir bütün olarak toprak, su ve hava beraberce kullanılacaktır. Toprak istihdam edebileceği tüm insanları istihdam edebilir hale gelecektir. “ Benim halkımın % 40 ı toprakta çalışıyor “ demek utanç verici bir şey değildir. Tarımda çalışanlar insan gibi yaşıyorsa niye tarımda çalışılmasın.

Toprak üzerinde çalışanları adam gibi yaşatabilir. Ve hatta çalışmayanları bile yaşatabilir. Zaten daha önce söylediğim gibi, miktarı ne olursa olsun milli gelirin adaletli bir biçimde paylaşılması gerekir. İnsanlar çalışsınlar çalışmasınlar, hasta olsunlar sağlıklı olsunlar, genç olsunlar ihtiyar olsunlar, köyde otursunlar kentte otursunlar, ne olursa olsunlar ülkenin gelirinden yeterli payı almak zorundadırlar. Ve çalışmak zorundadırlar. Çalışabilen çalışacaktır. Yapabildiği en iyi işi yapacaktır. Herkes yapabildiği en iyi işi yaparken de alabileceği en az parayı almayacaktır. Diğer insanlarla orantılı ve rahat yaşayabilecekleri paraları alacaklardır.

Tekrar tarıma dönersek, tarımda çalışan insanlar tarımda çalışmaya devam edecek ve rahatça ve insanca geçinebilecekleri paraları alacaklardır. Türkiye de köyler boşalıp, şehirler dolunca, bunun ülkeye getirdiği külfet inanılmaz boyutlarda ve hem de çok yönlü olmuştur. Gelecekte, bu sorunların aşılması için devlet harcayacağı paranın ufak bir kısmını, baştan, sorunları çözmek için harcamış olsa idi, şimdi köylü köyünde oturuyordu. Kentler mantıklı ve mamur kentlerdi. Herkes mutlu mutlu ülke imkânlarından faydalanıyordu.

Şimdi diyeceğim ki yabancılar bunun böyle olacağını biliyorlardı. Ama bizi olması gerekenin tersine ikna ettiler. Bizi bu yöne ittiler. Cahil halkı propaganda ile kendi aleyhine davranmaya itmek, maalesef, mümkündür. Hele ülke içinde daima, her seviyede iş birlikçiler bulunur. Şimdi bana, “ yine mi komplo teorisi “ diyeniniz olacaktır. Ben komplomu değil mi bilmiyorum. Ama bir şeyi net biliyorum. Önce kafalarımızı değiştirmemiz gerekir.

Önce tarım. Tarımın geleceği için gereken her şey yapılmalıdır. Ondan sonra sanayi mi? Tabii sanayi. Kurabiliyorsan, yapabiliyorsan sanayini neden geliştirmeyeceksin ki. Ama tarıma rağmen sanayi değil, söz konusu olan tarım ve sanayidir.

Şimdi gelinmiş olan kesitte ne yapılabilinir, ona bakalım. Tarım gibi çok geniş bir konuyu birkaç alt başlıkta incelemekte yarar vardır. İlk incelemek istediğim toprağın kendisidir.

Toprak özel şahısların malı olamaz.

Toprak bütün insanların ortak malıdır.

Çünkü toprak olmaksızın yaşamak mümkün değildir. Hava nasıl herkesin malıysa, su nasıl herkesin malıysa, toprakta öyle herkesin malıdır. Böylece ilk yapılacak iş topraktan özel mülkiyeti kaldırmak olmalıdır. Toprak tüm halkın adına onu temsil eden devletin olmalıdır ve olacaktır.

Toprak bir veraset konusu olamaz. Toprak parçalanamaz. Toprağı kullananın ölümünden sonra, toprak mülkiyet sahibine yani devlete geri döner ve yeniden devlet tarafından kullanım hakkı, onu işleyecek aileye verilir. Burada bir koşul vardır. Devlet araziyi ekip biçme hakkını vermediği kişilerin çalışacak durumda olanlarına iş bulmak zorundadır. Yani devlet toprağın kullanım hakkını geri aldığında ailenin gelirini kesmiş olmaz. Pekiyi de ya ülkede iş yoksa. Bunu bilmem. İş yok olmaz. Devlet herkese iş bulmak zorundadır. İş yok, ben iş bulamam, falan filan, bütün bunlar mevcut kapitalist sistemin, hür teşebbüsün, serbest ekonominin çıkmazlarıdır.

Tekrar konuyu ele alırsak. Toprak verasete konu olamaz. Yapılacak olan şudur. Topraktan yeniden kadastro geçirilerek, araziler bir aileyi geçindirecek büyüklüğe getirdikten sonra kullanım hakkı verilecektir. Kullanım hakkı bir kişiye değil aileye verilir. Babaya verilmez. Anne baba birlikteliğine, başka bir işte çalışmayan aile fertlerini kapsayacak tarzda, verilir. Yani bir aile bozulmuşsa, anne baba ayrılmışsa toprağın kullanım hakkı da elden gider.

Şimdi denecektir ki bütün bunları kim yapacak, nasıl yapacak. Tabii ki mevcut devlet yapısı ile bunlar yapılamaz. İleriki yazılarda bu değişiklikleri gerçekleştirecek olan toplum, devlet yeniden yapılanması anlatılacaktır. Bunu ve daha pek olamaz zannedilen değişikliği yapabilecek yapılanmalar vardır ve istenirse başkaları da buluna bilinir. Şimdilik, yeni organizasyon anlatılana kadar, gerekli değişiklikler yapılabilirmiş gibi kabul ederek konu takip edilmelidir.

Devlet kullanım hakkını ailelere verdiği gibi, şunu da yapabilir. Toprağı büyük parçalar halinde, tarım yapmak isteyen şirketlere kiralayabilir. 20 yıllığına, 40 yıllığına şirketler toprağı yapılacak kontrata uygun olarak kullanırlar. Devlet organizasyonunu değiştirdikten ve hazırlıklarını bitirdikten sonra, dönüp “ tamam millet, artık toprak ortak malımız. Şahıslara kullanım hakkını şu koşullar altında veriyorum “ diyecektir.

Kullanım hakkının nasıl kullanıldığı, toprağın veriminin ve canının muhafaza edilip edilmediği, çevrenin, suyun ve havanın kirletilip kirletilmediği denetlenecektir. Bu denetim mekanizması toprağın her yönden heba edilmesinin önüne geçecek olan kurum olacaktır.

Bu yazıya bakıp, kimse benim özel mülkiyet düşmanlığı yaptığımı sanmasın. Özel mülkiyete hayır demiyorum. Herkes ev, para, altın, hisse senedi, şirket, banka sahibi olabilir. Ben sadece toprak mülkiyetinin kişilerin olamayacağını söylüyorum.

Türkiye analizleri 3 3

5. Su kaynakları



Türkiye su kaynakları açısından çok zengin bir ülke değildir, ama fakir bir ülke de değildir. Ancak Türkiye bu güne kadar su kaynaklarını çok kötü kullanmıştır ve kötü kullanmaya da devam etmektedir. Suyu bile bile çok kötü kullanarak, topraklarını cennet yapacağına hızla çöle çevirdi ve çevirmeye devam ediyor. İşte Harran ovası, işte ilk yerleşimin gerçekleştiği, ilk tarımın başladığı Konya ovası.

Türkiye’de tarım en önemli başlıklardan biridir. Bu konu az ileride tekrar ele alınacağından burada sadece su kaynaklarının önemine değinilecektir. Su kaynaklarını, yani Doğu Anadolu’yu ne pahasına olursa olsun elimizde tutmamız gerekmektedir. Gelecekte var olup olmayacağımızın önemli bir faktörü, Doğu Anadolu’nun kimin elinde olduğudur.

Kürtlerin tarihi şimdilik tam olarak bilinmemektedir. Ancak Kürtlerin DNA’sı içinde, biz Türkler gibi, Anadolu yerli halkının DNA’larının büyük yer kapladığı bellidir. Ayrıca Türkler ve Kürtler birbirine çok karışmış topluluklardır. Kuvvetli olasılık ile aynı insanların Türkçe konuşanına Türk, Kürtçe konuşanına Kürt diyoruz. Bu iki toplum çok uzun seneler bir arada aynı coğrafyayı, aynı ekonomiyi ve aynı sosyal koşulları paylaşarak yaşamışlar ve bence et ile tırnak haline gelmişlerdir.

Ayrıca Türkler tarihi süreçleri nedeni ile ırkçı değillerdir ve ırk ayrımını bilmezler. Türklerin bir olaya ırkçı yaklaşmaları hiçbir şekilde mümkün değildir.

Emperyalizm deyince ben şu anda ABD emperyalizmini ve daha önce de Batı Avrupa emperyalizmini anlıyorum. Şu anda da ABD ve Batı emperyalizmi aynı kökten gelen ve bir birinin devamı olan bir düzen olarak görüyorum. Emperyalizm kendi çıkarları için tehlikeli gördüğü Türkiye Cumhuriyetini, kurulduğu günden beri parçalamak ve kendi işine geldiği gibi organize etmek istemektedir. Bunun için, bütün zayıf halkalara hücum etmekte, döne döne her zayıf halkayı yoklamaktadır. Kürt Irkçı Terörünü de ( PKK ve uzantıları ) bu meyanda görmek gerekir.

Herkes bilmektedir ki, PKK’nın silahlı mücadelesi ile Türkiye’den herhangi bir şey koparmak mümkün değildir. Ama bu mücadele, bir Türk Kürt iç savaşına yol açarsa işte o zaman ne olur bilinmez. Bana göre Kürtler yine toprak alamazlar ama Türkiye Cumhuriyeti o kadar yıpranır ki, onu başka bir nedenle bölmek veya yok etmek çok kolaylaşır. Eğer bir gün Türkiye Cumhuriyeti parçalanacaksa bu herhangi bir azınlığın değil, çoğunluğun yani kendini Türk kimliğinde görenlerin isteği ile olacaktır. Bir gün gelip, verilen mücadeleden bıkan Türklerin sayısı artar ve “ eee, bana ne, ne halleri varsa görsünler “ derse, işte o zaman bu topraklar bölünür. Ve emperyalizmin istediği olur.

Bugün aklı başında herkesin bir Türk Kürt mücadelesini veya hoş görüsüzlüğünü önleme görevi vardır. Son günlerde Sakarya’da olan olay gibi olaylara kesinlikle müsaade edilmemelidir. Her Türk, Kürt kardeşlerini yine kardeş olarak görmeye ve onların demokratik mücadelesini desteklemese bile hoş görmeye mecburdur. Aklı başında olanlar bunu her fırsatta etraflarına anlatmalıdırlar. Aklı başında olanlar, en ufak bir kışkırtma gördüklerinde hem müdahale etmeli ve hem de resmi makamları uyarmalıdırlar. Gelecek, Türk halkının Kürtlere göstereceği müsamaha ile şekillenecektir.

Su kaynaklarının geleceği de işte bu Türk Kürt ilişkilerinin geleceğine bağlıdır. Ancak daha önce anlatılan dört madde yerine getirilirse, su kaynaklarını elde tutma olasılığı da artar. Ancak her Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı bilmelidir ki, su kaynaklarını kaybetmiş bir Türkiye artık Türkiye değildir.

Su kaynaklarını kaybetmemek kadar önemli olan bir diğer husus da suyun kirletilmemesidir. Su o kadar gerekli ve vazgeçilmez olacaktır ki, bir saniye daha suyun kirletilmesine müsaade edilmemelidir. Suyu kirletenlere verilebilecek en ağır ceza verilmelidir. Türkler çölde ( Bozkırda ) yaşarken su kirletene verilen ceza ölümdü. Tabii şimdi bu değil ama ölüm hariç verilebilecek en ağır ceza verilmelidir. Ayrıca su arıtması olmaksızın hiçbir kullanım suyu, kullanım yerinden dışarı çıkartılmamalıdır. Söz konusu olan tam arıtmadır. Tam arıtması olmayanın su kullanım hakkı da olmaz. Tam arıtmadan geçen su bile doğal su kaynaklarına karıştırılmamalıdır. Arıtılmış su kendi şebekesi içinde tekrar tekrar kullanılmalıdır. Bu su tarımda, tekrar kullanım suyu olarak, vs… kullanılabilinir. Ama ne göllere, ne nehirlere ve ne de denizlere deşarj edilemez.

Su kaynaklarının elde tutulmasından, suyun kirletilmemesinden sonra gelen husus da su kaçaklarının giderilmesidir. Türkiye Cumhuriyeti ne yapıp edip, su kaçaklarını ve hatta buharlaşma kayıplarını önlemek zorundadır. Alt yapı yatırımları ile sürekli eğitimle, halkı sürekli bilinçlendirerek, cezai tedbirlerle ve çok sıkı denetleme ve takiple bu zor iş başarılabilinir. Ve zaten başarılmak zorundadır.

Su kullanımını tasarruflu bir hale getirmek ve mümkün olan en az su ile en çok işi yapar hale gelmek de bir teknoloji, eğitim, denetim ve bilinç meselesidir. Her konuda tasarruf dönemi gelmiştir. Genel olarak tasarruf konusu ayrıca ele alınacaktır. Bura da spesifik olarak suyun tasarruflu kullanımından bahsedilmektedir. Genel olarak tasarruf ve özel olarak suyun tasarrufunu temin etmek devletin asli görevidir. Devlet mutlaka bunu sağlamak zorundadır. Ama bu liberal tavırlar vazgeçilemez bir gereklilikmiş gibi insanlara sunuldukça, nasıl insanlara tasarrufun gereği anlatılabilinir. Onun için bu konuda, ekonomiye ve sosyal hayata bakış açısını değiştirmeden yapılamaz. Bu nedenle de baş düşman Liberalizm, Kapitalizm ve Emperyalizm ve onların yeni yok etme aracı Globalleşme’dir.

Türkiye analizleri 3 2



4. Ordu


Türk halkı ile Türk ordusunun ilişkileri, iç içe ilişkilerdir. Türk halkı ve ordusu bir bütündür, nerede ise aynı şeydir. Türklerin Anadolu’da yerleşik düzene geçmeleri, daha önce de defalarca anlatıldığı gibi, 13. yüzyılda başlamış, belki 20. yüzyılda büyük bir çoğunlukla gerçekleşmiştir. Türkler yerleşik düzene geçip, kabile ( aile ) bağları zayıflayana kadar, Kabile üyesi olmakla Asker olmak aynı şeydi. Yani bir Türk için ordusu ile ailesi arasında fark yoktur. Bu nedenle Türkiye Cumhuriyeti halkının Türk kökenlerinden gelen karakteri baskın bir askerlik ve ordu sevgisi taşır. Ve sevgiden daha önemli olarak güven duygusu taşır.

Daha önce anlattığım gibi, bugün Türkiye Cumhuriyeti halkının DNA’ları içinde Anadolu yerli halkının DNA’sı, en az, Türk kökenleri kadar çok ve etkendir. Anadolu yerli halkları da huzuru ancak Türkler gelip, Anadolu yönetimini ele aldıktan sonra bulmuşlardır. Yani Anadolu’nun huzuru Osmanlı devleti ile başlamış ve bugünlere kadar gelmiştir. Ondan önce, Anadolu halkı, 3 bin yıl durmadan soyulmuş, bir daha soyulmuştur. Yüzlerce defa göçe mecbur edilmiştir. Kesilmiş, işkenceler görmüş, köle olmuş, ırzına geçilmiştir. Küçük kızları, oğlan çocukları fahişe yapılmıştır. Anadolu halkının çektikleri anlatmakla bitmez. Ölümle Anadolu halkı iç içedir. Onun için kimse halkımıza ölümsüz laf etmiyor diye kızmasın. İşte bu halk bir gerçeği iyice anlamış ve içselleştirmiştir. Kuvvetli olduğun kadar yaşarsın. Kuvvetli olmanın birinci şartı da kuvvetli ama halkına düşman olmayan bir orduya sahip olmaktır.

Bu iki önemli ve var olma bilgisi, bugünkü Türkiye Cumhuriyeti halkında birleşerek ve birbirini kuvvetlendirerek, Türklerin ordularına karşı olan tutumunu bir huy, bir karakter haline getirmiştir. Bunun yanı sıra Türkiye Cumhuriyeti kuruldu kurulalı, erkeklerimizin hepsi, en verimli ve en deli yıllarını orduda geçirmişlerdir. Her Türk erkeği orduda geçirdiği yıllarla iftihar eder ve ilk fırsatta askerlik anılarını anlatır. En iyi arkadaşlarının içinde askerlik arkadaşları da vardır. Ama hepsi bu kadar değildir. Hepimizin ailesinde savaşta ölen veya yaralanan dedelerimizin sayısı, yatağında ölenlerden fazladır. Şaman dini kökenlerimizden gelen ve ata ruhlarına olan düşkünlüğümüz ve saygımız, bizi erkek atalarımızın gidip de dönemedikleri o ocağa saygı duymaya ve hatta onu içimizde kutsal saymaya mecbur eder.

Bu özel ilişki içinde Türk halkının en güvendiği kurum ordu’dur. Batı Avrupa halkı parlamentosuna güvenirken, Türkiye ordusuna güvenir. Türk halkı ordusuna Cumhurbaşkanından bile fazla güvenir. Türk halkının nezdinde orduyu terazinin bir kefesine koyunca, terazinin öbür kefesine ne konursa konsun denge sağlanamaz. Aynı şey ordu için de geçerlidir. Ordu’da bir kurum olarak sadece ve sadece halkı için vardır. Bu böyle olduğu içindir ki Tanzimat’tan bu yana Türk ordusu defalarca iktidarı ele geçirmesine veya istediği anda geçirir duruma gelmesine rağmen, hiçbir zaman iktidarı elinde tutmaya çalışmamıştır. Darbe yapar, işi düzeltir ( genelde düzeltemez de düzelttiğini sanır ), iktidarı devreder ve kışlasına çekilir. Böyle bir olgu ve gelenek, dünyada başka hiçbir ulus da yoktur.

Türk ordusu ayrıca dünyanın en güçlü birkaç ordusundan biridir. Gücü sadece teknik kuvvetinden gelmemekte, mantığından, organizasyonundan, kişilerin savaşma güdüsünden, Türklerin savaşmaya olan doğal becerisinden gelmektedir. Ordu binlerce yıldır savaşa savaşa, savaşın her yüzünü göre göre özel bir bilgi ve deneyim biriktirmiştir. Ayrıca son yıllarda Kürt ırkçı terörüne karşı yaptığı mücadele de bu bilgi ve deneyimi pekiştirmiştir.

Türk ordusu her yönü ile Türk milletinin gelecekte var olabilmesi için, olmaz ise olmaz kurumudur. Bu nedenle Türk ordusunun daha da kuvvetlenmesine en büyük öncelik ayrılmalıdır. Türk ordusu gelecekte kitlesel göçlerle karşılaşacaktır. Bunları disipline etmek sadece güçlü ve buna ilişkin planlarını önceden yapmış bir ordu ile sağlanabilinir. İstanbul depremi gibi felaketlerde, tek ayakta kalan kurum ordu olacaktır. Ve tüm yük onun sırtına binecektir. Ordu bu durumun farkında olarak planlarını yapmalıdır ( Bu konuda ciddi bir planlama ve hazırlık içinde olduğu medya haberleri olarak duyulmaktadır ).

Ordunun daha da kuvvetlenmesine çalışılmalıdır. Gelecekte, bütün ülkeler kendi dertlerine düştüklerinde kimse onların ellerindeki nükleer silahları kullanıp, kullanmayacağını bilemez. Bu nedenle bizim ordumuz da bu silahlara kavuşmak zorundadır. Burada, barışa bu kadar aykırı bir şey söylerken ve herkesin içine dehşet salarken, bir daha şunu vurgulamam gerekiyor. İster fert olarak tek tek, ister kurumlar olarak, ister Türkiye Cumhuriyeti olarak kimse savaşmayı ve hele bir istila savaşı yapmayı aklının ucundan geçirmemelidir. Çevremizdeki dostlara daima yardımcı davranmalı ve imkânlarımızı onlarla paylaşmalıyız. Dünyanın düşeceği çıkmazdan, Türkiye Cumhuriyeti tek bir devlet olarak çıkamaz. Bu vartayı tüm insanlık birlikte atlatırsa atlatır, yoksa hep beraber yok olunur. Bunun bilincinde olan bir ülke, her imkânını paylaşarak yola devam etmelidir. Bu iyilik, adalet ve yardımlaşma, yeni bir yol açarak diğer insanların, toplulukların ve ülkelerin açılan yoldan yürümesini sağlayacaktır. Ama hem idealleri ve hem de imkânları korumak için güçlü, kararlı ve ne yaptığını bilen bir orduya ihtiyaç olacaktır. Meşru müdafaa vazgeçilemeyecek bir olgudur. Türk ordusu, diğer hiçbir ordudan, hiçbir konuda daha aşağıda olmamalıdır. Nükleer gücü bu kapsam içinde düşünmek gerekir.

Ordu konusunu kapatmadan şu konuya da değinmek gerekiyor. Daha ilerde konu özellikle enine boyuna tartışılacaktır. Ancak şimdi konuya azıcık değineceğim. Türkiye Cumhuriyeti bir demokrasi değildir. Zaten demokrasi de en ideal yönetim rejimi değildir. Ama bugün için mevcut rejimlerin en halka ve hakka dönük olanıdır. Ancak demokrasi Türkiye de demokrasi bile değildir. Türkiye’deki rejime olsa olsa demokrasi maskesi takmış oligarşi denilebilinir. Bu haliyle bana ordumu yoksa bu rejim mi diye sorsalar, ben ordudan yana olurum. Kendi halkını, halkının oyları ile sömüren bu rejim, bizi ancak şimdi olduğu gibi bölünmeye ve yok olmaya götürür. Bu rejim durmadan şeriat zorlaması yapmaktadır. Bu zorlamalar bu güne kadar, 28 Şubat da olduğu gibi ordunun müdahalesi ile geciktirilebilinmiştir. Bu tip müdahalelerde Türk halkı daima ordusunun yanında olacaktır. Ben öyleyim ve Türklerin büyük çoğunluğunun da öyle yapacağından eminim.

Şimdi, peki ama her ordu müdahalesinden sonra, halk mağdurların yanında yer almıyor mu? Sağ oylar artmıyor mu? Denecek. Bunlar o kadar kaypak ve satılmış insanlardır ki hemen olayları çarpıtarak kendi menfaatleri doğrultusunda kullanma ustaları olmuşlardır. Bunlar, 19 Ağustos depreminden sonra yemin ederek, halka deprem nedeni olarak: Subay hanımlarının yabancı subaylarla yatmalarını, o gece Gölcük de balo yapılmasını anlatmışlardır. Yine yeminle sudan çıkarılan subay cesetlerinin yüzlerinin domuz yüzüne döndüğünü söylemişlerdir. Bunlar karşılarındaki en büyük engelin Türk Ordusu olduğunu bilmekte ve onu yıpratmak, halkın güvenini sarsmak için her fırsatı kullanmaktadırlar. Bu ahlaksızların, yalancıların ve şeriatçıların demokrasiye veya AB ye sevimli gözükeceğim diye yanında olamam.

AKP son seçimlerde geçerli oyların % 47 sini almıştır. Ama bu tüm seçmenlerin % 40’ın altında bir oy etmektedir. Bunu Cumhurbaşkanlığı seçimleri ile ilgili gelişmelere bağladılar. Ve dediler ki halk anti demokratik müdahalelere tepki gösteriyor. Bu şeddeli bir yalandır veya kendi kendini aldatan beyinlerin her şeyi bilme kompleksidir. Bir kere halkın çoğunluğu AKP’ye hayır demiştir. Bunların mecliste bu kadar büyük çoğunluğa sahip olmalarının nedeni aldıkları oylar değil, bizim demokrasi maskeli oligarşimizdir.

Yukarda söylediklerime inanmasanız bile, inanın ki gelecek tehlikelere karşı ilk ve en önemli güvencemiz, Silahlı Kuvvetlerimizdir. Onun için onu gözümüzden bile sakınmalıyız. Ve onu elimizden geldiğince desteklemeliyiz. Biz demokrasi oyunu oynayacağız diye, ülke elden gidemez.

Konu bitecek gibi görülmüyor. Gelecekte Türkiye hem düzenli bir ordu ile ve hem de milis kuvvetleri ile dövüşmek zorunda kalacaktır. Yani meşru müdafaa top yekûn olacaktır. Bu nedenle kadınlarında bu konuda eğitilmesi ve görev alması gerekmektedir. Zaten Türk kadını Müslümanlık öncesinde erkeklerle birlikte dövüşen Savaşçı bir kadındı. Oku daha iyi kullanabilmek için bir göğsün dağlanması bir mit değil, Türk kadınlarının bir gerçeğidir. Türk ordusu vakit geçirmeden kadınları da askere alarak, karma bir ordu haline dönüşmelidir. Ordunun amacı sadece disiplin vermek değil aynı zamanda kişisel korunmayı ve kişisel olarak dövüşmeyi öğretmek olmalıdır. Gelecekte herkesin tek tek kendini koruyabilir durumda olması gerekecektir.

Kadın ve erkeklerin birlikte yapacakları bir askerliğin sayısız faydaları olacaktır. Gelecek zor günlere kadın ve erkek herkes daha hazır olacaktır. Kadınların görgüsü, bilgisi ve kendine güveni artacaktır. Kadın ve erkek eşit vatandaşlar olmaya yaklaşacaklardır. Erkeğin kadına olan saygısı artacaktır. Kadın ve erkek ilişkileri çok daha yoluna ve rayına girecektir. Aileleri tarafından genç kızlarımızın istismarı önlenmiş olacaktır. Kan davası ve töre cinayetleri gibi dinozor gelenekler çok büyük bir darbe yiyecektir.

Diğer bir yandan da kadın talep eden haline gelecektir.

Türkiye için ordu-millet denir. Bu doğrudur. Ama şimdi bunun gereklerini çok ciddi bir biçimde yerine getirme günleri gelmiştir.

Türkiye analizleri 3 1

2 temel tehlike: Küresel ısınma ve İstanbul depremi



Bugün Türkiye Cumhuriyetini tehdit eden iki en büyük tehlike “ Küresel Isınma “ ile “ İstanbul Depremi “ dir. Bu iki tehlikenin ne olduğunu artık herkes biliyor. Bu nedenle bu tehlikelerin ne olduğunu anlatmayacağım. Bu tehlikelerden nasıl kurtulunulacağından veya en azından zararının nasıl azaltılacağından da bahsetmeyeceğim. Küresel ısınmayı durdurmak için başta ABD olmak üzere dünya hiçbir şey yapmadı, yapmıyor ve yapmayacak. Zaten bu konuda dönüş noktası geçildi. Bundan sonra olacaklar sadece bir zaman sorunu. İstanbul Depremi de böyle. Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ve parlamentosu bu konuda bir şey yapmadı, yapmıyor ve yapmayacak. Bundan sonra depremi beklemekten başka bir yol biz halka bırakılmadı.

Birinci soru önce hangisi gelecek sorusu. İklim değişikliği zaten başladı, bu değişiklik bundan sonra kendi dinamiği içinde adım adım hayatı ve ülkemizi yaşanmaz yaparak ve etkisini arttırarak devam edip gidecek. 15 – 20 yıl içinde, ülkemizde büyük beslenme ve su problemleri başlayacağından, ülke ekonomisi ve dolayısı ile insanların hayatı batacak. Açlık, işsizlik, parasızlık, paran olsa bile malsızlık, eğitim yokluğu, hastanelerin işe yaramaması, anarşi, terör, çeteler, yer yer iç çatışmalar alıp başını gidecek. İnsanlar yer değiştirmek, kaçmak isteyecekler ama gidecek yer bulamayacaklar.

10 – 15 yıl içinde İstanbul depremi ülkeyi yerle bir edecek. Zaten zorla ayakta duran ülke, bu sarsıntı ile birlikte yıkılacak ve parçalanacak. Paramparça olacak…

Bütün bunları durdurma ve filmi geri sarma imkânımız olmadığına göre, nasıl ayakta kalırız sorusuna cevap vermek gerekir. Bunun olmaz ise olmaz koşulu örgütlenmektir. Fiziksel olarak birbirine yakın olan ve kendi içinde uyumlu olan aileler bir araya gelerek örgütlenmelidirler. Bir örgütteki kişi sayısı, yaşlı, genç, çocuk dahil 15 - 20 civarında olmalıdır. 3 veya 4 aile. Meslek gurupları değişik mesleklerden seçilmelidir. Bunlar muntazaman bir araya gelerek, her fırsatta beraber olarak, birbirlerine karşı büyük bir güven ve birliktelik geliştirmelidirler. Boş vakitleri mümkün olduğu kadar birlikte harcayarak, bütünleşmeli ve aralarında asabbiyet oluşturmalıdırlar. Bu örgütlenme hem çok önemli ve hem de gerçekleştirilmesi zor olduğundan, konu olarak ileri de tek başına ele alınıp, anlatılmaya çalışılacaktır.

Anadolu kuraklıktan en çok etkilenecek coğrafyalardan biri olarak bilinmektedir. Bu nedenle Anadolu’nun küresel ısınma karşısındaki davranışını çok acele simüle etmek gerekmektedir. Yani parametrelere bağlı bir model geliştirerek, önümüzdeki yıllarda olabilecekleri bilmeliyiz. Bu iş Üniversitelere ve Araştırma enstitülerine düşmektedir. Ancak eş güdümü ve finansmanı sağlamak üzere veya en azından koordinasyon açısından, “ Küresel ısınma karşısında Anadolu’nun ikliminin değişmesi “ konulu bir sivil örgütlenmeye gidilerek hemen çalışılmaya başlanmalıdır. Burada ve bundan sonra anlatacaklarımı anlatırken, kimse “ Yahu bu devletin görevi değil mi? “ diye soru sormasın veya aklından geçirmesin. Türkiye Cumhuriyetinde geçerli oyların % 47 sini ve toplam seçmenin % 36 sının oyunu alarak, iktidarda olan Ak partiden hayır gelmez. Onların tek işi ve amacı Türkiye’ye Şeriatı nasıl getiririz hesaplarıdır.

Onlara oy veren cahil ve ne yaptığını bilmez kardeşlerimiz de, kendilerini attıkları çukura bizi de çekmelerine izin vermemeliyiz. Bu nedenle yapılacak tüm işler, biz halka yani halkın kendine düşmektedir. Halk ya bunu yapar, ya da olayların akışına kapılıp gider. Tabii yapılması gerekenler yapılırken buna baştan çok az insan katılacaktır. Ancak her hareket başlangıçta bir avuç insanla başlar. Sonra gelişir ve büyür. Burada önemli olan daha yeni başlamış olan Küresel ısınma dizginleri tam ele almadan, yol kat edebilmektir.

Türkiye, söz konusu felaketleri atlatabilir mi? Evet, eğer yeterli örgütlenmeye ve bilince sahip olabilse idi, zarara uğrayarak ama tam yok olmadan atlatabilirdi. Hala örgütlenme ve bilinçlenme gerçekleşse, hiç olmazsa hemen teslim olunmaz, felaketlerle mücadele edilebilinir. Ve hiçbir mücadelenin sonucu da yapılmadan, baştan bilinemez. Yapılacak mücadele en azından zaman kazanılmasına sebep olur.

Şimdi mücadele için gerekli olan unsurları anlatmaya çalışalım:

1. Az yukarıda bahsedilen “ Anadolu’nun iklim değişikliğine vereceği cevap “ simülasyonu yapılmalıdır.

2. Daha önce ve az yukarıda bahsettiğim “ küçük, sivil örgütlenmelerin “ oluşup yaygınlaşması. Bu örgütlenme biçimi ileride uzun uzun anlatılacaktır. Şimdilik geçiyoruz…

3. Kişilerin, örgütlerin, kuruluşların, bütün toplumun çevresine art niyetsiz ve yardımcı davranması. Komşular birbirine, kuruluşlar birbirine, ülkeler birbirine, insanlar hayvanlara ve bitkilere vs… devamlı yapabilecekleri yardımı yapmalı ve bunu karşı taraf istemeden gerçekleştirmelidirler. Asırlardır insanların içine işletilmiş olan bencillik ve rekabetin gerekliliği konusundaki tüm öğretilerin, dünyamızı getirdiği yer işte bu yok olma çizgisidir. Bu nedenle artık hakikati görme zamanıdır. Ben değil “ Biz “ varızdır. Rekabet değil, yardımlaşma olmalıdır.

Bunun sonucu şu demektir. Liberalizm dünyayı ve dolayısı ile insanlığı yok etmeye götüren büyük bir aldatmacadır. İnsanlar kendilerini ve dünyayı kurtaracaklarsa bunu ancak “ Liberalizmi “ bütün organları ve sonuçları ile mahkûm ederek yapabileceklerdir. Felaketlere karşı direnmek isteyen toplumlar, toplumsal ağırlıklı karma sistemleri kabul etmek zorundadırlar. Bu konuya ilişkin ekonomik ve siyasi model kütüphaneler dolusu kitap ile tartışılmıştır. Onun için burada bu konuda söylenecek yeni bir şey olamaz. Ama sonuç ortadadır. Yok olmak istemiyorsan “ at tekmeyi Liberalizm’in kıçına “.

Her durumda Ak partinin özelleştirilmelerine karşı çıkılmalıdır. Satılan her kurum, çocuklarınızın ölümü için yapılmış bir eylemdir. İktidar değişir değişmez ( eğer değişebilirse ) satılan tüm kurumlar ve topraklar geri alınmalıdır. Bedeli ne olursa olsun geri alınmalıdır. Ak partinin sosyal dengeyi bozucu nitelikteki tüm çıkarttığı kanunlara ( örneğin sosyal sigortalar yasası gibi ) ve talimatlara karşı çıkılarak, gerçekleşmesi önlenmelidir.

Ülkenin birinci amacı milli geliri arttırmak değil, mevcut imkânları adilane bölüşmek olmalıdır. Bunu yapmak içinde özel sektör denilen ucubeden korkmamak gerekir. Özel sektör ülkeye verse verse ağzından düşen kırıntıları verir. Onun için, özel sektörün geliri azalır ve yatırımlardan vazgeçer, aman küstürmeyelim demek “ biz yok olalım, onlar yaşamaya devam etsinler “ demektir. Yapılacak ilk işlerden biri kayıt dışı ekonomiyi yok etmektir. Ama…

Burada söyleyeceğim ve daha sonra söyleyeceklerimin olmaz ise olmaz koşulu güvendir. Bir iktidar halkına güvenirse ve halkı da hükümete güvenirse her şey yapılabilinir. Bu nedenle Ak parti iktidarında bunlar yapılamaz. Yapılabilinmesi için halkın iktidara gelmesi gerekir. Ama önümüzdeki bu çok kısa sürede bu da olamayacağından, “ yahu niye beynimizi olmazlarla meşgul ediyorsun “ demeyin. Onun için biran önce örgütlenin diyorum. Örgütlenmek ve belli bir amaca ( ki bu durumda amaç çok net bellidir ve gelecekte kendini dikte ettirecektir ) hedeflenmek, kendi sistemini getirir.

Yapılacak ilk işlerden biri kayıt dışı ekonomiyi yok etmektir. Bunun için halk, kayıt dışı ekonomi ihtimali olan her durumu, kurulacak veya geliştirilecek “ Vergi denetim adamlarına “ bildirmelidir. Kayıt dışı ekonomi yaparak halkın parasını çalanlar veya vergi kaçırarak halkın parasını çalanlar, öyle cezalandırılmalıdırlar ki bu düşünülemez bir eylem haline dönüşsün. Tabii ceza tek başına çözüm değildir. Diğer çözümler olmadan, kendi başına fazla etkili olamaz. Dolayısı ile örneğin vergi oranları öyle tayin edilmelidir ki, vergi kaçırmak isteyenler, buna değmeyeceğini düşünsünler.

Bunları okuyan arkadaşlarım, aman sen hiç bu halka güvenmiyorsun, herkes hırsız mı diye beni eleştirebilirler. Ama unutmasınlar ki en az 7 bin yıldır, insanlar yanlış eğitilmişlerdir. Bu yanlış ve ahlak dışı öğretilerin sonunda, ben de dâhil, maalesef herkes az veya çok bencil ve özel çıkarcıdır. Ve bunun sonucunda, şu anda dünyada kimsenin ahlakı tam değildir veya ahlakı tama yakın olanların sayısı ihmal edilecek mertebededir. Şimdi herkes kendine bir sorsun bakalım, ahlakı ne kadar? Hiç mi vergi kaçırmadınız. Hiç mi iltimas yapmadınız veya yaptırmadınız. Hiç mi iltimas istemediniz veya kullanmadınız. Hiç mi rüşvet vermediniz. Faturalarınızı ve ödeme fişlerinizi sektirmeden aldınız mı? Bunlar saymakla bitmez…

Soru şudur. Dünyada hiç ahlakı tam olan kimse var mıdır? Bu soru tek tanrılı dinlerin ve özellikle Hıristiyanların “ herkes annesinin karnından günahkâr doğar “ yaklaşımı gibi bir yaklaşıma benzedi. Ama öyle değildir. Çünkü bundan 7 – 8 bin yıl önceye yani insanların toprağa yerleşiminden önceye gidildiğinde, insanlar ahlaksız değillerdi. Münferit ahlaksızlıklar olabilir, ama tüm insanlar bir huy gibi ahlaksız değillerdi. Onları ahlaksız yapan servet farklılaşması ve sınıflaşmadır. Bunu körükleyen de dinler ve özellikle tek tanrılı dinlerdir. İnsanlara verilen ve verilmekte olan eğitim sonucunda insanlar kişisel çıkarları söz konusu olduğunda, ahlakı bir tarafa iterler veya görmezden gelirler.

10 bin yıldır, insanın içine işlemiş olan ve artık DNA’larına yerleşmiş olan bu bilgiyi ( davranış biçimini ) insandan çekip çıkartmak hiç kolay bir iş değildir. Uzun bir vadede ve çok bilinçli çabalar sonucu bu tavır değiştirilebilinir. Ama şimdi, insan gelişmesinin bu ilk aşamalarında bu tavırla birlikte yaşamak zorunluluğu vardır. O nedenle caydırıcı olmak bu ilk aşamaların bir gerekliliğidir. Çok ileriki tarihlerde, caydırıcılığa ihtiyaç kalmayıncaya kadar, maalesef, ceza yürürlükte olacaktır.

Bu konuya nereden gelmiştik: Kayıt dışı ekonominin, kayıt içine alınmasından gelmiştik. Beklenen vergi adaletidir. Vergi adaleti, gelir dağılımı adaletini sağlayacak şekilde düzenlenmelidir. Bu ülkenin imkânlarından herkesin eşit yararlanma hakkı vardır. Devlet ben vergiyi yakaladığımdan alırım mantığını güdemez. Çalışandan vergi alacaksın, ama işverenden aman yeni işyerleri açmaz veya parasını kaçırır diye korkup, yeteri kadar almayacaksın. Yeni iş yerlerini özel sektör açmaz ise devlet açar, açmalıdır. Özel sektör diyip duruyoruz, herkes öyle diyor, yani halka şirin göstermek için kapitalist lafını özel sektör yaptık.

İş yerlerini devlet açar. Parayı da kapitalistler kazanacağına devlet kazanır. Ama devlet kazanamıyor. Devletin kazanamama nedeni devlet değil ki. Yine kapitalizm, devlet imkânları bir takım kişilere peşkeş çekiliyor. Devlet işletmelerine gelenler, çalışacaklarına ceplerini doldurmanın yollarını arıyorlar, kaytarmanın yollarını arıyorlar. Hani dedi ya “ benim memurum işini bilir “ diye. Yahu bu ne ahlaksızca bir sözdür. Devletin başına bu mantıkta insanlar gelsin, sonra devlet işletmeleri zarar etsin. Böylece devlet işletmelerini kapitalizme vermenin yolu açılsın.

Bütün parasal ahlaksızlıkları denetime almak artık çok kolay. Hele bu elektronik ortamda son derece kolay. İş ki devlet bunu yapmayı istesin. Ama istemek yetmez, iş ki o devletin arkasında halkın desteği ve en önemlisi güveni olsun.

Fazla uzamış olan bu 3. maddeyi geçerken bir özet yaparsak: Yapılacak olan önce pastayı büyütüp, sonra dağıtmak değildir. Yapılması gereken önce mevcut pastayı dağıtıp, sonra hep beraber bunu büyütmeye çalışmaktır.

Burada anlatılanlar, çok daha ileriki tarihlerde, vakit kalırsa daha kapsamlı olarak ele alınacaktır. Burada meramın anlaşıldığını var sayarak kesip, yeni bir maddeye geçiyorum.