30 Haziran 2008 Pazartesi

Türkiye analizleri 3 11

Eğitim ( devam )

Geleceğin Eğitim İhtiyacı

Geleceğin zor koşullarını omuzlayacak olanların eğitilmesinde esas aklı hür ve vicdanı hür gençlerin yetiştirilmesini sağlamaktır. Gelecek sağlam vücutlu, dayanıklı, sağlıklı, bilgili ve çabuk çözüm üretebilen, esnek yapılı kişilere daha fazla yaşam şansı verecektir. Özellikle saplantıları olan kişilerin değişen koşullara çok çabuk adaptasyonu başarılı olmaya bilir.

Bu tip eğitim ile Türkiye Cumhuriyetinin şu anda verdiği eğitimin hiçbir alakası yoktur.

En başta kız ve erkek çocuklar küçük yaştan itibaren dövüşmeye ve kendini her koşulda müdafaa etmeye hazırlanmalıdırlar.

Çocuklara küçük yaştan itibaren yoga öğretilmelidir. Burada amaç insanın kısa sürede konsantre olabilmesi ve düşünce yoğunluğunu sağlayabilmesidir. Diğer bir amaç insanın kendi vücudunu tanıyarak, hastalık ve diğer olumsuzluklarla kolay mücadele edebilmesini sağlamaktır. Bir diğer önemli husus da yaşlılığı geciktirmek ve ölene kadar mümkün olduğunca sağlıklı olabilmek için sağlıklı bir bedene sahip olmaktır.

Eğitimin ana amaçlarından biri de sağlık dersleri vermek olmalıdır. İnsan vücudu, virüsler, mikroplar, bakteriler, mantarlar tanıtılmalı, bunların nasıl vücuttan uzak tutulabileceği öğretilmelidir. Aynı şekilde bunlarla mücadele yolları da öğretilmelidir. Temizlik, çamaşır, ütü anlatılmalıdır. Çocuklar kendi eşyalarını ve kendilerine ait bölgeleri temizlemeyi, kendi eksiklerini gidermeyi ve kendi yırtık ve söküklerini dikmeyi öğrenmelidirler. Nasıl sağlıklı beslenileceği, nelerin nasıl yenmesi gerektiği, fazla kiloların zararları ve baştan kilo almadan nasıl sağlıklı beslenilebileceği öğretilmelidir.

Çocuklara ilk öğretilecek konulardan biri de doğa ile nasıl bir uyum içinde olunması gerektiğidir. Canlı ve cansız tüm doğanın bizim bir parçamız olduğu, kendini korumanın ancak doğayı korumakla mümkün olabileceği öğretilmelidir. Bitki ve hayvan hakları ve onlara nasıl davranılması gerektiği içlerine işletilmelidir. Bitkiler, ağaçlar, hayvanlar tanıtılmalıdır. Bunların psikolojisi anlatılmalıdır. Birbirleri ile haberleştikleri ve onların da bir canı olduğu beyinlere sokulmalıdır. Diğer canlıların yaşama haklarının en az insanların ki kadar kutsal olduğu anlatılmalı ve öğretilmelidir. Hayvanların acı çekip, çekmedikleri, onların doğayı algılama biçimleri anlatılmalıdır.

Öğretilmesi gereken önemli bir husus da tasarruflu yaşamı öğretmektir. Fazlanın, israfın zararlı olduğuna çocuk ikna edilmeli, bunun nedenleri anlatılmalıdır. Kullanılacak her şeyin son damlasına kadar kullanılması, eşyaların uzun ömürlü olabilmesi için yapılması gereken bakımlar, çöp olmuş bir malzemenin nasıl tekrar geri kazanılabileceği, bunun için yapılması gerekenler öğretilmelidir.

Yardımlaşmanın önemi öyle bir anlatılmalıdır ki beyinlerdeki kar hırsı, para kazanma hırsı, daha fazlaya sahip olma hırsı uçup gitsin. Yerine en küçük imkânını etrafı ile paylaşan, köşeyi dönmeyi değil, kol kola, omuz omuza yürümekten başka bir yolu düşünmeyen bireyler oluşsun.

Çocuklarımıza toprak, su, hava, ateş öğretilmelidir.

Çocuklarımıza ziraat, ufak el işleri, yemek pişirme, besin saklama, besin bulma öğretilmelidir.

Çocuklarımıza kâinatın nasıl oluştuğu, evrimin ne olduğu, doğanın nasıl bir gelişim gösterdiği anlatılmalıdır. Kâinatta yalnız olmadığımız, yani tek süje olmadığımız özellikle vurgulanmalıdır. Bu kâinatın parçası olarak devam etmek istiyor isek diğer canlılarla uyum içinde olma zorunda olduğumuz öğretilmelidir. Evrim teorisi anlatılarak, kâinat nasıl oldu, şimdi ne oluyor. Canlı nedir, cansız nedir. Cansızdan canlı nasıl türedi. Canlılar nasıl geliştiler. Gelişen hayvanlardan insanın ortaya çıkması nasıl oldu. Bu konuda Evrim teorisi aklı çalıştırmak ve çocuklarımıza bilimsel yolu tutturmak için en faydalı bilgi ve öğretidir.

Çocuklarımıza kazandırmamız gereken en önemli alışkanlıklardan biri de kitap okuma sevgi ve alışkanlığıdır. Çocuklar kitap ile birlikte yaşamaya öyle alıştırılmalıdırlar ki her fırsatta okusunlar. Okumak ve öğrenmek onlar için bir eğlenceye dönüşsün. Çocuklarımıza hiçbir şey öğretmeyip sadece kitap okuma alışkanlığı kazandırsak, bugünkü eğitimden çok daha fazlasını vermiş oluruz. Bugün ülkede kitap okunmamasındaki önemli bir etken de din adamlarının yaptığı negatif propagandadır. Çünkü din adamları bilgi ile hurafenin ters orantılı olduğunu bilmektedirler.

Çocuklarımıza güncel yaşam öğretilmelidir. Karşıdan karşıya nasıl geçilir; Trafik nedir, trafikte ne yapılmalı, ne yapılmamalıdır; Çevre nasıl temiz tutulur; Çöpler nasıl tasnif edilir; Bir gıdayı alırken nelere dikkat etmek gerekir; Güncel bilgiler verilmelidir: harç yapmak, duvar örmek, musluk değiştirmen gibi. Yani burada kişiye günlük yaşanımda lazım olan bütün bilgiler verilmelidir.

Kişinin kendi ile yüzleşmesi anlatılmalıdır. Yani ahlaklı olmak öğretilmelidir. Bir toplum fertlerinin ahlakı kadar ahlaklıdır. Eğer biz bugün toplumdaki haraçtan, hırsızlıktan, rüşvetten, irtikâptan ve benzeri ahlaksızlıklardan şikâyet ediyor isek ilk bakacağımız kendi ahlakımızdır. Bu nedenle ahlaklı nesiller yetiştiremediğimiz sürece, ahlaklı bit toplum da oluşturamayız. Üstelik ahlak liberal düzenlerin içinde de verilemez. Liberalin bizatihi içinde ahlaksızlık vardır. Kendi çıkarını öne almak zaten toplumsal bir ahlaksızlıktır. Bu nedenle öğretilmesi gereken ahlak, toplumsal ahlaktır. Toplumsal ahlaka sahip olmayan yerlerde, rüşvet, yağma, gasp gibi olaylar bitmez.

Bütün bunlar bir defa anlatılıp geçilecek konular değildir. Bunlar defalarca anlatılarak, neden ve niçinleri ile beyne yerleştirilerek çocuklarımızın hiç unutmayacakları bilgiler haline getirilmelidir.

Öğrenimde karşımıza çıkan en büyük engel, laik öğretmen kadrolarındaki yetersizliktir. Yukarıda bahsedildiği gibi bir eğitimi yapmak için önce öğretmenleri eğitmek gerekmektedir. Kuvvetli bir olasılıkla da yep yeni kadrolara ihtiyaç olacaktır. Yeni kadroların yetişmesi ve gereği gibi bir eğitimin başlaması, başlangıçtan itibaren 7 yıl alır. Yani istense 7 yıl sonra doğru eğitim başlayabilir. Böylece önümüzdeki 30 yıl içinde bir nesil insanımız doğru eğitilerek ortaya çıkmış olur ki bu da gelecek riskler için oldukça yeterli bir sayıdır.

Burada önemli bir husus da aile içinde yapılan din eğitiminin durdurulmasıdır. Buna tabii ki kolayca ulaşılamaz. Ama zaman ve okullarda verilecek doğru eğitim, nesilden nesile bu sorunu ufaltarak gittikçe azaltacaktır. Önemli olan hiç olmaz ise 14 – 15 yaşına kadar çocukların kuran kursu gibi dini öğretim yapan örgütlenmelerden uzak tutulabilinmesidir. Bunun içinde yapılması gereken her tip din eğitimini 14 – 15 yaşından önce yasaklanması ve bu yasağın şiddetle takip edilmesidir.

Kişiler yapacakları meslekleri ve bu arada din adamlığını da ilköğrenimden sonra seçmelidirler. Din adamı olmak isteyen veya Arapça öğrenmek isteyen bunu yapacak ise ilk 8 yıllık eğitimden sonra yapabilmelidir. Bu yapılmaz ise yani küçük yaşta yapılan din eğitimi önlenmez ise, aklını kullanan insan yetiştirmek çok zorlaşır.

Müslüman dininin felsefesi içinde din adamı yoktur. Yani Allah ile kul arasına kimse giremez, girmemelidir. Hâlbuki pratikte bu değişmiştir. Şimdi Türkiye de din adamları, din adamı örgütleri vardır ve bir de üstelik bunlar laik bir devlette olmaktadır. Devletin bütçesinden yani hepimizin vergilerinden çok önemli bir pay din adamlarına ve onların örgütlerine gitmektedir. Din mademki bir vicdan meselesidir, kişinin inancı ile ilgili bir meseledir o zaman devletin denetleme hakkı vardır ama bir din gurubunu besleme hakkı yoktur. Dolayısı ile devlet hocaları ve benzerlerini maaş bağlayarak devlet memuru yapamaz. Devlet bu işten çıkacaktır.

Din adamı ihtiyacı olanlar, mahalleler, köyler, kabalar vs… bir araya gelerek örgütlenecek, aralarında para toplayacak ve ihtiyaçları varsa kendilerine din adamı tutacaklardır. Din adamları da hizmet verecekleri yerin ahalisinden para alarak veya gönüllü olarak bedava istenen hizmeti verecektir. Buna karşı deniyor ki o zaman din çığırından çıkar. Peki, kardeşim bugünkünden fazlamı çığırından çıkar. Nakşibendî örgütlenmesine bir bakın: Devlet parası ile bir de kendi propagandalarını yapıyorlar.

Burada kritik nokta, diğer her işte olduğu gibi denetlemektir. Devlet öyle bir denetim kuracaktır ki kanun dışına çıkanlar kim olursa olsun, suç işlerler ise cezalarını bulacaklardır. Burada tekrar ediyorum, en önemli konu çocuklarımıza küçük yaşta din eğitimi aldırmamaktır. İşin püf noktası budur.

20 Haziran 2008 Cuma

Türkiye analizleri 3 10

13. Eğitim

Bilinçli bozulma

Her şeyin temeli eğitimdir. Türk toplumu uzun zamandan beri eğitilmemekte, eğitim adı altında işe yaramaz bilgiler verilmektedir. Bugün yaşamakta olduğumuz sorunların tümü eğitim eksik ve yanlışlığının sonuçlarıdır. Hele gelecekte yaşayacak nesillere doğru eğitim verilemez ise, yeryüzünden silinip gideceklerdir.

Maalesef Türkiye Cumhuriyetinin düşmanı olan şeriatçı kesim, eğitimin önemini Cumhuriyet kuşaklarından daha iyi kavramış ve ilk günden beri buna paralel hareket etmiştir. Aslında Din eğitimin ve dolayısı ile şartlandırmanın ne denli önemli olduğunu binlerce yıldır bilmektedir. Bilmeyenler, dini önemsemeyenlerdir. Ama dini önemsememek başkadır, dinin bulduğu metotları önemsemek başkadır. Şeriatçılar, Cumhuriyetten önce, çağdaşlaşma atılımları başladığında, bir örümceğin ağını örmesi gibi yavaş, sabırlı, temkinli ve israrlı bir şekilde öğrenimi ellerine almaya çalışmışlardır. Neler yapmışlardır?

Kuran kursları açarak çocukların beynini olabilecek en ufak yaşlarda şartlandırmışlardır.

Tarikat ev ve odalarının kendileri bir dini eğitim yuvalarıdır ve bu gerici yuvalarını halkın beynini yıkamak için kullanmışlardır.

Öğretmen yetiştiren kurumları ele geçirerek Cumhuriyetin öğretmeni yerine dini duyguları ağır basan ve her an şeriatçıların yanına kayabilecek kadroları yetiştirmeye çalışmışlardır.

Milli Eğitim kurumunu ele geçirerek kadrolara kendi adamlarını yerleştirmişlerdir.

Okullardaki kendi adamlarını korumuş, buna karşı Cumhuriyet kadrolarının sinmesi için ellerinden geleni yapmışlardır.

Okul kitaplarını değiştirerek, Atatürk, Cumhuriyet ve Laiklik konularında çocuklarda şüphe uyandıracak değişiklikler yapmışlardır. Unutulmasın ki yalan bu adamların felsefe ve kanında vardır. Gayelerine erişmek için her türlü yalanı ve hileyi yaparlar. Buna da takiyye derler.

Daha okuma yazma bilmeyen çocukları kendi gerici kalıplarına sokmak için, resimli, şeriatı öven kitaplar basmışlardır.

Basının bir bölümünü ellerine geçirerek, gerici yayınlar yapmışlar ve bu gazeteleri halka bedava dağıtmışlardır.

İlköğrenimde, Cumhuriyeti, Laikliği ve Doğa sevgisini aşılayacak öğrenimi mümkün olduğu kadar savsaklayıp, dini değer ve menkıbelere önem vermişlerdir.

İlköğrenimde hayatla ilgisi olmayan ve gerekmeyen bilgileri vermişler ve bunları olabilecek en kötü şekilde vererek, çocuklarımızı eğitimden ve kitap okumadan soğutmuşlardır.

Üniversite girişlerini bilerek ve isteyerek karmaşık ve ezberci bir öğrenimle başarılabilecek hale getirerek, eğitimi okullardan alarak kendi denetimlerindeki kurslara vermişlerdir. Böylece hem gençleri okumaktan soğutmuş, hem aklını kullanan insanlar yerine kendi dogma anlayışlarına ( Hafız ) uygun ezberciler yetiştirmiş, hem de ellerinden geçen çocukları fişlemiş ve hem de fırsat bulduklarının beynini yıkamaya çalışmışlardır.

AKP iktidarı ile de Dogmatik eğitim sayesinde beyin çalışması dumura uğratılmış, şartlanmış İmam Hatip mezunlarını devlet görevlerine tayin ederek, gençlerin İmam Hatip okulları ve benzerlerini cazip bulmaya teşvik etmişlerdir.

Bu yukarıda saydıklarım, tarikatçı ve Arapçı mihrakların tarihi tecrübelerine dayanarak ve Emperyalizm ile işbirliği yaparak planlayıp, yürürlüğe koydukları planın bazı gözümüze çarpan yanlarıdır. Gençlerimizin akılcı bir eğitim almasını önlemek ve onları şartlandırmak için uyguladıkları yöntemler, hem ana planda ve hem de detayda inanılmaz bir kapsamdadır. Bugünlere geldiğimizde, maalesef başarılı olmuşlardır. Etrafta okullu bir cahiller ordusu işsiz güçsüz, parasız dolaşmaktadır. Bunlar hem Laiklik, hem Cumhuriyet, hem Demokrasi, hem insan hakları ( Bu lafı da hiç sevmiyorum, sanki insan diğer canlılardan daha önemliymiş gibi bir intiba veriyor. Ama insan hakları yerine canlı hakları desem, acaba meramımı ifade edebilirmiyim ) konularında potansiyel tehlikedir. Ancak irtica da tam bunu yapmak istemiştir.

Geleceğin çok zor koşullarını omuzlayacak insanlar bu eğitim düzeyinde yetişmiş insanlar olamazlar. Gelecek için eğitim sistemimizi tümüyle değiştirmek zorundayız. Ama bu kadar bozulmuş bir eğitimin birkaç yıl içinde düzeltilmesi beklenemez.

Nasıl düzeltileceğini anlatmadan önce gelecek nasıl bir eğitim istiyor ona bakalım.

16 Haziran 2008 Pazartesi

Türkiye analizleri 3 9

12. Sanayileşme

Devlet sanayiden elini eteğini çekmiştir ki bu çok yanlış olmuştur. Türkiye’nin geleceği ve daha genel planda dünyanın geleceği kişilerin kişisel çıkarlarının nasıl gelişeceğine bırakılamaz. Toplumun menfaatleri yönünde de gelişebilmesi için devletin öncü ve yönlendirici rolünü bırakmaması gerekir.

Denilebilinir ki toplum kendi menfaatlerini bilemiyor, yatırımları yönlendiremiyor mu? Bunu normal bir toplum yapabilir. Normal bir toplum demek başka unsurlarında yanında eğitilmiş toplum demektir. Şu anda Türk toplumu eğitilmiş bir toplum yani normal bir toplum değildir. İşleri toplumun kendine bırakıp devletin aradan çekilebilmesi için, önce toplumu eğitmek gerekir. Bunun için de eğitimi verecekleri yani öğretmenleri önce iyi bir eğitmek gerekir. Bu iş en az 3 – 4 nesil sürecek bir iştir. Bir taraftan da dinci kesim ve onun peşine takılmış bilinçsiz bir kalabalık doğru eğitimin yapılmasını önlemek için elinden geleni yapmaktadır. Bu durumda devletin öncü rolü küçümsenemez ve vazgeçilemez.

Konu buraya geldiğinde şunu da söylemeden geçmek mümkün değildir. Emperyalizm ve onun işbirlikçisi dini kesimler, son zamanlar da sanki fertler ( kişiler ), toplum ve devlet birbirine karşı öğelermiş gibi bir propaganda içine girmişlerdir. Kişi hak ve özgürlükleri, sivil toplum kuruluşları, devletin sanayiden el çekmesi vs… bu böl ve yönet politikasının birer parçasıdır. Tabii ki ceberut bir devlet karşısında kişilik halkları korunmalıdır. Tabii ki gönüllü kuruluşlar yönetimin yükünün bir kısmını üzerlerine almalıdırlar. Ama bu demek değildir ki devlet düşmanımızdır. Veya devlet hakları gasp etmiştir de biz onları kopara kopara alıyoruz. Devlet bizim devletimizidir. Devlet en gelişmiş sivil toplum örgütüdür. İnsanlar ortak menfaatlerini korumak için devlet çatısı altında birleşirler. Bugün devlet hakkında yapılan bütün negatif propagandaların amacı devleti yani onun somut kurumlarını çökertmek, zayıflatmak ve böylece meydanı boş bulabilmek içindir.

Devlet sanayiden elini çekemez. Devlet sanayiden elini çekti demek, bütün sanayileşme gücü zenginlere yani kapitalistlere kaldı demektir ki, böyle bir devlette bırakın sanayinin yönlenmesini ne işsizliğe çare bulunabilinir ve ne de kaynakların adil dağılımı sağlanabilinir. Herkesin baştan kabul etmesi gereken husus devletin biz bireyleri, biz fakir bireyleri, biz zayıf bireyleri temsil ettiği ve bizim en üst organımız olduğudur. Sanayileşme ve sanayi devletin elinde bir araçtır. Devlet onu kullanarak, halkın genel menfaatlerine uygun değişiklikleri yapar. Türkiye için devletin yapması gereken değişikliklerin en önemlilerinden biri de Güney Doğu Anadolu nüfus yapısının değiştirilmesidir.

Bu ne demek? İnsanları zor ile oradan buraya göç mü ettireceğiz? Yeniden teçhir politikası mı uygulanacak? Tabii ki hayır. Bütün Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının ülke sınırları içinde serbestçe seyahat etme ve yerleşme hakkı var ve bu hak hep olmalıdır. Güney Doğu ve Doğuda oturan Kürt kökenli vatandaşlarımız, istedikleri gibi Batıya veya Ege’ye giderek orada yerleşiyor ve iş sahibi oluyorlar. Bunun muadili olarak Kürt kökenli olmayan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları neden Doğuya giderek orada iş tutamıyorlar. Bunun iki temel nedeni var. Birincisi, Güney Doğu Anadolu’da ve Doğu Anadolu’daki ırkçı terör ve onun uzantılarıdır. Ama bir diğer neden de o topraklar hakikaten yaşanmak istenecek yerler değildirler. Aslında bu topraklar yani yukarı Mezopotamya, insanların ilk yerleşik düzene geçebildikleri yerdir. Yani bu topraklar geçmişin cennetidir. Tekrar bu hale getirilebilinir.

Devlet sanayileşmeye tekrar el attığında ilk yapması gereken eylemlerin başında, yukarıda anlatılan politikaya uygun olarak, Doğu ve Güney Doğu bölgesini sanayileştirmesi olmalıdır. Bu sanayileşme ve nüfus yapısı değişimi 25 yıl sürecekse sürecektir. Önemli olan Anadolu’yu bir daha ırkçı terörün eline vermemektir. Emperyalistler, Türkiye’yi bölmekten vazgeçerek, ellerini ülkemizden çekmelidirler. Sanayileşme işte bu geleceğin anahtarıdır.

Bir diğer önemli nokta sanayileşme de önceliğin gıda sektörüne verilmesidir. Tarımın bütün üretimi sanayi ürünü haline getirilmelidir. Ama bunun için hiçbir katkı kullanılmamalıdır. Gıdaların en uzun dayanacak ama doğal hallerine en yakın olacak şekilde hazırlanması gerekir.

Güney Doğu Anadolu’da GAP projesi ile Sanayileşme el ele ve çok planlı bir şekilde gitmek zorundadır. Doğru planlanmış, sürekli denetlenen, araştırma ve geliştirme ile teçhiz edilmiş bir GAP projesi sadece Türkiye’nin değil, tüm komşularının da kurtuluşuna sebep olabilecek bir olanaktır.

Şimdi bakın. İşin püf noktası şudur. Türkiye Cumhuriyeti bir kavram değişikliği yapacaktır. Artık amaç sanayileşerek, dış satımı arttırıp zenginleşmek değildir. Sanayileşecek ve bu sanayi ürünleri ile kendi halkını geleceğin zorluklarına karşı müdafaa edecek hale gelecektir. Sonra çevresinde ki komşu ülkelerden başlayarak ihtiyacı olanlara yetişebildiği kadar yetişmeye çalışacaktır. Bunu para kazanmak için değil, yardım etmek için yapacaktır.

Ama şimdi duyuyorum. Birileri aaaa… Adam iyice zırvaladı, bu iktisat kurallarına aykırı diyor. Nedir bu iktisadın el değmez kuralları. Bu konuya ileride tekrar döneceğim. Ama sırası gelmişken şunu söylemeden geçmek mümkün değildir. Tabii iktisadın bazı kuralları vardır. Ama bu kurallar hangi değişkenler içinde geçerlidir. Siz bugüne kadar geleceği ekonomik olarak tahmin edebilen bir ekonomiste veya ekonomi kuruluna rastladınız mı? Ekonomi o kadar çok bilinmeyenli bir denklem ki, onu çözmek daha kimsenin harcı değil. Belki gelecekte, bilgisayarlar daha da geliştikten sonra, ekonomik ön görüler yapmak veya doğruya daha yakın sonuçlara varmak mümkün olur. Onun için ekonomide kesin bir şekilde şu doğrudur, şu yanlıştır falan demeyi bir tarafa bırakmak gerekir. Biz hepimiz, yetiştirildiğimiz çerçeve içinde düşünüyoruz. Para kazanma hırsı nerede ise kromozomlarımıza işlemiş, ama toplumu toplum yapan esas unsur yardımlaşmadır. Yardımlaşma güveni doğurur. Her işin altında kişisel menfaat var mı yok mu diye bakmak ise toplumu ayrıştırır. Güven hissini yok eder. İnsanların tek güvencesi haline para gelir. Ama aslen güven sadece yardımlaşma ile kurulup, devam ettirilebilinir. Para bir güvence değildir. Hele gelecekte tek geçerli dayanak yardımlaşma olacaktır.

Para nedir ki. İnsan yaşıyorsa, doyuyorsa, ısınıyorsa, mutlu ve umutlu ise iş bitmiştir. Paranın kalanını ne yapacaktır. Ben bankaya biraz daha fazla para koyayım da kendimi daha bir garantiye alayım. Çok merak ediyorum kim kendini ve gelecek nesillerini garanti altına almıştır. Nerede Nizamülmülk ailesi, nerede Sokullular, Cengiz’in torunları… Bütün eski Harunların torunları bugün hala Harun gibi yaşamaya devam mı ediyorlar?

Devletin sanayileşmedeki görevlerine geri dönersek, Devlet araştırma ve geliştirme yapmak zorundadır. Eğer devlet sanayi ile uğraşmaz ise, nasıl geliştirme yapabilir. Ama geleceğin dünyasında hayatımızın daha yaşanabilir olması için pek çok yeni buluşa ihtiyaç olacaktır. Birinci gelişme silahlarda olmalıdır. Ülke gelecekte bir yandan çevresine yardım ederken, bir yandan da kendini çok farklı tehlikelere karşı korumak zorunda kalacaktır. İkinci gelişme enerjide olmalıdır. Nasıl daha ucuz, daha bol bulunulabilinen, nasıl çevreyi kirletmeyen enerji bulabilirim diye uğraşılmalıdır. Üçüncü gelişme ziraat ve tohumlarla ilgili yapılmalıdır. Arkadan elektronik sanayi vs gelir. Devletin bir görevi de ağır sanayi yatırımları yapmaktır. Biz demir çelik sanayi gibi yatırımları özel sektör gelip yapsın, o yapmaz ise dışardan birileri gelip yapsın diye mi bekleyeceğiz.

Yalnız kimse yanlış anlamasın. Özel sektör demir çelik yatırımları yapmasın demiyorum. Kim ne yatırımı yapmak istiyorsa yapsın diyorum. Yatırımı kim yaparsa yapsın, ama yapılan yatırım her açıdan çok iyi denetlenmelidir. Burada özel sektörü, sağmal inek gibi düşünmemek gerekir. Özel sektörün vereceği vergi kadar ve hatta ondan daha önemli olarak, vereceği hizmetin kalitesi, çalıştıracağı insan sayısı, ülkenin hangi açığını kapadığı gibi meseleler öne çıkmaktadır. Özel sektör deyince iç veya dış olarak ayırmıyorum. İçeride, dışarıda kim yatırım yapmak istiyorsa gelir yapar.

Hizmet sektöründe istihdam, tam bir istihdam değildir. İnsanların birbirlerine hizmet edeceklerine üretimde çalışması tercih edilmelidir. Bu açıdan bakıldığında sanayi ve tarım sektörü nüfusun büyük bir bölümünü üretken yaparken, hizmet sektörü de ülkenin yönetimini mümkün olan en ufak sayıda insanı çalıştırarak gerçekleştirmelidir. Burada amaç mümkün olan en büyük sayıda insanı üretken hale getirmektir. Herkesin işi olmalıdır. Kadın erkek ayrımı yapmadan herkes çalışmalıdır.

Herkes, hiçbir ayrıma tabi olmaksızın çalışmalıdır. Evde sadece belli bir yaşın üzerindekiler, artık çalışma hayatlarını bitirdikleri için oturabilirler. Onlar bile ister çalışır, ister çalışmazlar ama yine de ellerinden geldiğince faydalı işler yapmaya bakarlar. Belli bir yaşın altındakiler ise, eğitimde olacaklarından onların görevi geleceğe hazırlanmaktır. Bu eğitimde olan kesim üretimi büyüklerinden devir almaya hazırlanan kesimdir.

Çalışabilir nüfusun büyük bir oranı sanayide çalışacağından, sanayi bu nüfusu çalıştırabilecek tarz da organize edilmelidir. Üretimin maliyetinde işçilerin ücret ve diğer haklarının maliyeti arttırdığı söylemi külliyen yalandır. Üretim yaşamak içindir, üretenler yaşayamıyorsa bu üretim kimin içindir. Maliyet girdileri içinde işçi ücretleri hiçbir şey tutmaz. Enerjinin maliyeti, kullanılan teknoloji, kayıp zamanlar, alınan ham maddenin fiyatı, alınan kredilerin maliyeti, çalınan paralar, dışarıya kaptırılan paralar, suiistimaller vs… ama kimse bunlara bakmaz da çalışanların parasına bakar. Bizler de bu abukluğu doğal bir olaymış gibi karşılarız. Karşılarız çünkü öyle şartlanmışızdır. Bence bu kadar anormal şeyleri kabul ediyorsak, dönüp tüm inançlarımızı sorgulamamız gerekir.

Tarım, Sanayi, Geçim indeksi, istihdam bunlar tek başlarına düşünülecek şeyler değildirler. Birbirinden ayrılamaz. Bunlar hep beraber düşünülmeli, planlanmalı ve hayata geçirilmelidirler.

10 Haziran 2008 Salı

Türkiye analizleri 3 8

11.Taşıma

Geleceğin dünyasının en önemli konularından biri taşımacılığın nasıl yapılacağıdır. Taşımacılıkta kullanılan enerji fosil yakıt kökenli enerji olmamalıdır ve olmayacaktır. Enerji olarak elektrik enerjisi, güneş enerjisi, hidrojen ve benzedi enerji kaynakları kullanılacaktır. Dünya krizin içine tam girmeden halledilmesi gereken konulardan biri de budur. Bu nedenle bu konu devletin el atması gereken ve ancak devletin gücü ile başa çıkılabilecek bir konudur.

Taşımacılıkta kullanılan yakıt her durumda ucuz, bol bulunabilinen ve çevreye hiçbir zarar üretmeyen yakıt olmalıdır. Taşımacılığın hızı ve külfeti, yukarda sayılanların yanında önemli faktörler olarak görülmemelidir. Tabii ki hızlı taşımacılık tercih edilir ama çevre kirliliğine rağmen değil. Kolay taşımacılık tercih edilir ama çevre kirliliğine rağmen değil.

İlk yapılacak işlerden biri karayolu taşımacılığı yerine demiryolu ve denizyolu taşımacılığına geçmektir. TIR’lar karayolunu kullanmak yerine gidecekleri en yakın yerlere kadar RO-RO gemileri veya RO-RO trenleri ile gitmelidirler. Karayolları bomboş, nerede ise kırk yılda bir araç geçer hale gelmelidir. Etrafı bu kadar denizlerle çevrili bir ülke olarak, deniz taşımacılığından yeteri kadar faydalanmıyoruz. Son yıllarda gemi yapımı ülkemizde çok gelişti. Buna dayanarak ihtiyacımız olan her tip geminin ülkemizde yapılabilinecektir. Ve bu önemli bir avantajdır.

Kent içinde kişisel otolarla yapılan taşımacılığa behemehal son vermek gerekir. Herkes işine, arkadaşına ve eğlenceye toplu taşıtlar ile gitmelidir. Belli bölgelere taşıt girişi yasaklanmalı, insanların 2–3 Km lik yolları yürümesi ön görülmelidir. Ayrıca kent içi ulaşım aracı olarak bisikletlerin kullanımı teşvik edilmelidir. Öyle bir tüketim alışkanlığına sürüklenmişiz ki, kentlere bakıyorsun, bir araba bir kişi, bir araba iki kişi. Bu israftır. Buna müsaade edilemez.

Toplu taşıma araçlarını bazılarımız ter kokusuna dayanamadıklarından kullanamıyorlarmış. Arkadaşlar, eğer toplu taşıt araçları ter kokusu varsa bunun baş müsebbiplerinden biri işlerine tek başına gidenlerdir. Kimse ülke kaynaklarını böyle harcama hakkına sahip değildir. Ve kimse ne oluyor para benim param, paramı ödüyorum ya diyemez. İmkân ve kaynaklar herkesindir ve bunun parasal ölçüsü yoktur.

Herkes şunu dikkate almak zorundadır. Fosil yakıt kullanarak, Arap şeyhlerine ve Emperyalistlere verdiğimiz paraların hattı hesabı yoktur. Bunlara ödediğimiz paralarla her sene o kadar çok alt yapı yatırımı yapabiliriz ki, herkesin hayatı daha kolaylaşabilir.

Burada bir konuya daha açıklık getirmek gerekir. Ben kişilerin araba sahibi olmalarına ve ihtiyaç halinde arabalarını kullanmalarına karşı değilim. Söz konusu olan arabanın mülkiyeti değil, arabanın kullanımı ve hele lüks kullanımıdır. İnsanlar ihtiyaçları durumunda kendi otolarını kullanabilmelidirler. Bu ihtiyacın içine psikolojik ihtiyaçları da girer. Ama alışkanlık olarak, rutin olarak kullanmamalıdırlar. Yani kendi arabalarını kullanmadan yapabilecek işleri, kendi arabaları dışında kalan yollarla yapmalıdırlar.

Trenlerin hepsi elektrik ile çalışabilir hale getirilebilinir. Bugünkü teknolojik ilerleme artık bizi fosil yakıtlara muhtaç olmaktan çoktan kurtarmıştır. Sorun, Arap şeyhlerinin ve Emperyalistlerin yeni ve temiz kaynakları kullanmamıza müsaade etmeyerek, bizi soymaya devam etmeleridir. Bile bile niye soyulalım ki, biran önce hidrojen kullanan veya güneş pili ile çalışan taşıtlarımızı yapalım ve petrol yakan araçların poposuna da tekmeyi basalım…

Taşımacılık bir devlet politikası olarak ele alınır ve doğru işler yapılırsa, yukarıda özetlenmeye çalışılan hedeflere çok kısa bir süre içinde varılabilinir. İş yine dönüp, dolaşıp iktidarın kimin iktidarı olduğu sorununa gelip dayanıyor.

3 Haziran 2008 Salı

Türkiye analizleri 3 7

10. Tasarruf

Alıştırdılar dostlarım alıştırdılar. Emperyalistler bizi Amerikan tipi hayata yani tüketime alıştırdılar. Ama bir düşünelim neyi tüketiyoruz. Her tükettiğimiz, gelecek nesillerin yaşama hakkıdır. Vakit geçirmeden biran önce tasarrufa dönme vakti gelmiş, geçmektedir.

Alışkanlıklarımızı değiştirmeye şimdiden başlamalıyız ki, yokluk geldiğinde uyum zorluğu çekmeyelim. Kimse bugünden yarına tutumlu olmaya alışamaz. Biz bilinçli çabalarımıza bugün başlarsak, bu atmosferde yetişecek olan evlatlarımız ve belki torunlarımız, ihtiyaçları kadarını kullanmayı öğrenebilirler.

Aslında biz Türkler geçmişte bolluk değil yokluk içinde yaşıyorduk. Ama son 50 sene içinde, bizi tüketime ve lüks tüketime alıştırmak için elden gelen yapıldı. Tarihte, Türkler, bozkırda ve çölde yaşayan insanlar olarak çok dayanıklı, gereği kadarını kullanan, mütevazı insanlardı. Ancak, siyasi birlikler kurup, yerleşikleri sömürmeye başlayınca, ak budun ( Bey aileleri ) bir anda lüks tüketime dönebiliyordu. Buna karşı kara budun ( halk ) daima yeteri kadarını kullanan insanlar olmuşlardı. Ben güç sahibi olanların hemen lükse sapmasını, çöl koşullarında yaşayan insanların fırsat bulduklarında lüksü de denemek istemelerinde buluyorum. Bu hep yarı aç yarı tok yaşayan insanların, bol yemek bulduğunda saldırması gibi bir durumdur. Ama Türkler, yine tarihte, lüks içinde yaşarken, gerektiği anda kolayca mütevazı veya “ bir lokma, bir hırka “ yaşamına geçebilmişlerdir. Bunu örnekleri çoktur.

Yönetici veya zengin sınıfların lükse olan düşkünlüğü sadece Türklere mahsus bir husus da değildir. Bütün topluluklarda bu eğilim vardır. Bunun temel müsebbibi de bencillik ve bireysel yaşamı körükleyen dinlerdir. Toplumsal bir çevre içinde yetişen ve yardımlaşma ile paylaşmayı gören insanların bu lüks düşkünlüğüne düşmeyecekleri bellidir. Avrupa veya diğer yerlerdeki tüm krallar, zenginler ve piskoposlar, geçmişte ve hatta bugün bile, lüks düşkünüdürler.

Tüketim alışkanlıklarını değiştirmeye yani tasarrufa nereden başlamak gerekir? Herkes başlayabileceği yerden başlamalıdır. İlk yapılabileceklerden, yani herkesin gücünün yettiğinden başlanmalıdır. Sadece tasarrufa alışmak için değil ama her yeni alışkanlığı elde etmek için yol bellidir. İnsanın ne yapacağına beyni karar verir. Bu nedenle aklı bu işe yatırmak gerekir. Bunun için de konu sık sık düşünülerek, beyin bu yeni fikre alıştırılmalıdır. Yani önce beyin eğitilmelidir. Yapılmak istenen düşünüldükçe ve bunun adımları yavaş yavaş ama defalarca gözden geçirilince, hem akıl ne yapacağını bulur ve hem de nasıl yapacağını bulur.

Nereden tasarruf yapayım diye düşünülecek. Bu yapılan tasarruf yeterli mi diye düşünülecek. Herkes kendine göre bir yol bulacak. Tasarruf yapmanın gayesi sadece gelecekte iyice kıtlaşacak olan kaynakları korumak için değil aynı zamanda insanın psikolojisini de korumak için gereklidir. İnsan mutlu olmadan yaşayamaz. Mutlu olabilmesi için de alışkanlıkları ile yaşantısının örtüşmesi gerekir. İnsanlar birden bire varlıktan yokluğa düşerlerse yaşama sevinçlerini de kaybederler. Ama bizi gelecekte ayakta tutabilecek esas güç yaşama isteğimizde yatıyor olacaktır. Bu nedenle yokluğa da bir süreç içinde alışılmalıdır. Bu da ciddi bir eğitim demektir. Eğitimin pratiği, tasarruf çabaları ve tüketim alışkanlıklarını değiştirmektir

Psikoloji şunun içinde çok önemlidir. İnsan veya başka bir canlının çocuk yapma kabiliyeti öyle zannedildiği gibi hep olan ve olabilecek olan bir şey değildir. Zaman zaman cinsi organı sertleşmeyen erkekler bunu çok iyi bilirler. Korkum odur ki gelecekte mutlu olamayan ve yaşama sevincini kaybeden insanların hızla çoğalma kabiliyetlerini kaybedecek olmalarıdır. Böylece insan ırkı çok kısa bir süre içinde kâinattan silinip gidecektir.

Bu riske girmemek için insan psikolojisi diri tutulmalıdır. Bunun için de en önemli faktör güven duygusudur. Hemen onun yanından insan alışkanlıklarının bozulmaması gelir. Tüketim alışkanlığı ile zıvanadan çıkarılmış insanların birden kıtlık içine girmesi önlenmelidir. Şimdiden insanlar az ile yaşamaya alıştırılmalıdır.

Su ilk tasarruf edileceklerden biridir. Rezervuarların küçültülmesi, su kaçaklarının giderilmesi, musluk damlamalarının önlenmesi, banyo yaparken, bulaşık ve çamaşır yıkarken mümkün olan en az suyun kullanılması ve hatta yıkanma süresini kısaltması, sağlıklarına dokunmayacak kadar yıkanma aralıklarının açılması sayılacak önlemlerdendir. Sıcak su ile yıkanmak yerine, gittikçe daha ılık su ile yıkanmaya çalışılmalıdır. Su mümkün olan en az enerji ile ısıtılmalı, gereğinden fazla su ısıtılarak enerji sarf edilmemelidir. Temiz olunacaktır ama amaç sadece temizlik değildir. Amaç en az suyu kullanarak temiz olabilmektir. Yani konu bir optimumlar konusudur.

Elektrik enerjisi tasarrufuna da hemen başlanmalıdır. Herkes biliyor ki cihazlar stand by konumunda tutulacağına, kapatılsa, ülkede 1 veya 2 elektrik santralı gereksiz hale gelir. Tasarrufa başlamak bu kadar kolaydır. Gereksiz aydınlatmaların kapatılması, akkor lambalar yerine tasarruflu lambaların kullanılması, çok aydınlıkta değil ama yeteri kadar aydınlıkta yaşanması hep kolayca alınabilecek önlemlerdir. Tasarruflara ufak, kolay şeylerden başlanmalıdır. Ama sürekli yapılmalı, ipin ucu hiç bırakılmamalıdır.

En zor alışılacak şeylerden biri de parada yapılacak tasarruftur yani para harcamalarının kısılmasıdır. Ancak buna da alışmak gerekmektedir. Her konuda az para harcanmalıdır. Evlerdeki biblolar, kristaller, pahalı mobilyalar gibi eşyalardan, onları ne kadar çok seversek sevelim, ağır ağır ayrılmaya başlamak gerekmektedir. Şatafatlı mobilyalar, sürü ile elbise, ayakkabı, markalar niye gereklidir. Giyimin estetik, sade, temiz ve kişiye yakışır olması yeterlidir. Eski bir elbiseyi giymek ayıp değildir, esas ayıp olan insanlar örtünecek bez parçası bulamazken pahalı giysiler giymektir. Ayrıca mümkün olduğu kadar az kumaş harcanan giysiler tercih edilmelidir. Mini etek, bluz hem estetik ve hem de ucuz örtünmelerdir. Şeriat düşkünlerinin topuğa kadar olan örtünmeleri, kat katları, tam bir israf örnekleridir. Ayrıca insanın kişiliğine de hakarettir.

Otomobillerinizi hemen en az yakıt yakan, ufak, fazla hız yapmayan otolar haline çeviriniz. Düşünün ki gelecek de şimdi kullanmakta olduğumuz araçları görenler bizi düşüncesiz ve zevksiz olmakla suçlayacaklardır. Bizim bu garip araçlara binmemize şaşıp şaşıp kalacaklardır. Taşımacılık ve bu konuda yapılması gerekenler ayrı bir konudur ve ayrıca ele alınacaktır.

Yerken içerken, sadece kendi ağız tadımızı düşünmemeliyiz. Sokakta, kırda aç dolaşan hayvanları, dünyanın bir başka yerinde açlıktan ölen insanları çocukları, yaşlıları düşünmek zorundayız. Bir tarafta açlıktan ölen kadidi çıkmış insanlar bir yudum ekmek ararken, diğer bir yerde yemekten yağ tulumuna dönmüş insanların varlığı nasıl kabul edilebilinir. Zaten sağlık açısından zayıf olmak gerekir. Hareket kabiliyeti kazanmak, hastalanmadan yaşayabilmek için zayıf olmak gerekir. Bu günkü dünyanın ortaya koyduğu gibi zayıf olmak sadece bir estetik sorunu değildir. Ondan çok daha önemli olarak önce bir ahlak sorunudur, sonra sağlık sorunudur. Üzerimizdeki bir lokma fazla yağ, başkalarının yenmiş olan bir hakkını ifade eder.

Düşünmek gerekir, şişman olan insanlar, aşırı yemek yiyenler hem dünyanın sınırlı olan kaynaklarını tüketmekte ve hem de diğer canlıların hakkını elinden almaktadır. Sorumluluk duygusuna sahip insanlar, hem kendilerini bu konuda yeniden düzenlerler ve hem de çocuklarının böyle yetişmemesi için gerekli çalışmaları yaparlar. Çocuklarımıza yapılacak iyilik onları yemeye alıştırmak değil yeterinden fazla yememeye alıştırmak olmalıdır. Çocuk zaten karnı acıkınca yer. Ebeveynlerin çocukları yemek için zorlaması gerekmez. Yemek yemeyen çocuk gıdasını bir yolla almış olan çocuktur.

Hepimiz, bir türlü zayıflamaya uğraşmışızdır. Zayıflamaya uğraşıp da başarılı olabilen çok az insan gördüm. Çünkü yöntem yanlıştı. Herkes önce beynini, zayıflamanın ahlaki yönüne alıştırmalıdır. Aşırı yemekle insanlığa ve bütün canlılara zarar verdiğinizi aklımıza sokmalıyız. Beyin bunu anladığında, vücudu zayıflatır. Ülkemizde aşırı beslenen 10 milyon kişi normal beslense, hiç beslenemeyen 30 milyon kişi normal beslenmeye başlar.

Bir diğer konuda yakıt tasarrufu. Gördüğüm ve gittiğim tüm apartmanlarda, evlerin içi 24 – 26 derece sıcaklıkta. İnsanlar pencereleri açıyor, soyunup, nerede ise plajda oturur gibi oturuyorlar. Soruyorum şimdi bu iş mi diye? Ev dediğin kışın en fazla 19 – 20 derece olur. Hele yatak odası rahat uyuyabilmek için 16 – 17 derece olmalıdır. Biraz soğukta yaşamakta hiçbir mahsur yoktur. Olsa olsa biraz fazla giyinilir. Başka yerlerde insanlar soğuktan donarken, aç ve susuz iken, bu kadar aşırı ısınmış evlerde oturmak, “ yapanın yanına kar kalır “ felsefesinin bir sonucudur. İşte liberalizm ve özel sektörün biz insanları nasıl bozduğunun örnekleri.

Benzer şekilde bir araba al git işe. Bir araba al dolaş. Onun yerine insanlar toplu taşıt araçlarını kullansalar ne olur? Kimse biraz bekleyemiyor mu? Kimse 10 – 15 dakika ayakta seyahat edemiyor mu? Toplu taşıt araçları kullanılınca beylikler mi bozuluyor? Toplu taşıtları kullanmak için herkes kendini zorlamalıdır. Yürüyerek gidilebilecek yerlere mutlaka yürüyerek gidilmelidir. Çok yokuş olmayan yerlerde bisiklet kullanılmalıdır. İstanbul Kadıköy’de Bağdat Caddesi ve çevresi bisiklet kullanmaya müsait alanlardır. Çocuklarımızı otomobil kullanmak yerine bisiklet kullanmaya teşvik etmeliyiz. Amerikan filmleri sonucu, otomobil kullanma fikrinin gençlerimizin beyinlerini yıkamasına müsaade etmemeliyiz.

Şunu bir daha tekrar etmek istiyorum: bizim rahatımız ile gelecek nesillerin rahatı ters orantılıdır. Az yiyen, çok yürüyen, doğa ile iç içe olan insanlar diğerlerinden çok daha sağlıklı olurlar. Daha mutlu, daha uzun ve daha konforlu bir yaşam yaşarlar. Konfor yatağına yattığında yediğin yemeklerin ağzına gelmemesi, nefes borusuna kaçmamasıdır. Konfor bir ameliyat masasından bir diğerine koşmamaktır. Konfor bunamadan ölebilmektir.

Konuyu bitirmeden bir de tasarrufun sonuçlarından bahsetmek gerekmektedir. Kişisel veya aile olarak tasarruflarımız bize mutlaka para olarak, birikim olarak dönecektir. Bu birikimlerin ne yapılacağı ayrı bir konudur. Bu konuya ilerde değinilecektir. Ama şimdi, sırası gelmişken ne yapılmaması gerektiğini kısaca özetleyeyim.

Borsa’da oynamayı unutun. Borsa bir kumardır ve oynayanlar eninde sonunda kaybetmeye mahkûmdur. Bankalarda paranızı tutmayın. Çünkü bundan sonra bankalar her an batabilir durumda olacaklardır. Ve bir sabah kalkarsınız, hesaplar üzerinde yapılmış olan işlemler durdurulmuştur. İstanbul’da ev veya başka bir gayrimenkul almayın. İstanbul’da sağlam yıkılmayan bir yerde bile olsanız, öyle bir yıkım ve felaket olacaktır ki İstanbul yaşanmaktan çıkacaktır. Alacağınız gayri menkulleri deprem ve global ısınma riskini hesaba katarak, uygun yerlerde alabilirsiniz. Sırası gelmişken şunu da hatırlatmak isterim. İmkânı olan herkes biran önce İstanbul dışına çıkıp, yaz ve kış orada yaşamaya çalışmalıdır. İstanbul’dan kaçın, fırsat varken kaçın. Sonra çok geç olacak…

Sakın paranızı Dolar veya Euro gibi dövizlere bağlamayın. Dolların başı artık aşağı dönmüştür. Gelecekte dolar iflah etmez. Onun peşine takılacak olan Euro da iflah etmeyecektir.

Bütün yatırım araçlarını böyle sayınca peki yapacak ne kalıyor. Altın gibi taşınabilir ve alım gücü kaybolmayacak olan değerli madenlerle, kolay paraya dönebilecek gayrimenkuller kalıyor. Ama buradan çıkacak asıl ders, tek yatırımın insanın kendi devleti olduğudur. Yaşayabilmek ve tasarruflarımızın bir işe yaraya bilmesi için esas korunması gereken devlet ve onun gücüdür. Bunu hiç unutmayalım…