1 Ağustos 2008 Cuma

Türkiye analizleri 3 14

Vergi ( devam )

Türkler at ve ok ile uzaktan dövüştüklerinden yakın planda kılıç ve mızrak ile yapılan savaşlarda yeterli ustalığa sahip değillerdi. Ayrıca atı ile doğup, onunla ölen Türkleri atsız düşünmek mümkün değildi. Yerleşik düzen ise mutlaka piyadeye ihtiyaç duyuyordu. Onun için yerleşik devlet kurulunca hemen devletin çekirdek gücü olacak yeni bir ordu oluşturuluyordu, bu ordu aynı zamanda hükümdarın hassa alayı da oluyordu. Bu ordu için devşirme kullanmak adet olmuştu. Türkler de devşirilir ve çocuktan itibaren eğitilirlerse bu merkez ordusuna uygun hale gelebiliyorlardı.

Osmanlılarda biraz gelişir gelişmez, hemen kendilerine Yeniçeri dedikleri devşirme bir ordu kurdular. İlk baştan alınan esirlerin beşte birini devlet alarak, onların Müslüman olmayanlarını Müslümanlaştırarak, merkez profesyonel orduyu kuruyorlardı. Daha sonra Müslüman olmayanların çocuklarını ailelerinin rızası ile alarak Yeniçeri olarak yetiştirdiler. Bunlar kuldu yani doğrudan Padişahın kölesiydiler. Yeniçeri ordusu kurulur kurulmaz Osmanlı ordusunun bel kemiği oldu.

Yukarıda anlatılan süreçle aynı süreçte ateşli silahlarda orduda kullanılmaya başlamıştı. Bu ateşli silahlar, Türklerin at ve oktan kaynaklanan üstünlüğünü bitirdi. Şimdi piyade top ve tüfekleri ile akın akın gelen Türkleri daha onlar uzakta iken, okları varamaz iken, biçiyordu. Türkler kayıp vermeden savaş kazanmaya alışmışlardı, ateşli silahlardan sonra esas kayıp veren onlar olmaya başladılar.

Bu yağma akınlarının da sonunu getirdi. Artık Türkler yağma akınlarına çıkamaz, çıkarsa da geri dönemez olmuşlardı. Yeniçeri ile kendini ateşli silahlara adapte eden Osmanlı ordusu bu avantajı kullandı. Safevileri, Memlukları perişan etti.

Şimdi Sünni olan Osmanlı, Yeniçerisi ve ateşli silahlarıyla bir tarafta, Türkler, alevi olarak diğer tarafta yani Şah İsmail’in yanındaydı. Bu siyasi duruş, Türkler ile Osmanlı ailesi ve onun köleleri olan devşirmeler arasında büyük bir husumet yarattı. Husumet arttı ve uzlaşmaz hale dönüştü. Ateşli silahların yardımı ile Şah İsmail tehlikesini bertaraf eden Osmanlı, çoğunluğu Alevi olan Türkler aleyhine propaganda yapıyordu. Propagandanın hedefi Türklük ve Alevilikti. Orduda Türk biçimi dövüşmeye ihtiyaç kalmamıştı. Bu Osmanlının Türklere olan ihtiyacını azaltarak, baskıyı ve karalama kampanyalarını daha da arttırmasına sebep oldu. Ordudan ve yağmadan uzaklaşan Türkler ise, bir yandan da baskı altındaydılar. Bu şartlarda ekonomik ve siyasi olarak hayatlarına devam edemiyorlardı. Celali isyanları gibi isyanlar başladı. Türkler yağmanın bittiğini anlamıyorlardı.

Devlet ve isyanlar, Osmanlı ile Türklerin arasını daha da açtı. Artık nerede ise Türklere Anadolu’da hayat hakkı kalmamıştı. Ama Türklerin yağmadan yani ordudan uzaklaşmaları aynı zamanda Osmanlı ordusunun da çöküşünü başlatmıştı. Yağma sadece kişiler için değil, devlet içinde önemli bir gelirdi. Osmanlı sınırları iyice büyüyünce ve karşısında kendinden daha güçlü devletler çıkınca, savaşları kazanamaz oldu. Bu da savaşların karlı değil, zararlı sonuçlanması demekti. Osmanlı için artık ordu zenginliğine zenginlik katan bir kurum değil, hazinesini boşaltan ve onu fakirleştiren bir kurumdu.

Vergi konusuna dönmeden önce herkesin bildiği bir noktayı daha belirtmekte yarar olduğunu sanıyorum. Türklerde servet kabilenin yani ailenindi. Daha sonra kabile yapısı bozulunca, servet ( mal, hayvan ) bey ailesinin ortak malı sayıldı. Türkler devletler kurunca bu devletler, ailenin ortak malı olma nedeni ile nerede ise daha kurulurken bölünüyorlardı. Osmanlı bu problemi çözdü. Servet aile adına ailenin başına ait kabul edildi. Yani Padişah tüm toprakların, tüm servetlerin sahibiydi. Ama bu sahiplik kişisel bir sahiplik değildi. Padişah önceleri aile adına bir nevi yeddi emin gibiydi. Daha sonra ortaya millet fikri çıkmaya başlayınca, Padişah bu statüsünü halk adına kullanmaya başladı.

Şu ana kadar anlatılan tarihi geri planın bu günkü Türkiye Cumhuriyetinde sonuçları nelerdir?

  1. Halk devletten para ve servet kaçırmayı, tersine fırsat buldukça devletin parasını, malını almayı yani onu tırtıklamayı bir hak sayar. Ben bugün Türkiye Cumhuriyetinde yaşayan herkesin bir yolunu bulup, devlete olan vergi mükellefiyetini yerine getirmemeye çalıştığından eminim.

  1. Yağma isteği devam etmektedir. Devletin aldığı vergide herkesin gözü vardır ve kendi yaptığı işten neden devletin para kazandığını anlayamamaktadır. Buradan rüşvet, irtikâp çıkmaktadır. Rüşveti alan da, rüşveti veren de bunda bir ahlaksızlık görememektedir. Bu gün Türkiye Cumhuriyetinde imkânı olup rüşvet yemeyen var mıdır diye kendime soruyorum.

  1. Türkiye politikacıları da yağma geri planı ile yetiştiklerinden, bu güne kadar ne ülkedeki çocuklarımıza vergi adabı vermeye çalışmışlardır ( milli eğitim politikası ve ilköğrenim ), ne de adil bir vergi düzeni kurmuşlardır. Halk devleti yağmalamaya çalışırken, devlet de yakalayabildiğini yağmalamaya çalışmaktadır. Böylece karşılıklı bir eşkıyalık sürüp gitmektedir. Bu adaletsiz ortam da rüşvet ve irtikâbın yaygınlaşmasına sebep olmaktadır.




Dolunayda Kaktüsler

Şirince Sanat Galerisi

http://www.sirincesanatevi.com/

Nurten Karagözoğlu

18 Temmuz 2008 Cuma

Türkiye analizleri 3 13

14. Vergi

( Yağmanın tarihçesi )

Ülkenin vatan olabilmesi için en önemli unsurlardan biri vergi adaleti ve devletin aldığı verginin mertebesidir. Bu açıdan da bakıldığında Türkiye ezilenler için vergi cehennemi, ezenler için vergi cennetidir. Hele eşkıyalar için vergi verilen değil alınan bir haraçtır. Çünkü rüşvet gibi, haraç gibi mevki sahiplerinin veya güçlülerin aldıkları kanuni olmayan gelirler kişisel vergilerdir. Kişi kendini devlet yerine koymakta veya devletin gelirine veya menfaatine kanunsuz bir tarzda ortak olmaktadır.

Türkiye kayıt dışı ekonomi cennetidir. Yani vergisi ödenmeyen, kaynağı belirsiz para cennetidir. Türkiye rüşvet, irtikâp, yolsuzluk, vergi kaçırma şampiyonudur. Bunun tarihi bir arka planı olduğunu sanıyorum. Önce bu arka planı açıklamak isterim.

Herkesin bildiği gibi Türkler göçebelikten yerleşik düzene en son geçen kalabalık toplumdur. Hala Orta Asya ve Sibirya’da, Moğollarla birlikte göçebe yaşama devam eden Türk boyları vardır. Büyük gurupların göçebelikten kopmasından bu yana daha 500 yıldan az süre geçmiştir. Neden bunun üzerinde duruyoruz. Çünkü sınıfsız bir toplum olan Göçebe ( daha önce avcı ve toplayıcı ) topluluklarda servet farklılaşması yoktur. Bunun sonucu olarak toplum da sınıfsızdır. Bu toplumda yağma hakkı vardır. Yani kabile içinde servet farklılaşmasını önlemek için yağma yapılır. Aynı şekilde bozkırda ki çeşitli kabileler arasında servet farklılaşmasını önlemek için yağma bir hak olarak değil ama çok da tepki çekmeyen bir eylem olarak var oldu.

Yerleşik yaşam başladığında, doğal olarak servet farklılaşması ve sınıflar ortaya çıkmaya başladı. Ancak bu arada göçebeler ile yerleşikler arasında ticaret yapılır olmuştu. Ticaretin ortaya bu zamanda çıktığını söylemiyoruz. Çünkü daha insanın yerleşik düzene geçmesine on binlerce yıl varken bile, avcı ve toplayıcı toplumlar arasında mal takasına dayanan canlı bir ticaretin olduğunu biliyoruz. Hatta bu ticaret Avrupa’da Neanderthaller ölürken Gravettianların ( Asya’dan göçen Avrupa yerli halkı ) yaşama devam etmesini sağlamıştı. Yani ticaret bu kadar eski ve bu kadar önemliydi.

Tekrar konuya dönersek, göçebe yerleşik ticareti zamanla göçebelerin yaşamının devamı için yaşamsal bir hale geldi. Göçebe için yaşamsal olan ticaret, yerleşikler için hiç de öyle değildi. Yerleşikler kuvvetlendikçe ticareti kesiyor, yapmıyorlardı. Göçebeler ve tabii Türkler ticareti devam ettirebilmek için yerleşikleri zorlamaya başladılar. Bunun içinde yağmayı kullandılar. Böylece yerleşikler ya yağma veya ticaret yapmakla karşı karşıya kaldılar. Ancak bu yağma yukarıda bahsedilen yağma değildi. Eşitliği sağlamıyor, haraç gibi oluyordu.

Göçebelerin dini Şaman diniydi. Yerleşik düzene geçenler, Şaman dinini alıp kendi koşulları uyarınca değiştirmişlerdi. Bu değişikliklerden de pek çok din çıkmıştı. Bunların bir kısmı çok tanrılı dinler dediğimiz dinlerdi. Ancak Şaman dini aslı itibarı ile avcı ve toplayıcı toplumun dini olduğundan, eşitsizliği ve servet farklılaşmasını bilmiyordu. Bu nedenle sınıflı toplumun problemleri ile uğraşmıyordu. Hâlbuki toplum farklılaştıkça ve devlet organize oldukça ortaya rüşvet gibi, suiistimal gibi Şaman dini ve ondan türeyen diğer dinlerin bilemediği bir ahlaki bozukluk ortaya çıkmaya başladı. Mevcut dinler ahlak bozuklukları ile başa çıkamıyorlardı. Böylece dinler ahlak kuralları ile teçhiz edilmeye başladılar. Yani daha gelişmiş yeni dinler olarak ortaya çıktılar.

Bu arada yerleşikler de iktidar zengin sınıfların elindeydi. Onlar da zenginliklerine zenginlik katmak istiyorlardı. Bunun en kolay yolu da göçebelerin yaptıkları gibi yapıp, etrafı yağmalamaktı. Ama bir problem vardı. Göçebe yağmalar, peşinden bozkıra çekilirdi. Yerleşik, yağmalar ama geri çekilemezdi. Çekilirse, bu sefer ilk fırsatta o yağmalanır yani intikam alınırdı. Bu nedenle yağma ile istila beraber yürümeye başladı. Ancak bir toprağı ele geçirince orası hâkim sınıfların olunca, yeniden yağma ile sömürülemez oluyordu. Bu da sürekli bir büyümeyi getiriyordu ki bunun sonu yoktu. Bir an geliyor imparatorluklar mevcut teknoloji ile yönetilemez olup, parçalanıyordu.

Aradan binlerce yıl geçti. Şimdi yerleşikler iyice çoğalmışlar, devletler ve imparatorluklar kurmuşlardı. Yerleşik toplum büyüdükçe sınıflar da çoğalıyor, aralarındaki çelişkiler artıyordu. Yerleşikler ile ticaret veya yağma ilişkisi içinde olan göçebelerin de bu etkinin dışında kalması beklenemezdi. Göçebelerde ortaya Bey aileleri yani bir nevi aristokrasi çıktı. Şimdi göçebe kabileler, Şaman din adamlarını saymazsak Bey aileleri ve geri kalan toplum ( Kara budun ) olarak ikiye ayrılmıştı. Bu ikili yapı artık sınıfsız bir toplum değildi, ama hala kabile içinde büyük bir dayanışma ve eşitlik vardı.

Bu sırada çok tanrılı dinler de gelişen toplum yapısına bağlı olarak değişiyordu. Şamanizm’den çok tanrılı dinler dışında üç ana akım ortaya çıktı. Biri Çin’de görülen ve Şamanizm’in gelişmesi olan Gök dini ile onun tamamlayıcısı Taoizm ( daha sonra bu dini ahlaki olarak Konfüçyüs öğretisi destekleyecektir ). Diğeri Hindistan’da oluşan ve kast sistemine uygun gelişen Brahmanizm ( ki buradan Budizm ve Hinduizm gelişecektir ). Üçüncüsü ise Orta Doğuda ortaya çıkan Musevilik’di ( Bu dinden de Hıristiyanlık ve Müslümanlık türeyecektir ). Bu dinlerin hepsi ortaya çıktıktan bir süre sonra toplum ihtiyaçlarına cevap veremiyor, o zaman da yeni dinler doğuruyorlardı. Ancak hem dinler ve hem de ahlaksızlıklar insan ürünü olduğundan, dinler ahlaksızlıklara yetişemiyor, onları ancak arkadan takip ediyordu.

Bu arada sınıflı toplum kendi yapısal bozukluğunu açığa vurarak, dini ve toplumu bireyselliğe doğru itti. Hâkim sınıfların işine toplu düşünme, toplu davranma gelmediğinden, insanların köklerinden, ailelerinden ve çevrelerinden koparılmaları gerekiyordu. Dinler bunu yaparak ferdiyetçiliği sanki ilahi düzen böyleymiş, başka türlüsü olamazmış gibi şartlandırmaya çalıştılar. Bu ise ahlaksızlığın teşvik etti ve ona mazeret oldu. Yani dinler bir yandan ahlaksızlıkla mücadele ederken bir yandan da ona çanak tutuyorlardı. Böylece ahlaksızlık legalleşti. Hâkim sınıflardan olanlar her türlü ahlaksızlığı yapma hakkına sahip oluyorlardı. Diğer yandan ahlaksızlıkla sınıf değiştirenler başarılı olursa yani zenginleşirse hemen bu durum doğalmış gibi bir tavır alınıyordu.

Bu ahlak düşüklüğü ve insanın kendi etini yemesi yani yamyamlığı yerleşik toplumların, onun sonucu olan servet farklılaşmasının, onun sonucu olan sınıflı toplumun, onun sonucu olan dinlerin ( tek tanrılı dinler dâhil ) doğal sonucuydu. Zaman geçtikçe yerleşiklerle göçebeler daha karmaşık ilişkiler içine giriyor ve daha sık temasta bulunuyorlardı. Böylece kültürel etkileşim, göçebe bey ailelerini kendi kara budunlarına karşı olan yükümlülüklerini umursamamaya doğru itti. Göçebelerin kabile içi düzeni, güveni bitti. Kabileler çatladı. Beyler kendilerine yüzde yüz bağlı yeni topluluklar kurarak ilk fırsatta eski kabilelerinden kopup gittiler. Beysiz kalan kara budun da ya bir beyin peşine takıldı veya içinden kendine yeni şefler çıkardı.

Ancak bu yeni çıkan şefler artık savaş şefleriydi. Göçebenin kabile düzeni bozulup, yerleşik kültürü etkisi ile parçalanınca, yağma yani talan toplulukların temel harcı haline geldi. Göçebe kendi savaş üstünlüğünün ( at, ok ve kuvvet ) farkına varmıştı. Etrafı talan ede ede dolaşıyordu. Artık çalışmasına ve o kadar eziyete gerek yoktu. Köyleri, kasabaları ve kentleri basıyor almak istediğini alıp gidiyordu. Yağma eşkıyalık olmuştu. Buradan talan, ganimet, haraç ortaya çıktı. Artık yağma geleneği bir düzeltme değil bir soygundu. Başkasının emeğini sömürme, el koyma, eşkıyalıktı.

İşte zamanın bu kesiti Türklerin Müslüman olduğu döneme denk geldi. Türkler bu halde iken, Müslüman dini de yağmaya “ gaza “ adı altında izin veriyor ve hatta yapılmasını istiyordu. Araplar 300 yıl gazadan faydalanıp yakıp, yıkarak ve işine gelene el koyarak inanılmaz zenginleşmişlerdi. Türkler yağma yapacaktı ama Müslüman’ın Müslüman’ı yağmalaması hoş olmuyor, devlet otoritesini sarsıyordu. Müslümanlar Türkleri Anadolu’ya yani kâfir Doğu Roma ( Bizans ) üzerine saldılar. Türkler akın akın Anadolu’ya gelerek yağmalarına burada devam ettiler. Göçebe Türk gurupları akın yapıp, yağmalıyordu. Ama yerleşik hale geçince de yağmaların karşısına dikiliyordu.

Anadolu’da beylikler döneminde Türkmenlerin bir kısmı yerleşmiş, geri kalanların da yağma akınları veya gaza alanları daralmıştı. Bu açıdan Osmanlıların bulunduğu uç şanslıydı. Türkmenler gaza uğruna veya yağma uğruna akın akın Osmanlılara katılmaya başladılar. Yağma için Bizans’ın Anadolu toprakları yetmeyince, Trakya’ya geçildi. Şimdi yağmacıların önünde önce Balkanlar ama arkada tüm Avrupa uzanıyordu. Avrupa içlerine kadar uzanan Türk akınları başladı.

Olayları somutlaştırmak açısından bir noktaya daha değinmek gerekir. Müslüman dünyası Türkler Müslüman olana kadar, Arap hâkimiyetinde iken İktidarlar birkaç istisna hariç ( Fatımiler, Büveyhoğulları, Kermetiler, vs ) Sünnilerin elindeydi. Sünniler tarafından Batıni ilan edilmiş olan Şiilikler muhalefeti temsil ediyordu. İlk Müslüman Türkler kölelerden çıktı. Araplar 300 yıl Türklerle boğuşup, onlara boyun eğdiremeyince, onların savaş yeteneğini kendi lehlerine kullanmak isteyerek, kendilerine çoğunluğu Türk esirlerden oluşan ordular kurmuşlardı. Türk gençlerini küçük yaşta esir pazarlarından satın alıyor, onları profesyonel askerler olarak yetiştiriyorlardı. Türkler içlerinde Hıristiyan, Yahudi, Budist, Zerdüşt dininden olanlar olsa da çoğunlukla Şaman dinindendi. Köle Türkler profesyonel asker olarak yetiştirilirken Sünni din eğitimi alıyorlardı. Bir taraftan da isyan etme olasılığına karşı katı bir Şii düşmanı olarak yetiştiriliyorlardı.

Arap iktidarları zayıflamaya başlayınca yer yer iktidara bu köle askerler içinden sivrilmiş olan Türkler geçtiler. Bunlar yetiştiriliş tarzı olarak Sünnilik dışındaki tüm mezheplere düşmandılar ve hemen onlar ile mücadeleye giriştiler. Bu nedenle Türk iktidarları örneğin Gazneliler, Karahanlılar, vs tam bir Şii düşmanlığı güttüler. Sünnilik dışındaki inançların analarından emdikleri sütü burunlarından getirdiler. Ama bir gelenek devam etmişti. İktidarlar, Sünni Araplardan Sünni Türklere geçmişti.

Buna karşın Türkler Müslüman olurken, öylesine Müslüman olmuşlardı. Müslüman olmalarının pek çok nedeni vardı ama bu nedenler içinde en önemlisi yağma hakkı elde edebilmekti. Yani yağma yapabilmek için Müslüman olmaları gerekiyordu. Zaten Türkler Şamanizm’i bir din olarak değil bir gelenek, görenek, bir yaşam tarzı gibi algılıyorlardı. Şamanizm de diğer dinlere hiç de soğuk ve düşmanca bakmıyordu. Bu nedenle Türkler hem Şaman kaldılar ve hem de Müslüman oldular. Bu birliktelikten Türklere has bir Şaman dini – İslam dini sentezi çıkacaktı. Yeri gelmişken söyleyelim ki Alevilik işte bu sentezden, daha sonraları Türkler Anadolu’ya yerleştikten sonra, ortaya çıkacak olan bir inançtır.

Türkler Müslüman olurken içlerinde asırlardır köle edilmiş akrabalarının, çocuklarının acısını taşıyorlardı. İçlerinde çoluklarına çocuklarına yapılmış katliamların acısını taşıyorlardı. Kabile ve akraba ruhuna çok düşkün olan Şamanizm bu tip acıların unutulmasını önler. Bu acılar dilden dile söylenerek, aileye daima hatırlatılır. Onun için Türkler acılıydılar ve Şaman dini gereği bu acıların intikamını almak onların göreviydi. Diğer yandan Türk kara budunu eski Bey ailelerine kırgındı. Onlar uzaktan ve eleştirisel bakıyordu. Bir başka nokta da Türklere komşu bölgelerde yaşayan halk genel olarak Şii idi. Ayrıca Türkler arasında Müslüman misyonerlik görevini yapanlar, Şii din adamları veya görevlileriydi. Türkler Müslüman olurken Şiiliği seçtiler.

Burada yine sırası gelmişken bir şeyi hatırlatmada yarar vardır. Anadolu Aleviliği, İran Şiiliğinden türememiştir, ama etkilenmiştir. Şiilik, bilindiği gibi Ali ile diğer halifeler arasındaki mücadeleden doğmuş ve Müslümanlığın ana mezheplerinden biridir. Buna karşın Alevilik, zorla Müslüman olan Türklerin, eski dinleri Şamanizm ile Müslümanlığı sentezledikleri bir oluşumdur. Şiilik ve Sünnilik şeriat’a tam uyarken, Alevilik şeriata itibar etmez. Alevilik kulluk bilincini ret ederek, Allah’ı kendi ile birlikte görür. Dinsel düşmanlığı ret eder. Cihadı, Cehennemi ret eder.

Aleviliğin Şiilik ile benzer gibi görüldüğü Ali konusu da aslında farklıdır. Alevilikteki Ali gerçek Ali değildir. Yaratılmış ama Allah gibi insanda yansıyan bir olgudur. Şiilik gibi Alevilikte de sembol olmuştur. Hem Sünnilik ve hem de Şiilik siyasi İslam’ın mezhepleridir. Bunlar politikasız olamazlar. Buna karşı Alevilik siyasi bir din kavramını ret eder. Bu anlamda laiktir.

Şimdi ortalıkta kalabalık bir Şii – Şaman Türk toplulukları, Türk kökenli ama kölelikten gelme Sünni askerler ve onların yine Türk olan aileleri, yer yer iktidara geçmiş köle ve Sünni Türk komutanlar vardı. Derken Müslüman olan Türk gurupları, önlerindeki engel kalkınca Müslüman topraklara girdiler ve girince de kısa bir süre içinde iktidarları ele geçirdiler. Ama iktidar olunca daha önceki örneklerin etkisi ile iktidara geçenler Sünni oldular. Bunların ilklerinden biri Selçuklulardır. Selçuklular Sünni’dirler ama Şii – Şaman bir Türk kalabalığına dayanarak iktidar olmuşlardır.

Selçuklu ailesi iktidara gelir gelmez, Türkmenlerle ( Türklerle ), yağmadan kaynaklanan çelişkiye ilave bir de mezhep çelişkisi vardı. Türkler Anadolu’ya salınınca, hem yağma ( gaza ) yaptılar ve hem de Müslüman dini Şaman dini sentezi ile Aleviliğe vardılar. Anadolu Aleviliğinin oluşmasında Hacı BektaşıVeli’nin, Yunus Emre’nin, Pir Sultan Abdal’ın, Şeyh Bedreddin’in, onun halifelerinin, Geyikli Baba’nın yani pek çok Türk Şeyh ve sufisinin üst üste binen katkıları olmuştur. Öğretinin temelinde de Ahmet Yesevi’nin bulunduğunu söylemek gerekir.

Şimdi biz tekrar bıraktığımız yere dönersek, bir uç beyliği olan Osmanlıların başlangıçta Alevi olmaları gerekir. Daha sonra kuvvetli bir olasılık ile Orhan Beyin iktidarının belli bir süresinden sonra, devlet haline gelince, örf ve adetler gereği olarak Sünnileşmişlerdir. Ancak Osmanlı bir kere Sünnileşince, artık Osmanlı Türk çelişkisi de başlamıştır.

8 Temmuz 2008 Salı

Türkiye analizleri 3 12

Eğitim ( devam )

Çocuğunuzu veya torununuzu kendiniz yetiştirin

Herkes şundan emin olsun ki 20 – 30 sene sonra, çocuklarınıza bugün verdirmekte olduğunuz eğitim hiçbir işe yaramayacaktır. Bu yazıyı okuyan ve şu sıralar 12 – 13 yaşından küçük çocukları veya torunları olanlar, bir daha bir daha yazdıklarımı düşünsünler. Açlığın, susuzluğun hüküm süreceği, devlet otoritesinin kaybolacağı, büyük insan göçlerinin ve dolayısı ile büyük katliamların olacağı bir dünyaya doğru doludizgin gidilmektedir.

Daha önce de yazdığım gibi, bu kurt kapanından çıkması ve çevresine yardımda bulunması mümkün olan ülkelerden biri de Türkiye’dir. Ancak, bu ülkede de iktidar en akılsızların ve önünü göremeyenlerin elindedir. Sadece ülkeye şeriatı getirmek ve Müslüman bir devlet oluşturmak isteyenler demokrasinin zaaflarından faydalanarak iktidara gelmişler, devlet kurumlarının pek çoğunu ellerine geçirmişler ve ülkeyi bölüp, yıkmaya çalışmaktadırlar. Bu çeteden kurtulup, halkını, ülkesini ve tüm insanlığı düşünecek akıllı, şartlanmamış bir yönetime kavuşması halkın cehaleti nedeniyle çok zor görülmektedir. Demokrasinin tüm kurumları ile işleyebilmesi için en önemli şart halkının eğitilmiş olmasıdır. Ama Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının en az 40 milyonu cahildir. Dolayısı ile bu kendi sonlarını hazırlayan ve gelecekte çocuk ve torunlarını ölüme mahkûm eden bu çeteyi iktidara taşımışlardır ve orada tutmaktadırlar.

Umudu devletten kesince tek çare kendi olanaklarına bakmaktır. Gelecekte çocuklarımızı ve torunlarımızı ölüme teslim edemeyiz ya! Çocuklarınızı eğitin. Bilmiyorsanız, etraf kitap dolu, internet var, yani her istediğinizi öğretme ve öğrenme imkânına mevcut. Çocuklarınızı Üniversite’ye girmek için değil, yaşamak ve yaşam mücadelesini kazanmak için eğitin. Kısa bir süre sonra pek çok tahsilin ve pek çok mesleğin önemi kalmayacaktır. Paranın da önemi kalmayacaktır. Tek önemli husus yaşayabilmek olacaktır.

Ben bundan önceki “ Türkiye analizleri 3 “ de eğitimde neler öğretilmesi gerektiğini anlattım. Tabii hepsi bu kadar değildir. Hatta benim yazdıklarım oldukça eksik bile olabilir. Ama daha önce de söylediğim gibi örgütlenirseniz ve bu konu üzerinde düşünürseniz, kendiniz de nasıl eğitilmesi gerektiğini bulursunuz. Ancak bunu yapmaz ve çocuklarınızı hiçbir işe yaramayacak hazırlık veya takviye kurslarına yollarsanız, yaptığınız işe yarar bir şey olmaz, sadece kendinizi kandırmak durumunda olursunuz. İlaveten de sizin ve çocuklarınızın çok işine yarayacak paraları tarikatların ağlarını kuvvetlendirmeleri için vermiş olursunuz.

İnsan tek idraki olan, etrafında olup biteni kavrayan varlıktır. Herkesin yaptığını yapmama, doğru yolu bulma, sürü güdüsünden kurtulma şansına sahiptir. Bunu kullanmak gerekir.

Birkaç söz de şimdi 20 ila 40 yaşı arasında olanlar için yazmak isterim

. Dini veya ruhani kitaplar okuyorsanız, bunları bırakıp pozitif bilim yöntemleri ile yazılmış kitaplar okuyun. Kendinizi hurafelerden, bilim dışı düşünceden kurtarın.

. Zayıflayın ve az ile yetinmeyi öğrenin. Lüksten, markadan ve her türlü ifrattan kaçının. Hiçbir şeyi israf etmeyin. Her şeyi değerlendirin. Tasarrufu temel prensiplerinizden biri yapın.

. Para kazanmak yerine paylaşmak konusunda düşünce tarzınızı değiştirin, kendinizi bu konuda eğitin. Bireysel değil, toplumsal olun.

. Sağlıklı gıdaları öğrenin. Az ve sağlıklı besin nasıl alınır öğrenin. Vücudun ihtiyaç bütçesini öğrenin.

. Spor yapın. Mümkün olduğu kadar, nefsi müdafaa sporlarını öğrenin. Olayları beyninizde defalarca geçirerek, bir tehlike anında hızlı ve refleks tarzı harekete kendinizi alıştırın.

. Sizler için daha geç değil, yogayı ve konsantre olmayı öğrenin.

. Her olaya kendinizi önce beyin olarak hazırlayın.

. Örgütlenin, birbirine sıkı sıkıya bağlı, birbiri için kendini feda edebilecek küçük dost gurupları kurun ( örgütlenme konusu ileride ele alınacaktır ).

. Hayvanlara ve doğaya karşı anlamsız korkularınız varsa, onları yok edin.

. Silah kullanmayı öğrenin.

. Tarım yapmayı öğrenin.

. Sürekli öz eleştiri yaparak, ahlaksızlığa düşmemeye dikkat edin. Bilerek yanlış yapmayın.

30 Haziran 2008 Pazartesi

Türkiye analizleri 3 11

Eğitim ( devam )

Geleceğin Eğitim İhtiyacı

Geleceğin zor koşullarını omuzlayacak olanların eğitilmesinde esas aklı hür ve vicdanı hür gençlerin yetiştirilmesini sağlamaktır. Gelecek sağlam vücutlu, dayanıklı, sağlıklı, bilgili ve çabuk çözüm üretebilen, esnek yapılı kişilere daha fazla yaşam şansı verecektir. Özellikle saplantıları olan kişilerin değişen koşullara çok çabuk adaptasyonu başarılı olmaya bilir.

Bu tip eğitim ile Türkiye Cumhuriyetinin şu anda verdiği eğitimin hiçbir alakası yoktur.

En başta kız ve erkek çocuklar küçük yaştan itibaren dövüşmeye ve kendini her koşulda müdafaa etmeye hazırlanmalıdırlar.

Çocuklara küçük yaştan itibaren yoga öğretilmelidir. Burada amaç insanın kısa sürede konsantre olabilmesi ve düşünce yoğunluğunu sağlayabilmesidir. Diğer bir amaç insanın kendi vücudunu tanıyarak, hastalık ve diğer olumsuzluklarla kolay mücadele edebilmesini sağlamaktır. Bir diğer önemli husus da yaşlılığı geciktirmek ve ölene kadar mümkün olduğunca sağlıklı olabilmek için sağlıklı bir bedene sahip olmaktır.

Eğitimin ana amaçlarından biri de sağlık dersleri vermek olmalıdır. İnsan vücudu, virüsler, mikroplar, bakteriler, mantarlar tanıtılmalı, bunların nasıl vücuttan uzak tutulabileceği öğretilmelidir. Aynı şekilde bunlarla mücadele yolları da öğretilmelidir. Temizlik, çamaşır, ütü anlatılmalıdır. Çocuklar kendi eşyalarını ve kendilerine ait bölgeleri temizlemeyi, kendi eksiklerini gidermeyi ve kendi yırtık ve söküklerini dikmeyi öğrenmelidirler. Nasıl sağlıklı beslenileceği, nelerin nasıl yenmesi gerektiği, fazla kiloların zararları ve baştan kilo almadan nasıl sağlıklı beslenilebileceği öğretilmelidir.

Çocuklara ilk öğretilecek konulardan biri de doğa ile nasıl bir uyum içinde olunması gerektiğidir. Canlı ve cansız tüm doğanın bizim bir parçamız olduğu, kendini korumanın ancak doğayı korumakla mümkün olabileceği öğretilmelidir. Bitki ve hayvan hakları ve onlara nasıl davranılması gerektiği içlerine işletilmelidir. Bitkiler, ağaçlar, hayvanlar tanıtılmalıdır. Bunların psikolojisi anlatılmalıdır. Birbirleri ile haberleştikleri ve onların da bir canı olduğu beyinlere sokulmalıdır. Diğer canlıların yaşama haklarının en az insanların ki kadar kutsal olduğu anlatılmalı ve öğretilmelidir. Hayvanların acı çekip, çekmedikleri, onların doğayı algılama biçimleri anlatılmalıdır.

Öğretilmesi gereken önemli bir husus da tasarruflu yaşamı öğretmektir. Fazlanın, israfın zararlı olduğuna çocuk ikna edilmeli, bunun nedenleri anlatılmalıdır. Kullanılacak her şeyin son damlasına kadar kullanılması, eşyaların uzun ömürlü olabilmesi için yapılması gereken bakımlar, çöp olmuş bir malzemenin nasıl tekrar geri kazanılabileceği, bunun için yapılması gerekenler öğretilmelidir.

Yardımlaşmanın önemi öyle bir anlatılmalıdır ki beyinlerdeki kar hırsı, para kazanma hırsı, daha fazlaya sahip olma hırsı uçup gitsin. Yerine en küçük imkânını etrafı ile paylaşan, köşeyi dönmeyi değil, kol kola, omuz omuza yürümekten başka bir yolu düşünmeyen bireyler oluşsun.

Çocuklarımıza toprak, su, hava, ateş öğretilmelidir.

Çocuklarımıza ziraat, ufak el işleri, yemek pişirme, besin saklama, besin bulma öğretilmelidir.

Çocuklarımıza kâinatın nasıl oluştuğu, evrimin ne olduğu, doğanın nasıl bir gelişim gösterdiği anlatılmalıdır. Kâinatta yalnız olmadığımız, yani tek süje olmadığımız özellikle vurgulanmalıdır. Bu kâinatın parçası olarak devam etmek istiyor isek diğer canlılarla uyum içinde olma zorunda olduğumuz öğretilmelidir. Evrim teorisi anlatılarak, kâinat nasıl oldu, şimdi ne oluyor. Canlı nedir, cansız nedir. Cansızdan canlı nasıl türedi. Canlılar nasıl geliştiler. Gelişen hayvanlardan insanın ortaya çıkması nasıl oldu. Bu konuda Evrim teorisi aklı çalıştırmak ve çocuklarımıza bilimsel yolu tutturmak için en faydalı bilgi ve öğretidir.

Çocuklarımıza kazandırmamız gereken en önemli alışkanlıklardan biri de kitap okuma sevgi ve alışkanlığıdır. Çocuklar kitap ile birlikte yaşamaya öyle alıştırılmalıdırlar ki her fırsatta okusunlar. Okumak ve öğrenmek onlar için bir eğlenceye dönüşsün. Çocuklarımıza hiçbir şey öğretmeyip sadece kitap okuma alışkanlığı kazandırsak, bugünkü eğitimden çok daha fazlasını vermiş oluruz. Bugün ülkede kitap okunmamasındaki önemli bir etken de din adamlarının yaptığı negatif propagandadır. Çünkü din adamları bilgi ile hurafenin ters orantılı olduğunu bilmektedirler.

Çocuklarımıza güncel yaşam öğretilmelidir. Karşıdan karşıya nasıl geçilir; Trafik nedir, trafikte ne yapılmalı, ne yapılmamalıdır; Çevre nasıl temiz tutulur; Çöpler nasıl tasnif edilir; Bir gıdayı alırken nelere dikkat etmek gerekir; Güncel bilgiler verilmelidir: harç yapmak, duvar örmek, musluk değiştirmen gibi. Yani burada kişiye günlük yaşanımda lazım olan bütün bilgiler verilmelidir.

Kişinin kendi ile yüzleşmesi anlatılmalıdır. Yani ahlaklı olmak öğretilmelidir. Bir toplum fertlerinin ahlakı kadar ahlaklıdır. Eğer biz bugün toplumdaki haraçtan, hırsızlıktan, rüşvetten, irtikâptan ve benzeri ahlaksızlıklardan şikâyet ediyor isek ilk bakacağımız kendi ahlakımızdır. Bu nedenle ahlaklı nesiller yetiştiremediğimiz sürece, ahlaklı bit toplum da oluşturamayız. Üstelik ahlak liberal düzenlerin içinde de verilemez. Liberalin bizatihi içinde ahlaksızlık vardır. Kendi çıkarını öne almak zaten toplumsal bir ahlaksızlıktır. Bu nedenle öğretilmesi gereken ahlak, toplumsal ahlaktır. Toplumsal ahlaka sahip olmayan yerlerde, rüşvet, yağma, gasp gibi olaylar bitmez.

Bütün bunlar bir defa anlatılıp geçilecek konular değildir. Bunlar defalarca anlatılarak, neden ve niçinleri ile beyne yerleştirilerek çocuklarımızın hiç unutmayacakları bilgiler haline getirilmelidir.

Öğrenimde karşımıza çıkan en büyük engel, laik öğretmen kadrolarındaki yetersizliktir. Yukarıda bahsedildiği gibi bir eğitimi yapmak için önce öğretmenleri eğitmek gerekmektedir. Kuvvetli bir olasılıkla da yep yeni kadrolara ihtiyaç olacaktır. Yeni kadroların yetişmesi ve gereği gibi bir eğitimin başlaması, başlangıçtan itibaren 7 yıl alır. Yani istense 7 yıl sonra doğru eğitim başlayabilir. Böylece önümüzdeki 30 yıl içinde bir nesil insanımız doğru eğitilerek ortaya çıkmış olur ki bu da gelecek riskler için oldukça yeterli bir sayıdır.

Burada önemli bir husus da aile içinde yapılan din eğitiminin durdurulmasıdır. Buna tabii ki kolayca ulaşılamaz. Ama zaman ve okullarda verilecek doğru eğitim, nesilden nesile bu sorunu ufaltarak gittikçe azaltacaktır. Önemli olan hiç olmaz ise 14 – 15 yaşına kadar çocukların kuran kursu gibi dini öğretim yapan örgütlenmelerden uzak tutulabilinmesidir. Bunun içinde yapılması gereken her tip din eğitimini 14 – 15 yaşından önce yasaklanması ve bu yasağın şiddetle takip edilmesidir.

Kişiler yapacakları meslekleri ve bu arada din adamlığını da ilköğrenimden sonra seçmelidirler. Din adamı olmak isteyen veya Arapça öğrenmek isteyen bunu yapacak ise ilk 8 yıllık eğitimden sonra yapabilmelidir. Bu yapılmaz ise yani küçük yaşta yapılan din eğitimi önlenmez ise, aklını kullanan insan yetiştirmek çok zorlaşır.

Müslüman dininin felsefesi içinde din adamı yoktur. Yani Allah ile kul arasına kimse giremez, girmemelidir. Hâlbuki pratikte bu değişmiştir. Şimdi Türkiye de din adamları, din adamı örgütleri vardır ve bir de üstelik bunlar laik bir devlette olmaktadır. Devletin bütçesinden yani hepimizin vergilerinden çok önemli bir pay din adamlarına ve onların örgütlerine gitmektedir. Din mademki bir vicdan meselesidir, kişinin inancı ile ilgili bir meseledir o zaman devletin denetleme hakkı vardır ama bir din gurubunu besleme hakkı yoktur. Dolayısı ile devlet hocaları ve benzerlerini maaş bağlayarak devlet memuru yapamaz. Devlet bu işten çıkacaktır.

Din adamı ihtiyacı olanlar, mahalleler, köyler, kabalar vs… bir araya gelerek örgütlenecek, aralarında para toplayacak ve ihtiyaçları varsa kendilerine din adamı tutacaklardır. Din adamları da hizmet verecekleri yerin ahalisinden para alarak veya gönüllü olarak bedava istenen hizmeti verecektir. Buna karşı deniyor ki o zaman din çığırından çıkar. Peki, kardeşim bugünkünden fazlamı çığırından çıkar. Nakşibendî örgütlenmesine bir bakın: Devlet parası ile bir de kendi propagandalarını yapıyorlar.

Burada kritik nokta, diğer her işte olduğu gibi denetlemektir. Devlet öyle bir denetim kuracaktır ki kanun dışına çıkanlar kim olursa olsun, suç işlerler ise cezalarını bulacaklardır. Burada tekrar ediyorum, en önemli konu çocuklarımıza küçük yaşta din eğitimi aldırmamaktır. İşin püf noktası budur.

20 Haziran 2008 Cuma

Türkiye analizleri 3 10

13. Eğitim

Bilinçli bozulma

Her şeyin temeli eğitimdir. Türk toplumu uzun zamandan beri eğitilmemekte, eğitim adı altında işe yaramaz bilgiler verilmektedir. Bugün yaşamakta olduğumuz sorunların tümü eğitim eksik ve yanlışlığının sonuçlarıdır. Hele gelecekte yaşayacak nesillere doğru eğitim verilemez ise, yeryüzünden silinip gideceklerdir.

Maalesef Türkiye Cumhuriyetinin düşmanı olan şeriatçı kesim, eğitimin önemini Cumhuriyet kuşaklarından daha iyi kavramış ve ilk günden beri buna paralel hareket etmiştir. Aslında Din eğitimin ve dolayısı ile şartlandırmanın ne denli önemli olduğunu binlerce yıldır bilmektedir. Bilmeyenler, dini önemsemeyenlerdir. Ama dini önemsememek başkadır, dinin bulduğu metotları önemsemek başkadır. Şeriatçılar, Cumhuriyetten önce, çağdaşlaşma atılımları başladığında, bir örümceğin ağını örmesi gibi yavaş, sabırlı, temkinli ve israrlı bir şekilde öğrenimi ellerine almaya çalışmışlardır. Neler yapmışlardır?

Kuran kursları açarak çocukların beynini olabilecek en ufak yaşlarda şartlandırmışlardır.

Tarikat ev ve odalarının kendileri bir dini eğitim yuvalarıdır ve bu gerici yuvalarını halkın beynini yıkamak için kullanmışlardır.

Öğretmen yetiştiren kurumları ele geçirerek Cumhuriyetin öğretmeni yerine dini duyguları ağır basan ve her an şeriatçıların yanına kayabilecek kadroları yetiştirmeye çalışmışlardır.

Milli Eğitim kurumunu ele geçirerek kadrolara kendi adamlarını yerleştirmişlerdir.

Okullardaki kendi adamlarını korumuş, buna karşı Cumhuriyet kadrolarının sinmesi için ellerinden geleni yapmışlardır.

Okul kitaplarını değiştirerek, Atatürk, Cumhuriyet ve Laiklik konularında çocuklarda şüphe uyandıracak değişiklikler yapmışlardır. Unutulmasın ki yalan bu adamların felsefe ve kanında vardır. Gayelerine erişmek için her türlü yalanı ve hileyi yaparlar. Buna da takiyye derler.

Daha okuma yazma bilmeyen çocukları kendi gerici kalıplarına sokmak için, resimli, şeriatı öven kitaplar basmışlardır.

Basının bir bölümünü ellerine geçirerek, gerici yayınlar yapmışlar ve bu gazeteleri halka bedava dağıtmışlardır.

İlköğrenimde, Cumhuriyeti, Laikliği ve Doğa sevgisini aşılayacak öğrenimi mümkün olduğu kadar savsaklayıp, dini değer ve menkıbelere önem vermişlerdir.

İlköğrenimde hayatla ilgisi olmayan ve gerekmeyen bilgileri vermişler ve bunları olabilecek en kötü şekilde vererek, çocuklarımızı eğitimden ve kitap okumadan soğutmuşlardır.

Üniversite girişlerini bilerek ve isteyerek karmaşık ve ezberci bir öğrenimle başarılabilecek hale getirerek, eğitimi okullardan alarak kendi denetimlerindeki kurslara vermişlerdir. Böylece hem gençleri okumaktan soğutmuş, hem aklını kullanan insanlar yerine kendi dogma anlayışlarına ( Hafız ) uygun ezberciler yetiştirmiş, hem de ellerinden geçen çocukları fişlemiş ve hem de fırsat bulduklarının beynini yıkamaya çalışmışlardır.

AKP iktidarı ile de Dogmatik eğitim sayesinde beyin çalışması dumura uğratılmış, şartlanmış İmam Hatip mezunlarını devlet görevlerine tayin ederek, gençlerin İmam Hatip okulları ve benzerlerini cazip bulmaya teşvik etmişlerdir.

Bu yukarıda saydıklarım, tarikatçı ve Arapçı mihrakların tarihi tecrübelerine dayanarak ve Emperyalizm ile işbirliği yaparak planlayıp, yürürlüğe koydukları planın bazı gözümüze çarpan yanlarıdır. Gençlerimizin akılcı bir eğitim almasını önlemek ve onları şartlandırmak için uyguladıkları yöntemler, hem ana planda ve hem de detayda inanılmaz bir kapsamdadır. Bugünlere geldiğimizde, maalesef başarılı olmuşlardır. Etrafta okullu bir cahiller ordusu işsiz güçsüz, parasız dolaşmaktadır. Bunlar hem Laiklik, hem Cumhuriyet, hem Demokrasi, hem insan hakları ( Bu lafı da hiç sevmiyorum, sanki insan diğer canlılardan daha önemliymiş gibi bir intiba veriyor. Ama insan hakları yerine canlı hakları desem, acaba meramımı ifade edebilirmiyim ) konularında potansiyel tehlikedir. Ancak irtica da tam bunu yapmak istemiştir.

Geleceğin çok zor koşullarını omuzlayacak insanlar bu eğitim düzeyinde yetişmiş insanlar olamazlar. Gelecek için eğitim sistemimizi tümüyle değiştirmek zorundayız. Ama bu kadar bozulmuş bir eğitimin birkaç yıl içinde düzeltilmesi beklenemez.

Nasıl düzeltileceğini anlatmadan önce gelecek nasıl bir eğitim istiyor ona bakalım.

16 Haziran 2008 Pazartesi

Türkiye analizleri 3 9

12. Sanayileşme

Devlet sanayiden elini eteğini çekmiştir ki bu çok yanlış olmuştur. Türkiye’nin geleceği ve daha genel planda dünyanın geleceği kişilerin kişisel çıkarlarının nasıl gelişeceğine bırakılamaz. Toplumun menfaatleri yönünde de gelişebilmesi için devletin öncü ve yönlendirici rolünü bırakmaması gerekir.

Denilebilinir ki toplum kendi menfaatlerini bilemiyor, yatırımları yönlendiremiyor mu? Bunu normal bir toplum yapabilir. Normal bir toplum demek başka unsurlarında yanında eğitilmiş toplum demektir. Şu anda Türk toplumu eğitilmiş bir toplum yani normal bir toplum değildir. İşleri toplumun kendine bırakıp devletin aradan çekilebilmesi için, önce toplumu eğitmek gerekir. Bunun için de eğitimi verecekleri yani öğretmenleri önce iyi bir eğitmek gerekir. Bu iş en az 3 – 4 nesil sürecek bir iştir. Bir taraftan da dinci kesim ve onun peşine takılmış bilinçsiz bir kalabalık doğru eğitimin yapılmasını önlemek için elinden geleni yapmaktadır. Bu durumda devletin öncü rolü küçümsenemez ve vazgeçilemez.

Konu buraya geldiğinde şunu da söylemeden geçmek mümkün değildir. Emperyalizm ve onun işbirlikçisi dini kesimler, son zamanlar da sanki fertler ( kişiler ), toplum ve devlet birbirine karşı öğelermiş gibi bir propaganda içine girmişlerdir. Kişi hak ve özgürlükleri, sivil toplum kuruluşları, devletin sanayiden el çekmesi vs… bu böl ve yönet politikasının birer parçasıdır. Tabii ki ceberut bir devlet karşısında kişilik halkları korunmalıdır. Tabii ki gönüllü kuruluşlar yönetimin yükünün bir kısmını üzerlerine almalıdırlar. Ama bu demek değildir ki devlet düşmanımızdır. Veya devlet hakları gasp etmiştir de biz onları kopara kopara alıyoruz. Devlet bizim devletimizidir. Devlet en gelişmiş sivil toplum örgütüdür. İnsanlar ortak menfaatlerini korumak için devlet çatısı altında birleşirler. Bugün devlet hakkında yapılan bütün negatif propagandaların amacı devleti yani onun somut kurumlarını çökertmek, zayıflatmak ve böylece meydanı boş bulabilmek içindir.

Devlet sanayiden elini çekemez. Devlet sanayiden elini çekti demek, bütün sanayileşme gücü zenginlere yani kapitalistlere kaldı demektir ki, böyle bir devlette bırakın sanayinin yönlenmesini ne işsizliğe çare bulunabilinir ve ne de kaynakların adil dağılımı sağlanabilinir. Herkesin baştan kabul etmesi gereken husus devletin biz bireyleri, biz fakir bireyleri, biz zayıf bireyleri temsil ettiği ve bizim en üst organımız olduğudur. Sanayileşme ve sanayi devletin elinde bir araçtır. Devlet onu kullanarak, halkın genel menfaatlerine uygun değişiklikleri yapar. Türkiye için devletin yapması gereken değişikliklerin en önemlilerinden biri de Güney Doğu Anadolu nüfus yapısının değiştirilmesidir.

Bu ne demek? İnsanları zor ile oradan buraya göç mü ettireceğiz? Yeniden teçhir politikası mı uygulanacak? Tabii ki hayır. Bütün Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının ülke sınırları içinde serbestçe seyahat etme ve yerleşme hakkı var ve bu hak hep olmalıdır. Güney Doğu ve Doğuda oturan Kürt kökenli vatandaşlarımız, istedikleri gibi Batıya veya Ege’ye giderek orada yerleşiyor ve iş sahibi oluyorlar. Bunun muadili olarak Kürt kökenli olmayan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları neden Doğuya giderek orada iş tutamıyorlar. Bunun iki temel nedeni var. Birincisi, Güney Doğu Anadolu’da ve Doğu Anadolu’daki ırkçı terör ve onun uzantılarıdır. Ama bir diğer neden de o topraklar hakikaten yaşanmak istenecek yerler değildirler. Aslında bu topraklar yani yukarı Mezopotamya, insanların ilk yerleşik düzene geçebildikleri yerdir. Yani bu topraklar geçmişin cennetidir. Tekrar bu hale getirilebilinir.

Devlet sanayileşmeye tekrar el attığında ilk yapması gereken eylemlerin başında, yukarıda anlatılan politikaya uygun olarak, Doğu ve Güney Doğu bölgesini sanayileştirmesi olmalıdır. Bu sanayileşme ve nüfus yapısı değişimi 25 yıl sürecekse sürecektir. Önemli olan Anadolu’yu bir daha ırkçı terörün eline vermemektir. Emperyalistler, Türkiye’yi bölmekten vazgeçerek, ellerini ülkemizden çekmelidirler. Sanayileşme işte bu geleceğin anahtarıdır.

Bir diğer önemli nokta sanayileşme de önceliğin gıda sektörüne verilmesidir. Tarımın bütün üretimi sanayi ürünü haline getirilmelidir. Ama bunun için hiçbir katkı kullanılmamalıdır. Gıdaların en uzun dayanacak ama doğal hallerine en yakın olacak şekilde hazırlanması gerekir.

Güney Doğu Anadolu’da GAP projesi ile Sanayileşme el ele ve çok planlı bir şekilde gitmek zorundadır. Doğru planlanmış, sürekli denetlenen, araştırma ve geliştirme ile teçhiz edilmiş bir GAP projesi sadece Türkiye’nin değil, tüm komşularının da kurtuluşuna sebep olabilecek bir olanaktır.

Şimdi bakın. İşin püf noktası şudur. Türkiye Cumhuriyeti bir kavram değişikliği yapacaktır. Artık amaç sanayileşerek, dış satımı arttırıp zenginleşmek değildir. Sanayileşecek ve bu sanayi ürünleri ile kendi halkını geleceğin zorluklarına karşı müdafaa edecek hale gelecektir. Sonra çevresinde ki komşu ülkelerden başlayarak ihtiyacı olanlara yetişebildiği kadar yetişmeye çalışacaktır. Bunu para kazanmak için değil, yardım etmek için yapacaktır.

Ama şimdi duyuyorum. Birileri aaaa… Adam iyice zırvaladı, bu iktisat kurallarına aykırı diyor. Nedir bu iktisadın el değmez kuralları. Bu konuya ileride tekrar döneceğim. Ama sırası gelmişken şunu söylemeden geçmek mümkün değildir. Tabii iktisadın bazı kuralları vardır. Ama bu kurallar hangi değişkenler içinde geçerlidir. Siz bugüne kadar geleceği ekonomik olarak tahmin edebilen bir ekonomiste veya ekonomi kuruluna rastladınız mı? Ekonomi o kadar çok bilinmeyenli bir denklem ki, onu çözmek daha kimsenin harcı değil. Belki gelecekte, bilgisayarlar daha da geliştikten sonra, ekonomik ön görüler yapmak veya doğruya daha yakın sonuçlara varmak mümkün olur. Onun için ekonomide kesin bir şekilde şu doğrudur, şu yanlıştır falan demeyi bir tarafa bırakmak gerekir. Biz hepimiz, yetiştirildiğimiz çerçeve içinde düşünüyoruz. Para kazanma hırsı nerede ise kromozomlarımıza işlemiş, ama toplumu toplum yapan esas unsur yardımlaşmadır. Yardımlaşma güveni doğurur. Her işin altında kişisel menfaat var mı yok mu diye bakmak ise toplumu ayrıştırır. Güven hissini yok eder. İnsanların tek güvencesi haline para gelir. Ama aslen güven sadece yardımlaşma ile kurulup, devam ettirilebilinir. Para bir güvence değildir. Hele gelecekte tek geçerli dayanak yardımlaşma olacaktır.

Para nedir ki. İnsan yaşıyorsa, doyuyorsa, ısınıyorsa, mutlu ve umutlu ise iş bitmiştir. Paranın kalanını ne yapacaktır. Ben bankaya biraz daha fazla para koyayım da kendimi daha bir garantiye alayım. Çok merak ediyorum kim kendini ve gelecek nesillerini garanti altına almıştır. Nerede Nizamülmülk ailesi, nerede Sokullular, Cengiz’in torunları… Bütün eski Harunların torunları bugün hala Harun gibi yaşamaya devam mı ediyorlar?

Devletin sanayileşmedeki görevlerine geri dönersek, Devlet araştırma ve geliştirme yapmak zorundadır. Eğer devlet sanayi ile uğraşmaz ise, nasıl geliştirme yapabilir. Ama geleceğin dünyasında hayatımızın daha yaşanabilir olması için pek çok yeni buluşa ihtiyaç olacaktır. Birinci gelişme silahlarda olmalıdır. Ülke gelecekte bir yandan çevresine yardım ederken, bir yandan da kendini çok farklı tehlikelere karşı korumak zorunda kalacaktır. İkinci gelişme enerjide olmalıdır. Nasıl daha ucuz, daha bol bulunulabilinen, nasıl çevreyi kirletmeyen enerji bulabilirim diye uğraşılmalıdır. Üçüncü gelişme ziraat ve tohumlarla ilgili yapılmalıdır. Arkadan elektronik sanayi vs gelir. Devletin bir görevi de ağır sanayi yatırımları yapmaktır. Biz demir çelik sanayi gibi yatırımları özel sektör gelip yapsın, o yapmaz ise dışardan birileri gelip yapsın diye mi bekleyeceğiz.

Yalnız kimse yanlış anlamasın. Özel sektör demir çelik yatırımları yapmasın demiyorum. Kim ne yatırımı yapmak istiyorsa yapsın diyorum. Yatırımı kim yaparsa yapsın, ama yapılan yatırım her açıdan çok iyi denetlenmelidir. Burada özel sektörü, sağmal inek gibi düşünmemek gerekir. Özel sektörün vereceği vergi kadar ve hatta ondan daha önemli olarak, vereceği hizmetin kalitesi, çalıştıracağı insan sayısı, ülkenin hangi açığını kapadığı gibi meseleler öne çıkmaktadır. Özel sektör deyince iç veya dış olarak ayırmıyorum. İçeride, dışarıda kim yatırım yapmak istiyorsa gelir yapar.

Hizmet sektöründe istihdam, tam bir istihdam değildir. İnsanların birbirlerine hizmet edeceklerine üretimde çalışması tercih edilmelidir. Bu açıdan bakıldığında sanayi ve tarım sektörü nüfusun büyük bir bölümünü üretken yaparken, hizmet sektörü de ülkenin yönetimini mümkün olan en ufak sayıda insanı çalıştırarak gerçekleştirmelidir. Burada amaç mümkün olan en büyük sayıda insanı üretken hale getirmektir. Herkesin işi olmalıdır. Kadın erkek ayrımı yapmadan herkes çalışmalıdır.

Herkes, hiçbir ayrıma tabi olmaksızın çalışmalıdır. Evde sadece belli bir yaşın üzerindekiler, artık çalışma hayatlarını bitirdikleri için oturabilirler. Onlar bile ister çalışır, ister çalışmazlar ama yine de ellerinden geldiğince faydalı işler yapmaya bakarlar. Belli bir yaşın altındakiler ise, eğitimde olacaklarından onların görevi geleceğe hazırlanmaktır. Bu eğitimde olan kesim üretimi büyüklerinden devir almaya hazırlanan kesimdir.

Çalışabilir nüfusun büyük bir oranı sanayide çalışacağından, sanayi bu nüfusu çalıştırabilecek tarz da organize edilmelidir. Üretimin maliyetinde işçilerin ücret ve diğer haklarının maliyeti arttırdığı söylemi külliyen yalandır. Üretim yaşamak içindir, üretenler yaşayamıyorsa bu üretim kimin içindir. Maliyet girdileri içinde işçi ücretleri hiçbir şey tutmaz. Enerjinin maliyeti, kullanılan teknoloji, kayıp zamanlar, alınan ham maddenin fiyatı, alınan kredilerin maliyeti, çalınan paralar, dışarıya kaptırılan paralar, suiistimaller vs… ama kimse bunlara bakmaz da çalışanların parasına bakar. Bizler de bu abukluğu doğal bir olaymış gibi karşılarız. Karşılarız çünkü öyle şartlanmışızdır. Bence bu kadar anormal şeyleri kabul ediyorsak, dönüp tüm inançlarımızı sorgulamamız gerekir.

Tarım, Sanayi, Geçim indeksi, istihdam bunlar tek başlarına düşünülecek şeyler değildirler. Birbirinden ayrılamaz. Bunlar hep beraber düşünülmeli, planlanmalı ve hayata geçirilmelidirler.

10 Haziran 2008 Salı

Türkiye analizleri 3 8

11.Taşıma

Geleceğin dünyasının en önemli konularından biri taşımacılığın nasıl yapılacağıdır. Taşımacılıkta kullanılan enerji fosil yakıt kökenli enerji olmamalıdır ve olmayacaktır. Enerji olarak elektrik enerjisi, güneş enerjisi, hidrojen ve benzedi enerji kaynakları kullanılacaktır. Dünya krizin içine tam girmeden halledilmesi gereken konulardan biri de budur. Bu nedenle bu konu devletin el atması gereken ve ancak devletin gücü ile başa çıkılabilecek bir konudur.

Taşımacılıkta kullanılan yakıt her durumda ucuz, bol bulunabilinen ve çevreye hiçbir zarar üretmeyen yakıt olmalıdır. Taşımacılığın hızı ve külfeti, yukarda sayılanların yanında önemli faktörler olarak görülmemelidir. Tabii ki hızlı taşımacılık tercih edilir ama çevre kirliliğine rağmen değil. Kolay taşımacılık tercih edilir ama çevre kirliliğine rağmen değil.

İlk yapılacak işlerden biri karayolu taşımacılığı yerine demiryolu ve denizyolu taşımacılığına geçmektir. TIR’lar karayolunu kullanmak yerine gidecekleri en yakın yerlere kadar RO-RO gemileri veya RO-RO trenleri ile gitmelidirler. Karayolları bomboş, nerede ise kırk yılda bir araç geçer hale gelmelidir. Etrafı bu kadar denizlerle çevrili bir ülke olarak, deniz taşımacılığından yeteri kadar faydalanmıyoruz. Son yıllarda gemi yapımı ülkemizde çok gelişti. Buna dayanarak ihtiyacımız olan her tip geminin ülkemizde yapılabilinecektir. Ve bu önemli bir avantajdır.

Kent içinde kişisel otolarla yapılan taşımacılığa behemehal son vermek gerekir. Herkes işine, arkadaşına ve eğlenceye toplu taşıtlar ile gitmelidir. Belli bölgelere taşıt girişi yasaklanmalı, insanların 2–3 Km lik yolları yürümesi ön görülmelidir. Ayrıca kent içi ulaşım aracı olarak bisikletlerin kullanımı teşvik edilmelidir. Öyle bir tüketim alışkanlığına sürüklenmişiz ki, kentlere bakıyorsun, bir araba bir kişi, bir araba iki kişi. Bu israftır. Buna müsaade edilemez.

Toplu taşıma araçlarını bazılarımız ter kokusuna dayanamadıklarından kullanamıyorlarmış. Arkadaşlar, eğer toplu taşıt araçları ter kokusu varsa bunun baş müsebbiplerinden biri işlerine tek başına gidenlerdir. Kimse ülke kaynaklarını böyle harcama hakkına sahip değildir. Ve kimse ne oluyor para benim param, paramı ödüyorum ya diyemez. İmkân ve kaynaklar herkesindir ve bunun parasal ölçüsü yoktur.

Herkes şunu dikkate almak zorundadır. Fosil yakıt kullanarak, Arap şeyhlerine ve Emperyalistlere verdiğimiz paraların hattı hesabı yoktur. Bunlara ödediğimiz paralarla her sene o kadar çok alt yapı yatırımı yapabiliriz ki, herkesin hayatı daha kolaylaşabilir.

Burada bir konuya daha açıklık getirmek gerekir. Ben kişilerin araba sahibi olmalarına ve ihtiyaç halinde arabalarını kullanmalarına karşı değilim. Söz konusu olan arabanın mülkiyeti değil, arabanın kullanımı ve hele lüks kullanımıdır. İnsanlar ihtiyaçları durumunda kendi otolarını kullanabilmelidirler. Bu ihtiyacın içine psikolojik ihtiyaçları da girer. Ama alışkanlık olarak, rutin olarak kullanmamalıdırlar. Yani kendi arabalarını kullanmadan yapabilecek işleri, kendi arabaları dışında kalan yollarla yapmalıdırlar.

Trenlerin hepsi elektrik ile çalışabilir hale getirilebilinir. Bugünkü teknolojik ilerleme artık bizi fosil yakıtlara muhtaç olmaktan çoktan kurtarmıştır. Sorun, Arap şeyhlerinin ve Emperyalistlerin yeni ve temiz kaynakları kullanmamıza müsaade etmeyerek, bizi soymaya devam etmeleridir. Bile bile niye soyulalım ki, biran önce hidrojen kullanan veya güneş pili ile çalışan taşıtlarımızı yapalım ve petrol yakan araçların poposuna da tekmeyi basalım…

Taşımacılık bir devlet politikası olarak ele alınır ve doğru işler yapılırsa, yukarıda özetlenmeye çalışılan hedeflere çok kısa bir süre içinde varılabilinir. İş yine dönüp, dolaşıp iktidarın kimin iktidarı olduğu sorununa gelip dayanıyor.

3 Haziran 2008 Salı

Türkiye analizleri 3 7

10. Tasarruf

Alıştırdılar dostlarım alıştırdılar. Emperyalistler bizi Amerikan tipi hayata yani tüketime alıştırdılar. Ama bir düşünelim neyi tüketiyoruz. Her tükettiğimiz, gelecek nesillerin yaşama hakkıdır. Vakit geçirmeden biran önce tasarrufa dönme vakti gelmiş, geçmektedir.

Alışkanlıklarımızı değiştirmeye şimdiden başlamalıyız ki, yokluk geldiğinde uyum zorluğu çekmeyelim. Kimse bugünden yarına tutumlu olmaya alışamaz. Biz bilinçli çabalarımıza bugün başlarsak, bu atmosferde yetişecek olan evlatlarımız ve belki torunlarımız, ihtiyaçları kadarını kullanmayı öğrenebilirler.

Aslında biz Türkler geçmişte bolluk değil yokluk içinde yaşıyorduk. Ama son 50 sene içinde, bizi tüketime ve lüks tüketime alıştırmak için elden gelen yapıldı. Tarihte, Türkler, bozkırda ve çölde yaşayan insanlar olarak çok dayanıklı, gereği kadarını kullanan, mütevazı insanlardı. Ancak, siyasi birlikler kurup, yerleşikleri sömürmeye başlayınca, ak budun ( Bey aileleri ) bir anda lüks tüketime dönebiliyordu. Buna karşı kara budun ( halk ) daima yeteri kadarını kullanan insanlar olmuşlardı. Ben güç sahibi olanların hemen lükse sapmasını, çöl koşullarında yaşayan insanların fırsat bulduklarında lüksü de denemek istemelerinde buluyorum. Bu hep yarı aç yarı tok yaşayan insanların, bol yemek bulduğunda saldırması gibi bir durumdur. Ama Türkler, yine tarihte, lüks içinde yaşarken, gerektiği anda kolayca mütevazı veya “ bir lokma, bir hırka “ yaşamına geçebilmişlerdir. Bunu örnekleri çoktur.

Yönetici veya zengin sınıfların lükse olan düşkünlüğü sadece Türklere mahsus bir husus da değildir. Bütün topluluklarda bu eğilim vardır. Bunun temel müsebbibi de bencillik ve bireysel yaşamı körükleyen dinlerdir. Toplumsal bir çevre içinde yetişen ve yardımlaşma ile paylaşmayı gören insanların bu lüks düşkünlüğüne düşmeyecekleri bellidir. Avrupa veya diğer yerlerdeki tüm krallar, zenginler ve piskoposlar, geçmişte ve hatta bugün bile, lüks düşkünüdürler.

Tüketim alışkanlıklarını değiştirmeye yani tasarrufa nereden başlamak gerekir? Herkes başlayabileceği yerden başlamalıdır. İlk yapılabileceklerden, yani herkesin gücünün yettiğinden başlanmalıdır. Sadece tasarrufa alışmak için değil ama her yeni alışkanlığı elde etmek için yol bellidir. İnsanın ne yapacağına beyni karar verir. Bu nedenle aklı bu işe yatırmak gerekir. Bunun için de konu sık sık düşünülerek, beyin bu yeni fikre alıştırılmalıdır. Yani önce beyin eğitilmelidir. Yapılmak istenen düşünüldükçe ve bunun adımları yavaş yavaş ama defalarca gözden geçirilince, hem akıl ne yapacağını bulur ve hem de nasıl yapacağını bulur.

Nereden tasarruf yapayım diye düşünülecek. Bu yapılan tasarruf yeterli mi diye düşünülecek. Herkes kendine göre bir yol bulacak. Tasarruf yapmanın gayesi sadece gelecekte iyice kıtlaşacak olan kaynakları korumak için değil aynı zamanda insanın psikolojisini de korumak için gereklidir. İnsan mutlu olmadan yaşayamaz. Mutlu olabilmesi için de alışkanlıkları ile yaşantısının örtüşmesi gerekir. İnsanlar birden bire varlıktan yokluğa düşerlerse yaşama sevinçlerini de kaybederler. Ama bizi gelecekte ayakta tutabilecek esas güç yaşama isteğimizde yatıyor olacaktır. Bu nedenle yokluğa da bir süreç içinde alışılmalıdır. Bu da ciddi bir eğitim demektir. Eğitimin pratiği, tasarruf çabaları ve tüketim alışkanlıklarını değiştirmektir

Psikoloji şunun içinde çok önemlidir. İnsan veya başka bir canlının çocuk yapma kabiliyeti öyle zannedildiği gibi hep olan ve olabilecek olan bir şey değildir. Zaman zaman cinsi organı sertleşmeyen erkekler bunu çok iyi bilirler. Korkum odur ki gelecekte mutlu olamayan ve yaşama sevincini kaybeden insanların hızla çoğalma kabiliyetlerini kaybedecek olmalarıdır. Böylece insan ırkı çok kısa bir süre içinde kâinattan silinip gidecektir.

Bu riske girmemek için insan psikolojisi diri tutulmalıdır. Bunun için de en önemli faktör güven duygusudur. Hemen onun yanından insan alışkanlıklarının bozulmaması gelir. Tüketim alışkanlığı ile zıvanadan çıkarılmış insanların birden kıtlık içine girmesi önlenmelidir. Şimdiden insanlar az ile yaşamaya alıştırılmalıdır.

Su ilk tasarruf edileceklerden biridir. Rezervuarların küçültülmesi, su kaçaklarının giderilmesi, musluk damlamalarının önlenmesi, banyo yaparken, bulaşık ve çamaşır yıkarken mümkün olan en az suyun kullanılması ve hatta yıkanma süresini kısaltması, sağlıklarına dokunmayacak kadar yıkanma aralıklarının açılması sayılacak önlemlerdendir. Sıcak su ile yıkanmak yerine, gittikçe daha ılık su ile yıkanmaya çalışılmalıdır. Su mümkün olan en az enerji ile ısıtılmalı, gereğinden fazla su ısıtılarak enerji sarf edilmemelidir. Temiz olunacaktır ama amaç sadece temizlik değildir. Amaç en az suyu kullanarak temiz olabilmektir. Yani konu bir optimumlar konusudur.

Elektrik enerjisi tasarrufuna da hemen başlanmalıdır. Herkes biliyor ki cihazlar stand by konumunda tutulacağına, kapatılsa, ülkede 1 veya 2 elektrik santralı gereksiz hale gelir. Tasarrufa başlamak bu kadar kolaydır. Gereksiz aydınlatmaların kapatılması, akkor lambalar yerine tasarruflu lambaların kullanılması, çok aydınlıkta değil ama yeteri kadar aydınlıkta yaşanması hep kolayca alınabilecek önlemlerdir. Tasarruflara ufak, kolay şeylerden başlanmalıdır. Ama sürekli yapılmalı, ipin ucu hiç bırakılmamalıdır.

En zor alışılacak şeylerden biri de parada yapılacak tasarruftur yani para harcamalarının kısılmasıdır. Ancak buna da alışmak gerekmektedir. Her konuda az para harcanmalıdır. Evlerdeki biblolar, kristaller, pahalı mobilyalar gibi eşyalardan, onları ne kadar çok seversek sevelim, ağır ağır ayrılmaya başlamak gerekmektedir. Şatafatlı mobilyalar, sürü ile elbise, ayakkabı, markalar niye gereklidir. Giyimin estetik, sade, temiz ve kişiye yakışır olması yeterlidir. Eski bir elbiseyi giymek ayıp değildir, esas ayıp olan insanlar örtünecek bez parçası bulamazken pahalı giysiler giymektir. Ayrıca mümkün olduğu kadar az kumaş harcanan giysiler tercih edilmelidir. Mini etek, bluz hem estetik ve hem de ucuz örtünmelerdir. Şeriat düşkünlerinin topuğa kadar olan örtünmeleri, kat katları, tam bir israf örnekleridir. Ayrıca insanın kişiliğine de hakarettir.

Otomobillerinizi hemen en az yakıt yakan, ufak, fazla hız yapmayan otolar haline çeviriniz. Düşünün ki gelecek de şimdi kullanmakta olduğumuz araçları görenler bizi düşüncesiz ve zevksiz olmakla suçlayacaklardır. Bizim bu garip araçlara binmemize şaşıp şaşıp kalacaklardır. Taşımacılık ve bu konuda yapılması gerekenler ayrı bir konudur ve ayrıca ele alınacaktır.

Yerken içerken, sadece kendi ağız tadımızı düşünmemeliyiz. Sokakta, kırda aç dolaşan hayvanları, dünyanın bir başka yerinde açlıktan ölen insanları çocukları, yaşlıları düşünmek zorundayız. Bir tarafta açlıktan ölen kadidi çıkmış insanlar bir yudum ekmek ararken, diğer bir yerde yemekten yağ tulumuna dönmüş insanların varlığı nasıl kabul edilebilinir. Zaten sağlık açısından zayıf olmak gerekir. Hareket kabiliyeti kazanmak, hastalanmadan yaşayabilmek için zayıf olmak gerekir. Bu günkü dünyanın ortaya koyduğu gibi zayıf olmak sadece bir estetik sorunu değildir. Ondan çok daha önemli olarak önce bir ahlak sorunudur, sonra sağlık sorunudur. Üzerimizdeki bir lokma fazla yağ, başkalarının yenmiş olan bir hakkını ifade eder.

Düşünmek gerekir, şişman olan insanlar, aşırı yemek yiyenler hem dünyanın sınırlı olan kaynaklarını tüketmekte ve hem de diğer canlıların hakkını elinden almaktadır. Sorumluluk duygusuna sahip insanlar, hem kendilerini bu konuda yeniden düzenlerler ve hem de çocuklarının böyle yetişmemesi için gerekli çalışmaları yaparlar. Çocuklarımıza yapılacak iyilik onları yemeye alıştırmak değil yeterinden fazla yememeye alıştırmak olmalıdır. Çocuk zaten karnı acıkınca yer. Ebeveynlerin çocukları yemek için zorlaması gerekmez. Yemek yemeyen çocuk gıdasını bir yolla almış olan çocuktur.

Hepimiz, bir türlü zayıflamaya uğraşmışızdır. Zayıflamaya uğraşıp da başarılı olabilen çok az insan gördüm. Çünkü yöntem yanlıştı. Herkes önce beynini, zayıflamanın ahlaki yönüne alıştırmalıdır. Aşırı yemekle insanlığa ve bütün canlılara zarar verdiğinizi aklımıza sokmalıyız. Beyin bunu anladığında, vücudu zayıflatır. Ülkemizde aşırı beslenen 10 milyon kişi normal beslense, hiç beslenemeyen 30 milyon kişi normal beslenmeye başlar.

Bir diğer konuda yakıt tasarrufu. Gördüğüm ve gittiğim tüm apartmanlarda, evlerin içi 24 – 26 derece sıcaklıkta. İnsanlar pencereleri açıyor, soyunup, nerede ise plajda oturur gibi oturuyorlar. Soruyorum şimdi bu iş mi diye? Ev dediğin kışın en fazla 19 – 20 derece olur. Hele yatak odası rahat uyuyabilmek için 16 – 17 derece olmalıdır. Biraz soğukta yaşamakta hiçbir mahsur yoktur. Olsa olsa biraz fazla giyinilir. Başka yerlerde insanlar soğuktan donarken, aç ve susuz iken, bu kadar aşırı ısınmış evlerde oturmak, “ yapanın yanına kar kalır “ felsefesinin bir sonucudur. İşte liberalizm ve özel sektörün biz insanları nasıl bozduğunun örnekleri.

Benzer şekilde bir araba al git işe. Bir araba al dolaş. Onun yerine insanlar toplu taşıt araçlarını kullansalar ne olur? Kimse biraz bekleyemiyor mu? Kimse 10 – 15 dakika ayakta seyahat edemiyor mu? Toplu taşıt araçları kullanılınca beylikler mi bozuluyor? Toplu taşıtları kullanmak için herkes kendini zorlamalıdır. Yürüyerek gidilebilecek yerlere mutlaka yürüyerek gidilmelidir. Çok yokuş olmayan yerlerde bisiklet kullanılmalıdır. İstanbul Kadıköy’de Bağdat Caddesi ve çevresi bisiklet kullanmaya müsait alanlardır. Çocuklarımızı otomobil kullanmak yerine bisiklet kullanmaya teşvik etmeliyiz. Amerikan filmleri sonucu, otomobil kullanma fikrinin gençlerimizin beyinlerini yıkamasına müsaade etmemeliyiz.

Şunu bir daha tekrar etmek istiyorum: bizim rahatımız ile gelecek nesillerin rahatı ters orantılıdır. Az yiyen, çok yürüyen, doğa ile iç içe olan insanlar diğerlerinden çok daha sağlıklı olurlar. Daha mutlu, daha uzun ve daha konforlu bir yaşam yaşarlar. Konfor yatağına yattığında yediğin yemeklerin ağzına gelmemesi, nefes borusuna kaçmamasıdır. Konfor bir ameliyat masasından bir diğerine koşmamaktır. Konfor bunamadan ölebilmektir.

Konuyu bitirmeden bir de tasarrufun sonuçlarından bahsetmek gerekmektedir. Kişisel veya aile olarak tasarruflarımız bize mutlaka para olarak, birikim olarak dönecektir. Bu birikimlerin ne yapılacağı ayrı bir konudur. Bu konuya ilerde değinilecektir. Ama şimdi, sırası gelmişken ne yapılmaması gerektiğini kısaca özetleyeyim.

Borsa’da oynamayı unutun. Borsa bir kumardır ve oynayanlar eninde sonunda kaybetmeye mahkûmdur. Bankalarda paranızı tutmayın. Çünkü bundan sonra bankalar her an batabilir durumda olacaklardır. Ve bir sabah kalkarsınız, hesaplar üzerinde yapılmış olan işlemler durdurulmuştur. İstanbul’da ev veya başka bir gayrimenkul almayın. İstanbul’da sağlam yıkılmayan bir yerde bile olsanız, öyle bir yıkım ve felaket olacaktır ki İstanbul yaşanmaktan çıkacaktır. Alacağınız gayri menkulleri deprem ve global ısınma riskini hesaba katarak, uygun yerlerde alabilirsiniz. Sırası gelmişken şunu da hatırlatmak isterim. İmkânı olan herkes biran önce İstanbul dışına çıkıp, yaz ve kış orada yaşamaya çalışmalıdır. İstanbul’dan kaçın, fırsat varken kaçın. Sonra çok geç olacak…

Sakın paranızı Dolar veya Euro gibi dövizlere bağlamayın. Dolların başı artık aşağı dönmüştür. Gelecekte dolar iflah etmez. Onun peşine takılacak olan Euro da iflah etmeyecektir.

Bütün yatırım araçlarını böyle sayınca peki yapacak ne kalıyor. Altın gibi taşınabilir ve alım gücü kaybolmayacak olan değerli madenlerle, kolay paraya dönebilecek gayrimenkuller kalıyor. Ama buradan çıkacak asıl ders, tek yatırımın insanın kendi devleti olduğudur. Yaşayabilmek ve tasarruflarımızın bir işe yaraya bilmesi için esas korunması gereken devlet ve onun gücüdür. Bunu hiç unutmayalım…

27 Mayıs 2008 Salı

Türkiye analizleri 3 6



9. Enerji

Gelecekte kuraklık ve iklim değişikliği ile mücadele edilecekse, şimdiden büyük enerji yatırımları yaparak, mümkün olan en gelişmiş enerji ağına sahip olmak gerekecektir. Gelecekte, kuraklık nedeniyle hidro elektrik santraller doğru dürüst çalışamayacaktır. Türkiye’nin doğal gaz transit ülkesi olması hiçbir işine yaramayacaktır. Ne ısınmak ve ne de elektrik için doğal gaz kısa bir süre sonra bulunamaz olacaktır.

Hâlbuki ısınmak için, üretmek için ve esas su temini için şimdikinden kat be kat fazla enerjiye ihtiyaç vardır. Yeterli enerji varsa, deniz suyundan tatlı su temin edilerek, kriz ciddi bir şekilde kontrol altına alınabilinir. Bunun için çalışmalara hemen başlamak gerekir. Bunlardan birincisi nükleer enerjidir. Gelecek iklim değişikliğinde yaşamaya devam edebilecek ülkeler elektrik enerjilerinin büyük bir kısmını nükleer santrallardan sağlayan ülkeler olacaktır. Bu nedenle bir tane değil, bugünkü elektrik ihtiyacının kat be kat fazlasını temin edecek kadar pek çok nükleer enerji santralına ihtiyaç vardır.

Şimdi bu satırları okuyanlardan gelen itiraz seslerini duyuyor gibiyim. Aslında bende nükleer enerjinin çok riskli olduğunu ve bizim gibi yeterli eğitimi ve kültürü olmayan ülkelerde kullanılmaması gerektiğini düşünüyorum. Ancak, bahsettiğim durum, gelecek felaketlere karşı alınan bir ve en ciddi önlemdir. Bütün risklerine karşı, nükleer santralleri yapmak ve çalıştırmak zorundayız. Zaten biz yapsak da yapmasak da etrafımız, herhangi bir kazada bizi etkileyecek nükleer santrallerle dolu. Bize hayrı olmayan santrallerin riskini çekeceğiz de kendimize ait olanları niye çekmeyeceğiz.

Nükleer enerji, doğanın kullandığı ve dolayısı ile doğada en fazla kullanılan enerji tarzıdır. Özetle doğal bir enerjidir. Fosil yakıtları yakmak yerine her türlü doğal enerjiyi kullanmak gerekir ve gerekecektir. Bu meyanda, biran önce güneş enerjisini rantabl bir şekilde elektrik enerjisine dönüştüren aygıt çalışmalarına hız verilerek, kısa süre içinde kendine yeten enerji üreten evler projelerine geçilmelidir. Belli bir süre sonra deprem yönetmeliği benzeri, kendine enerjisi yeten evler yönetmeliği hazırlanarak, her yeni yapının, dış bir enerjiye ihtiyaç duymaksızın kendine yetmesi sağlanmalıdır. Bundan sonra da eski konutlar, belli bir plan dahilinde kendine yeterli hale getirilmelidir.

Diğer her tür doğal enerji kullanma fırsatı değerlendirilmelidir. Rüzgâr santralleri, her hızlı akan suyun üzerine hidro elektrik jeneratörleri, dalga jeneratörleri, akıntı jeneratörleri vs gibi bütün fırsatlar değerlendirilerek, ülkenin mümkün olan bütün enerjileri kontrol altına alınmalıdır. Tarımda hiçbir enerjinin boşa harcanmaması sağlanmalıdır. Tarım öyle planlanmalıdır ki her çiftlik kendi gübresini kendi üretsin ve kendi ürettiği enerji ile dışa bağımlı olmadan hayatiyetini devam ettirebilsin. Tarımda suni gübre ve tarım ilacı kesin kes kullanılmamalıdır. Kullanılan gübre mutlaka doğal gübre olmalıdır. Aynı şekilde kullanılacak tarım ilaçları da arap sabunu, tütün suyu vs gibi doğal ilaçlar olmalıdır.

Bu yazdıklarımı okurken, belki bazılarınız “ bütün bunları kim yapacak, nasıl yapılacak “ diye soruyorsunuzdur. Ama bilin ki bütün bu yazılanlar teknik olarak mümkündür. Organizasyon ve finansman sağlandığında kısa sürede hayata geçirilebilinir. İş ki bunu yapacak bir organizasyon olsun.

Devlet, bizi gelecek tehlikelerden koruyacak olan, uyum içinde yaşamamızı sağlayacak, zor günlerimizde dayanışmamızı sağlayıp, muhtaçlara yardım edecek bir organizasyondur. Kendilerini birbirlerine yakın hisseden insanlar bir araya gelerek, kendi devletlerini kurarlar. Bizim devletimiz ise ceplerini doldurmak isteyen, emperyalizm hizmetinde insanlarca işkâl edilmiş bir devlettir. Böyle bir ortamda yaşadığınız için, bu yazılanlar size imkânsız görülüyor. Ama mümkündür. Bunların hepsini yapmak ve krize hazırlıklı girmek mümkündür. Bunun için ilk yapılacak olan iktidarı ele geçirecek şekilde organize olmak ve sonra iktidarı ele geçirerek, halkın yararına hızla çalışan bir devlet kurmaktır.

Enerjinin de su gibi gereksiz tüketimine kesinlikle müsaade edilmemelidir. Boşa giden dirhem enerji olmamalıdır. Zaten tasarruf, alnız su ve enerjide değil her konuda sonuna kadar tasarruf önümüzdeki dönemin şiarıdır. Ama bu bile başlı başına bir iştir. Ve ilerideki bir analizin tek başına konusudur.

Enerji konusunu kapatmadan, az sonra “ taşıma “ konusunda ele alınacak olmasına rağmen, enerjiyi de ilgilendirdiğinden burada motorlu kara taşıtı ve benzerlerinden bahsetmek gerekecektir. En yakın gelecekte, benzinli, doğal gazlı ve mazotlu araçlar tarihe karışacaklardır. Bu nedenle Türkiye’de böyle pıtrak gibi eski tip motorlu taşıt yapımı artmıştır. Bu fabrikalar birden bire ve çok kısa bir süre içinde kapanacak ve çalışan insanlar işsiz kalacaklardır. Ayrıca oto ihracatı da biteceğinden, mevcut ve üretilmek zorunda olanlar elimizde patlayacaktır. Bu nedenle biran önce elektrikli veya başka bir yakıtla çalışan ( Petrol ürünü dışı bir yakıt ) araçların yapımına hız verilmelidir. Mevcut araç fabrikaları buna uygun değiştirilmelidir. Kısa bir süre sonra petrol ürünü ile çalışan araçlara müsaade edilmeme zorunluluğu ortaya çıkacaktır. Bu önlem de bundan önce sayılanlar gibi acil ve ilk ele alınacak konulardan biridir.

Yazı daha devam etmeden buraya kadar anlatılanlar bile, bizlerin alıştığı ve hep öyle olmuş ve olacak sandığı yaşamın bittiğini göstermektedir. Hiç alışık olmadığımız ve bize iyice yabancı bir hayat yakında başlayacaktır. Bu nedenle tüm alışkanlıklarımız, değer yargılarımız, kurumlarımız, kısacası yirminci asrı yirminci asır yapan her ey değişmektedir. Buna adapte olmak isteyenler önce kafa yapılarını değiştirmek zorundadırlar. Eğer bu yazılanları bir hikâye gibi okuyorsanız, çekilecek çok acınız var demektir. Yapılacak olan, bu kaçınılmaz değişimin üzerinde düşünerek, beyni yeni duruma adapte etmektir. Bir kere beyin adapte olursa, o gerekli önlemleri almaya sizi mecbur eder.