3 Haziran 2008 Salı

Türkiye analizleri 3 7

10. Tasarruf

Alıştırdılar dostlarım alıştırdılar. Emperyalistler bizi Amerikan tipi hayata yani tüketime alıştırdılar. Ama bir düşünelim neyi tüketiyoruz. Her tükettiğimiz, gelecek nesillerin yaşama hakkıdır. Vakit geçirmeden biran önce tasarrufa dönme vakti gelmiş, geçmektedir.

Alışkanlıklarımızı değiştirmeye şimdiden başlamalıyız ki, yokluk geldiğinde uyum zorluğu çekmeyelim. Kimse bugünden yarına tutumlu olmaya alışamaz. Biz bilinçli çabalarımıza bugün başlarsak, bu atmosferde yetişecek olan evlatlarımız ve belki torunlarımız, ihtiyaçları kadarını kullanmayı öğrenebilirler.

Aslında biz Türkler geçmişte bolluk değil yokluk içinde yaşıyorduk. Ama son 50 sene içinde, bizi tüketime ve lüks tüketime alıştırmak için elden gelen yapıldı. Tarihte, Türkler, bozkırda ve çölde yaşayan insanlar olarak çok dayanıklı, gereği kadarını kullanan, mütevazı insanlardı. Ancak, siyasi birlikler kurup, yerleşikleri sömürmeye başlayınca, ak budun ( Bey aileleri ) bir anda lüks tüketime dönebiliyordu. Buna karşı kara budun ( halk ) daima yeteri kadarını kullanan insanlar olmuşlardı. Ben güç sahibi olanların hemen lükse sapmasını, çöl koşullarında yaşayan insanların fırsat bulduklarında lüksü de denemek istemelerinde buluyorum. Bu hep yarı aç yarı tok yaşayan insanların, bol yemek bulduğunda saldırması gibi bir durumdur. Ama Türkler, yine tarihte, lüks içinde yaşarken, gerektiği anda kolayca mütevazı veya “ bir lokma, bir hırka “ yaşamına geçebilmişlerdir. Bunu örnekleri çoktur.

Yönetici veya zengin sınıfların lükse olan düşkünlüğü sadece Türklere mahsus bir husus da değildir. Bütün topluluklarda bu eğilim vardır. Bunun temel müsebbibi de bencillik ve bireysel yaşamı körükleyen dinlerdir. Toplumsal bir çevre içinde yetişen ve yardımlaşma ile paylaşmayı gören insanların bu lüks düşkünlüğüne düşmeyecekleri bellidir. Avrupa veya diğer yerlerdeki tüm krallar, zenginler ve piskoposlar, geçmişte ve hatta bugün bile, lüks düşkünüdürler.

Tüketim alışkanlıklarını değiştirmeye yani tasarrufa nereden başlamak gerekir? Herkes başlayabileceği yerden başlamalıdır. İlk yapılabileceklerden, yani herkesin gücünün yettiğinden başlanmalıdır. Sadece tasarrufa alışmak için değil ama her yeni alışkanlığı elde etmek için yol bellidir. İnsanın ne yapacağına beyni karar verir. Bu nedenle aklı bu işe yatırmak gerekir. Bunun için de konu sık sık düşünülerek, beyin bu yeni fikre alıştırılmalıdır. Yani önce beyin eğitilmelidir. Yapılmak istenen düşünüldükçe ve bunun adımları yavaş yavaş ama defalarca gözden geçirilince, hem akıl ne yapacağını bulur ve hem de nasıl yapacağını bulur.

Nereden tasarruf yapayım diye düşünülecek. Bu yapılan tasarruf yeterli mi diye düşünülecek. Herkes kendine göre bir yol bulacak. Tasarruf yapmanın gayesi sadece gelecekte iyice kıtlaşacak olan kaynakları korumak için değil aynı zamanda insanın psikolojisini de korumak için gereklidir. İnsan mutlu olmadan yaşayamaz. Mutlu olabilmesi için de alışkanlıkları ile yaşantısının örtüşmesi gerekir. İnsanlar birden bire varlıktan yokluğa düşerlerse yaşama sevinçlerini de kaybederler. Ama bizi gelecekte ayakta tutabilecek esas güç yaşama isteğimizde yatıyor olacaktır. Bu nedenle yokluğa da bir süreç içinde alışılmalıdır. Bu da ciddi bir eğitim demektir. Eğitimin pratiği, tasarruf çabaları ve tüketim alışkanlıklarını değiştirmektir

Psikoloji şunun içinde çok önemlidir. İnsan veya başka bir canlının çocuk yapma kabiliyeti öyle zannedildiği gibi hep olan ve olabilecek olan bir şey değildir. Zaman zaman cinsi organı sertleşmeyen erkekler bunu çok iyi bilirler. Korkum odur ki gelecekte mutlu olamayan ve yaşama sevincini kaybeden insanların hızla çoğalma kabiliyetlerini kaybedecek olmalarıdır. Böylece insan ırkı çok kısa bir süre içinde kâinattan silinip gidecektir.

Bu riske girmemek için insan psikolojisi diri tutulmalıdır. Bunun için de en önemli faktör güven duygusudur. Hemen onun yanından insan alışkanlıklarının bozulmaması gelir. Tüketim alışkanlığı ile zıvanadan çıkarılmış insanların birden kıtlık içine girmesi önlenmelidir. Şimdiden insanlar az ile yaşamaya alıştırılmalıdır.

Su ilk tasarruf edileceklerden biridir. Rezervuarların küçültülmesi, su kaçaklarının giderilmesi, musluk damlamalarının önlenmesi, banyo yaparken, bulaşık ve çamaşır yıkarken mümkün olan en az suyun kullanılması ve hatta yıkanma süresini kısaltması, sağlıklarına dokunmayacak kadar yıkanma aralıklarının açılması sayılacak önlemlerdendir. Sıcak su ile yıkanmak yerine, gittikçe daha ılık su ile yıkanmaya çalışılmalıdır. Su mümkün olan en az enerji ile ısıtılmalı, gereğinden fazla su ısıtılarak enerji sarf edilmemelidir. Temiz olunacaktır ama amaç sadece temizlik değildir. Amaç en az suyu kullanarak temiz olabilmektir. Yani konu bir optimumlar konusudur.

Elektrik enerjisi tasarrufuna da hemen başlanmalıdır. Herkes biliyor ki cihazlar stand by konumunda tutulacağına, kapatılsa, ülkede 1 veya 2 elektrik santralı gereksiz hale gelir. Tasarrufa başlamak bu kadar kolaydır. Gereksiz aydınlatmaların kapatılması, akkor lambalar yerine tasarruflu lambaların kullanılması, çok aydınlıkta değil ama yeteri kadar aydınlıkta yaşanması hep kolayca alınabilecek önlemlerdir. Tasarruflara ufak, kolay şeylerden başlanmalıdır. Ama sürekli yapılmalı, ipin ucu hiç bırakılmamalıdır.

En zor alışılacak şeylerden biri de parada yapılacak tasarruftur yani para harcamalarının kısılmasıdır. Ancak buna da alışmak gerekmektedir. Her konuda az para harcanmalıdır. Evlerdeki biblolar, kristaller, pahalı mobilyalar gibi eşyalardan, onları ne kadar çok seversek sevelim, ağır ağır ayrılmaya başlamak gerekmektedir. Şatafatlı mobilyalar, sürü ile elbise, ayakkabı, markalar niye gereklidir. Giyimin estetik, sade, temiz ve kişiye yakışır olması yeterlidir. Eski bir elbiseyi giymek ayıp değildir, esas ayıp olan insanlar örtünecek bez parçası bulamazken pahalı giysiler giymektir. Ayrıca mümkün olduğu kadar az kumaş harcanan giysiler tercih edilmelidir. Mini etek, bluz hem estetik ve hem de ucuz örtünmelerdir. Şeriat düşkünlerinin topuğa kadar olan örtünmeleri, kat katları, tam bir israf örnekleridir. Ayrıca insanın kişiliğine de hakarettir.

Otomobillerinizi hemen en az yakıt yakan, ufak, fazla hız yapmayan otolar haline çeviriniz. Düşünün ki gelecek de şimdi kullanmakta olduğumuz araçları görenler bizi düşüncesiz ve zevksiz olmakla suçlayacaklardır. Bizim bu garip araçlara binmemize şaşıp şaşıp kalacaklardır. Taşımacılık ve bu konuda yapılması gerekenler ayrı bir konudur ve ayrıca ele alınacaktır.

Yerken içerken, sadece kendi ağız tadımızı düşünmemeliyiz. Sokakta, kırda aç dolaşan hayvanları, dünyanın bir başka yerinde açlıktan ölen insanları çocukları, yaşlıları düşünmek zorundayız. Bir tarafta açlıktan ölen kadidi çıkmış insanlar bir yudum ekmek ararken, diğer bir yerde yemekten yağ tulumuna dönmüş insanların varlığı nasıl kabul edilebilinir. Zaten sağlık açısından zayıf olmak gerekir. Hareket kabiliyeti kazanmak, hastalanmadan yaşayabilmek için zayıf olmak gerekir. Bu günkü dünyanın ortaya koyduğu gibi zayıf olmak sadece bir estetik sorunu değildir. Ondan çok daha önemli olarak önce bir ahlak sorunudur, sonra sağlık sorunudur. Üzerimizdeki bir lokma fazla yağ, başkalarının yenmiş olan bir hakkını ifade eder.

Düşünmek gerekir, şişman olan insanlar, aşırı yemek yiyenler hem dünyanın sınırlı olan kaynaklarını tüketmekte ve hem de diğer canlıların hakkını elinden almaktadır. Sorumluluk duygusuna sahip insanlar, hem kendilerini bu konuda yeniden düzenlerler ve hem de çocuklarının böyle yetişmemesi için gerekli çalışmaları yaparlar. Çocuklarımıza yapılacak iyilik onları yemeye alıştırmak değil yeterinden fazla yememeye alıştırmak olmalıdır. Çocuk zaten karnı acıkınca yer. Ebeveynlerin çocukları yemek için zorlaması gerekmez. Yemek yemeyen çocuk gıdasını bir yolla almış olan çocuktur.

Hepimiz, bir türlü zayıflamaya uğraşmışızdır. Zayıflamaya uğraşıp da başarılı olabilen çok az insan gördüm. Çünkü yöntem yanlıştı. Herkes önce beynini, zayıflamanın ahlaki yönüne alıştırmalıdır. Aşırı yemekle insanlığa ve bütün canlılara zarar verdiğinizi aklımıza sokmalıyız. Beyin bunu anladığında, vücudu zayıflatır. Ülkemizde aşırı beslenen 10 milyon kişi normal beslense, hiç beslenemeyen 30 milyon kişi normal beslenmeye başlar.

Bir diğer konuda yakıt tasarrufu. Gördüğüm ve gittiğim tüm apartmanlarda, evlerin içi 24 – 26 derece sıcaklıkta. İnsanlar pencereleri açıyor, soyunup, nerede ise plajda oturur gibi oturuyorlar. Soruyorum şimdi bu iş mi diye? Ev dediğin kışın en fazla 19 – 20 derece olur. Hele yatak odası rahat uyuyabilmek için 16 – 17 derece olmalıdır. Biraz soğukta yaşamakta hiçbir mahsur yoktur. Olsa olsa biraz fazla giyinilir. Başka yerlerde insanlar soğuktan donarken, aç ve susuz iken, bu kadar aşırı ısınmış evlerde oturmak, “ yapanın yanına kar kalır “ felsefesinin bir sonucudur. İşte liberalizm ve özel sektörün biz insanları nasıl bozduğunun örnekleri.

Benzer şekilde bir araba al git işe. Bir araba al dolaş. Onun yerine insanlar toplu taşıt araçlarını kullansalar ne olur? Kimse biraz bekleyemiyor mu? Kimse 10 – 15 dakika ayakta seyahat edemiyor mu? Toplu taşıt araçları kullanılınca beylikler mi bozuluyor? Toplu taşıtları kullanmak için herkes kendini zorlamalıdır. Yürüyerek gidilebilecek yerlere mutlaka yürüyerek gidilmelidir. Çok yokuş olmayan yerlerde bisiklet kullanılmalıdır. İstanbul Kadıköy’de Bağdat Caddesi ve çevresi bisiklet kullanmaya müsait alanlardır. Çocuklarımızı otomobil kullanmak yerine bisiklet kullanmaya teşvik etmeliyiz. Amerikan filmleri sonucu, otomobil kullanma fikrinin gençlerimizin beyinlerini yıkamasına müsaade etmemeliyiz.

Şunu bir daha tekrar etmek istiyorum: bizim rahatımız ile gelecek nesillerin rahatı ters orantılıdır. Az yiyen, çok yürüyen, doğa ile iç içe olan insanlar diğerlerinden çok daha sağlıklı olurlar. Daha mutlu, daha uzun ve daha konforlu bir yaşam yaşarlar. Konfor yatağına yattığında yediğin yemeklerin ağzına gelmemesi, nefes borusuna kaçmamasıdır. Konfor bir ameliyat masasından bir diğerine koşmamaktır. Konfor bunamadan ölebilmektir.

Konuyu bitirmeden bir de tasarrufun sonuçlarından bahsetmek gerekmektedir. Kişisel veya aile olarak tasarruflarımız bize mutlaka para olarak, birikim olarak dönecektir. Bu birikimlerin ne yapılacağı ayrı bir konudur. Bu konuya ilerde değinilecektir. Ama şimdi, sırası gelmişken ne yapılmaması gerektiğini kısaca özetleyeyim.

Borsa’da oynamayı unutun. Borsa bir kumardır ve oynayanlar eninde sonunda kaybetmeye mahkûmdur. Bankalarda paranızı tutmayın. Çünkü bundan sonra bankalar her an batabilir durumda olacaklardır. Ve bir sabah kalkarsınız, hesaplar üzerinde yapılmış olan işlemler durdurulmuştur. İstanbul’da ev veya başka bir gayrimenkul almayın. İstanbul’da sağlam yıkılmayan bir yerde bile olsanız, öyle bir yıkım ve felaket olacaktır ki İstanbul yaşanmaktan çıkacaktır. Alacağınız gayri menkulleri deprem ve global ısınma riskini hesaba katarak, uygun yerlerde alabilirsiniz. Sırası gelmişken şunu da hatırlatmak isterim. İmkânı olan herkes biran önce İstanbul dışına çıkıp, yaz ve kış orada yaşamaya çalışmalıdır. İstanbul’dan kaçın, fırsat varken kaçın. Sonra çok geç olacak…

Sakın paranızı Dolar veya Euro gibi dövizlere bağlamayın. Dolların başı artık aşağı dönmüştür. Gelecekte dolar iflah etmez. Onun peşine takılacak olan Euro da iflah etmeyecektir.

Bütün yatırım araçlarını böyle sayınca peki yapacak ne kalıyor. Altın gibi taşınabilir ve alım gücü kaybolmayacak olan değerli madenlerle, kolay paraya dönebilecek gayrimenkuller kalıyor. Ama buradan çıkacak asıl ders, tek yatırımın insanın kendi devleti olduğudur. Yaşayabilmek ve tasarruflarımızın bir işe yaraya bilmesi için esas korunması gereken devlet ve onun gücüdür. Bunu hiç unutmayalım…