30 Ocak 2012 Pazartesi

Ermeni Meselesi


Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı askeri olarak, savaşan veya geri hizmetlerde çalışan az sayıdaki Ermeni tebaasına karşılık, çok sayıda Ermeni, düşman kuvvetlerinin yanında, Türklere karşı savaşmıştır. Cephe gerisinde de komitacı Ermeniler kadın, çocuk, yaşlı ayrımı yapmaksızın katliamlara girişmişler, yüz binlerce Müslüman’ın hayatına kastederek Doğu Anadolu’yu bir harabe haline çevirmişlerdir.

Osmanlı Devleti, 9–10 ay, cephe gerisindeki önemli tehlikeyi “ mahalli tedbirlerle “ çözüme ulaştırmaya çalışmıştır. Bu arada, 24 Nisan 1915’te, cephe gerisinde faaliyette bulunan Ermeni komitecilerine yönelik bir operasyon yapmış ve vatana ihanet eden 2345 komiteciyi tutuklamıştır. İşte tüm dünyada her 24 Nisanda Ermeniler bu günün anısına gürültü koparırlar.

Komitecilerin dışında özellikle Rus sınırına yakın bölgelerdeki Ermeni halkın da devlete isyan halinde olduğunu görünce, son çareye başvurmuş ve bölgedeki Ermenilerden sadece isyan hareketine karışanları savaş bölgesinden alıp, ülkenin emniyetli bölgelerine “sevk ve iskana”, o dönemdeki ifadesiyle “ tehcire ” tabi tutmuştur. Bu uygulama ile aynı zamanda her şeyden önce cephe gerisinde iç savaş ortamında bulunan Ermeni halkın can güvenliği sağlanmak istenmiştir. Çünkü Ermenilerin bölgedeki Türklere yaptıkları katliam ve mezalimin karşılığında Müslüman halk da karşı eylemlere başlamıştı. Doğuda can emniyeti kalmamıştı. İstanbul, Batı Anadolu ve Trakya’da oturan Ermeniler tehcir dışında bırakılmıştır. Hatta Orta Anadolu Ermenilerinden bile yerlerinde bırakılanlar olmuştur. Bu da teçhirin amacının ne olduğunu ortaya koymaktadır.

Bu olay, tıpkı İkinci dünya savaşında Amerika’da yaşayan Japon kökenli Amerikan vatandaşlarının sahillerden iç bölgelere nakli ve hatta toplama kamlarına alınması gibi bir olaydır. Tarihte bu tür uygulamalar çoktur. Osmanlı İmparatorluğu bir gurup tebaasını kendi İmparatorluk sınırları içinde hareket ettirmiştir. Ancak şartlar çetin, devlet parasızdır, etraf kanun dışı çetelerle doludur. Hastalıklar, salgınlar da cabasıdır. Bu zorunlu göçte maalesef telef olanlar vardır ama bu ölümleri soykırım olarak değerlendirmek kasıtlıdır.

İngilizler ve Fransızlar İstanbul’un işgalinden sonra Ermenilere karşı girişilen “ katliamın ” sorumlularını cezalandırmak amacıyla tutuklamalara girişmişler, Osmanlı Hürriyet ve İtilaf Hükümeti, İttihat ve Terakki Partisi ve yöneticilerine olan düşmanlığı nedeniyle işgal kuvvetlerine bu hususta elinden gelen her türlü yardımı yapmıştır. Tutuklananlardan bir kısmı İstanbul’da yargılanmış, bir kısmı ise Malta’ya sürülmüştür. Aralarında Osmanlı siyasi ve askeri liderleriyle önde gelen aydınların da bulunduğu 143 kişiyi “Ermeni olaylarında savaş suçu işledikleri” gerekçesiyle Malta adasına sürmüş ve hapsetmişlerdir. “ Malta sürgünleri “ olayı Kurtuluş Savaşı’yla bütünleşir. Olayın arkasında çetin bir Türk-İngiliz boğuşması yattığı apaçıktır… Türkiye’nin, işbirlikçiler dışındaki tüm yönetici kadrosunun sürülmesi amaçlanmıştır.

İstanbul’daki mahkeme İttihat ve Terakki’nin firardaki 4 yöneticisini gıyaplarında idama mahkum etmiş, ayrıca 3 kişiyi daha idam cezasına çarptırmıştır. Bu son idam cezalarının yalancı tanıkların ifadelerine dayanarak verildiği daha sonra açığa çıkmıştır.

İngilizler Malta’ya sürdükleri sanıklar aleyhine her yerde belge ve tanık aramaya girişmişler, Osmanlı Hürriyet ve İtilaf Hükümetinin de yardımlarına rağmen hiçbir belge bulamamış, bunun üzerine ABD arşivlerine müracaat edilmiştir. Bu arşivlerde de katliam iddialarını kanıtlayacak belge bulunamamıştır.

Osmanlı, ABD ve İngiliz arşivlerinde geniş çaplı araştırmalar yapılmış olmasına rağmen, Malta’daki tutuklular hakkında iftiraları kanıtlayacak deliller mahkemeye sunulamamıştır. Sonuç olarak Malta'daki tutuklular, kendilerine hiçbir suçlama dahi yöneltilmeden ve duruşma yapılmadan 1922'de serbest bırakılmışlardır.

Türk vatansever aydınlarına kurulan ne ilk ne son komplodur bu. Batı her zaman Damat Ferit Paşalar bulmakta ve onları düzmece davalar ve planlarla Türk aydınlarının üstüne salmakta mahirdir. Malta sürgünleri bugünün Türkiye’sinde size nereyi ve kimleri hatırlatıyor.

Bugüne yaklaşırken 1973 yılında, başta ASALA olmak üzere Ermeni terör örgütleri Türk diplomatlarına karşı silahlı eylemler yapmaya başladılar. Aralarında diplomat, iş adamı, güvenlik görevlisi, vb olan 43 kişi hayatını kaybetti. Ermeni terörünün büyük boyutlara vardığı, dünya kamuoyunun giderek Ermenileri ve teröristleri kınar hale geldiği bir ortam akıllıca olmadığından Ermeniler politikalarını aniden değiştirip açık teröre 1984 yılında son verdiler. Daha sonraki yıllarda karşımıza çıkacak olan tüm ayrılıkçı fikirleri, düşmanlıkları destekleyerek Türkiye düşmanlığını sürdürecek ve PKK gibi kanlı terör örgütlerini taşeronları olarak kullanacaklardır.

Ermeni Örgütleri 1. Dünya Kongresi

Ermeni Örgütleri 1. Dünya Kongresi, Paris’te 3 – 6 Eylül 1979 tarihinde toplanmıştır. Bu kongreye ASALA önemli bir güçle katılmış ve kongrede etkin rol oynamıştır. Kongre, Fransa’daki Ermeni ihtilalci güçler üzerinde etkili olmuş, özellikle terör örgütlerine katılma sağlanmıştır. Kongrenin amacı; “ dünyadaki Ermenilerin bir fikir etrafında, bir bayrak altında toplanması ve örgütlenmesiyle, siyasi ortamın değerlendirilip(Türkiye’den) toprak taleplerine yönelinmesi ” şeklinde özetlenebilir. Paris Kongresi sonunda, şiddet eylemleri ve terör olayları artmış, ASALA taze kan sağlayarak daha da güçlenmiştir. Bütünleşme çabalarında etkin bir dönem başlamış, silahlı eğitim faaliyetleri çeşitli merkez ve yerlerde artırılmıştır.

Ermeni Örgütleri II. Dünya Kongresi

1983yılında II Dünya Ermeni kongresi Lozan da toplandı. Lozan kongresi toplandığında Terör büyük boyutlara vardırılmış, dünya kamuoyu giderek Ermenileri ve teröristleri kınama durumuna gelmişti. Özellikle toplu katliam şekline varan eylemler başta Ermeniler olmak üzere bütün dost, tarafsız hatta müttefik güçleri bile tedirgin etmekteydi. Bu durumlar karşısında “ Ermeni siyasi görüşlerini birleştirmek ve tek doğrultuda hareket etmelerini sağlamak “ sağlanması gerekiyordu. Lozan Kongresinin görünür amacı budur. ASALA bu kongreye katılmadı. Şiddet yanlıları azınlıkta kaldı. Kongre sonunda Taşnaklarda ve ASALA'da bölünmeler görüldü. Alt terör tim ve grupları zaman zaman başıboş yeni örgütler şeklinde harekete giriştiler. Ve büyük bir kısmı tasfiye edildi.

Ermeni Örgütleri III. Dünya Kongresi

7 -13 Temmuz 1985 tarihinde Sevr'de toplanan ve adına “ III üncü Dünya Ermeni Örgütleri Kongresi “ denilen, kongrede temel amaç, hazırlanan “ Ermeni Anayasasının “ kabulü idi. Bu suretle, Ermenileri dünya çapında temsil edecek bir “ Birliğin “ oluşturulmasına çalışılacaktı.

Bu kongreye Ermeni terör örgütleri ‘ resmen ’ katılmadı. Türkiye'ye karşı sürekli savaşın devam etmesi önerildi, kabul edildi. Kongre, Türkiye'nin 1915 soy kırımını kabul etmesi için zorlanmasına ve böyle bir kabul halinde hak iddiasında oldukları topraklarının kurtarılması yolunun açılacağına inanarak, bu niyetini kullanmaya karar verdi, gerekli yerlere bildiriler dağıtıldı, başvurular yapıldı… Bugünkü politikaların tüm alt yapısı oluşturuldu.




Bugüne bakış

Ermenistan ilk kez 1918’de bağımsızlığını ilan etmiştir. Bu bağımsız devlet kısa ömürlü olmuştur 1920’den itibaren SSCB içinde yer almış, SSCB’nin dağılmasından sonra ise 23 Eylül 1991 tarihinde ikinci kez resmi olarak bağımsızlığını ilan etmiştir. Türkiye, Ermenistan Cumhuriyeti’ni ilk tanıyan devletlerarasında olmuştur.


Gerilimler
1988- 1990 arasında önce Rusların işgal ettiği daha sonra da Ermenilere terk ettiği, hukuken Azerbaycan’a bağlı olan (tarihteki adı Albanya) Dağlık Karabağ da yaşayan Azeriler acımasızca katledilmiştir. Azeri halk büyük ölçüde yok edilmiştir. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde alınan, işgal ettikleri Azerbaycan topraklarından şartsız çekilmesi yönündeki kararlara rağmen, Ermeniler hala işgalci durumundadır. Ermeniler göre “ bu bir işgal değildir. Çünkü 10–15 asır öncesinden bu topraklar zaten kendilerine aittir. Bu topraklar onlarındır zaten… “. Bu söylem fırsatını bulduğunda Ermenilerin Türkiye topraklarında neler yapabileceğini de ortaya koyuyor… Ama gerek Türkiye gerek Türk ordusu ‘ şimdilik ’ cılız Ermenistan için süper güçtür. Parçalanmış bir Türkiye zayıf bir ordu ne iyi olurdu değil mi?
Batı ve Rusya, Dağlık Karabağ’daki Azeri katliamını ve işgalci Ermenilerin el’an yaptıklarını çıkarlarına uygun bulmuş olmalı ki seyretmiş ve hala da seyretmektedir. Ermenistan’ın politikacıları bu güçlere sırtını dayayan şımarık çocuk gibi sağa sola kafa tutup iktidarlarını sürdürmektedirler.

Azerbaycan saldırısı ve katliamı Türkiye’nin Ermenistan ile ilişkilerinde normalizasyonu engelleyici faktörlerden sadece biridir. Ermeni diasporası ve Ermenistan’ın, pek çok ülkede, özellikle Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa Birliği parlamentolarında Ermeni soykırımını tanıma yönünde yaptıkları lobi çalışmaları, asılsız ve ölçüsüz propogandalar tahammül sınırlarını aşmaktadır. Son olarak Fransa’nın düştüğü durum (acıklı olsa da), Türkiye’yi zora sokan bu politikaların hızla tırmandığının göstergesidir. İki ülke arasındaki ilişkilerin düzelemez mecraya sokulması hızlanmaktadır… Bunların yanı sıra Ermeni istekleri artmaktadır. Ermeniler milattan önceki dönemlerden beri yaşadıklarına inandıkları toprakların (bu topraklar bugün Azerbaycan, Gürcistan, İran ve Türkiye sınırları içindedir) Ermenistan’a geri verilmesini istemektedir… Ermeniler; Doğu Anadolu illerinden Erzincan, Erzurum, Bitlis, Van, Kars, Artvin, Rize, Trabzon, Giresun, Sivas, Malatya, Tunceli, Bingöl, Elazığ ve Muş topraklarını Batı Ermenistan olarak nitelemekte ve bu toprakların kendilerine verilmesini talep etmektedir. Soykırım iddialarının realizasyonundan sonra topluca tazminat isteme hazırlığı içindedirler.


Ermenilerin sosyal ve ruhsal dünyasına bakış


Bugün kendisini Ermeni olarak niteleyenler, üç temel kategoriye ayrılmış durumdadır. Birincisi Ermenistan devletinde ve kısmen Rusya Federasyonu sınırları içinde yaşayanlar; ikincisi Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan Ermeniler ve son olarak diaspora Ermenileri (Amerika, Fransa gibi Batılı ülkelerde yaşayan)... Bunların her birinin toplumsal psikolojisi farklıdır ve bize göre, Türk düşmanlığını ve bunun bir devamı olarak " soykırım " tezini en çok körükleyenler diaspora Ermenileridir. Çünkü onlar, çok ciddi kimlik krizi içindedirler ve krizin telafisi için Türk düşmanlığından ve mağduriyet psikolojisinden başka yolları yoktur.


Fransa’da ve/veya Kaliforniya’da yaşayan, ataları Türkiye’den göç etmiş bir diaspora Ermeni’sinin ruhsal durumunu hayal etmeye çalışın; onun nasıl bir " ben duygusu’na “ (self-feeling) ya da " egokimliği’ne “ (ego-identity) sahip olabileceğini düşünün.

Zihnimizde “ Kimliğimizi ” oluşturan unsurları Ermenilere uygularsak ortaya şu tablo çıkar :


O bir Fransız ya da Amerikan ya da… Ülkenin vatandaşıdır.


O Katolik ya da Protestan olmadıysa Gregoryen’dir. Ermeni olduğu söylenmektedir ama büyük olasılıkla Ermenice bilmez veya çat pat bilir.
Ermenistan diye bir ülke olduğunu bilmektedir ama bu ülke sosyo-ekonomik bakımdan çok fakirdir. Oraya gitme hayali yoktur. Etrafı zengin doğal kaynaklı ülkelerle çevrili bu ülke araya sıkışmış kaynaksız, fakir bir kara ülkesidir. Komşuları ile kavgalıdır. İş yoktur. Diasporaya ve diğer dünya devletlerinin inayetine muhtaçtır. Ülke çok fazla göç vermiş nerede ise boşalmıştır. Bu haliyle iticidir ama sağdan soldan koparılmış topraklarla kurulabilecek denizlere açılmış, doğal kaynaklara sahip bir Ermenistan hayali (ortalıkta gezinen Büyük Ermenistan haritalarını hatırlayınız) çok caziptir ve tez desteklenmelidir.

Batısında büyük nüfusu, zengin yeraltı kaynakları ve güçlü ekonomisi olan Türkiye; doğusunda Dağlık Karabağ Bölgesi’nde yaşanan savaşla kanlı bıçaklı olduğu zengin doğal kaynakları ve denizde kıyısı olan Azerbaycan; kuzeyinde ilişkilerinin ekonomik alan dışında pekiyi olmadığı Gürcistan ve güneyinde nüfusun çoğunluğunu Azerilerin oluşturduğu Kuzey İran ile sarmalanmış bir Ermenistan aslında etrafını düşmanların sardığı bir ülke algısını taşımaktadır. Dört tarafında da iyi ilişki kuramadığı ve etnik olarak düşmanlığını yaptığı ülkelerle çevrili oluşu, Ermeni grup davranışındaki zavallılık, mağduriyet psikolojisini pekiştiren ve Batıda da bu mağduriyete prim vermeyi arttıran bir etki yaratmaktadır. Batılı bir Hıristiyan için Ermenistan halkı zavallı, mağdur din kardeşidir.

Rusya ile ilişkilerinde ortaya çıkan baba-oğul tarzı bağımlı ilişkisi de düşmanlarla çevrili bu sarmalanmayla meşruiyet kazanmaktadır. Batı genelde itiraz edeceği bu tür Rus yakınlığını şimdilik görmezden gelmektedir. Çünkü mağdur Ermeniler söz konusudur… Aralarında tarihsel ve dinsel bağların oluşu Rusya’nın Kafkasya’da bağımsızlaşan devletlerarasında Ermenistan’a daha ayrıcalıklı bir yer vermesini kolaylaştırmıştır. Rusya Kafkasya’da ekonomik, siyasi ve askeri etkinliğini Ermenistan üstünden sağlamlaştırma çabasındadır. Başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere Batılı ülkeler de Gürcistan’ı manipüle ederek ve vesayetine alarak zaten Rusya’ya karşı dengeyi tesis etmişlerdir. ABD, AB ve Rusya Kafkasya’da birbirinin ayaklarına basmamaya çalışan dansçılar gibi salınmaktadırlar, tabi ki şimdilik..

Bir Ermeni’nin Ermeni tarihiyle ilgili olarak en iyi bildiği tek şey, Türklerin kendilerine neler yaptıklarıdır. Ortak belleklerinin ve kimliklerinin inşasında temel olabilecek efsaneler dışında elle tutulur bir " zafer nişanesi " bulamamaktadır. Ama zorunlu göç travmasının anıları ve her gün çoğalttıkları acılar bir çadır gibi onları sarmalar ve bir arada tutar.

Öte yandan , " Ermeni karşıtlığı " Türklerin toplumsal psikolojilerinde önemli bir yer tutmamaktadır. Türkler, kimlik inşası için zaferlerle dolu ortak bir belleğe sahiptirler. Gerçi Osmanlı İmparatorluğu’nun çökmesiyle büyük bir yıkım ve hüsran duygusu yaşamışlardır ama sonuçta yine de bu yıkımın ardından destansı Kurtuluş Savaşını yaratmış ve Türkiye Cumhuriyetini kurmuş, devrimler yapmış, Mustafa Kemal Atatürk gibi sıra dışı dahi bir ulusal kahramana sahip olmuşlardır. Son yıllara kadar ortalama bir Türk Ermenilerin bu yaptıklarını saçma sapan bir yere varmaz işgüzarlık olarak nitelemiş pek de aldırmamıştır.

Şimdi Türklerin ulusal kimlik kurma açısından sahip oldukları ile diaspora Ermenilerinin konumlarını bir karşılaştıralım. Göreceğimiz şudur: Diaspora Ermenileri için, yaşadıkları zengin Batı ülkesinin kimliğine sarılmak dışında, bir ulusal kimlik şansı hiç yoktur. Bu noktada grup (Ermeni cemaati) kimlikleri açısından Türk düşmanlığı ve intikam duyguları kurucu-birleştirici bir işlev görmektedir… Grup kimliğine sahip olmanın ve mağduriyet psikolojisinin (hele hele Hıristiyan bir mağdur olmanın) avantajlarını Türk düşmanlığı sayesinde elde edebilir ve sürdürebilirler.

Ermenistan’ın Türkiye ile yaşadığı sorunda “ kimlik ”, önemli bir etmen olarak karşımıza çıkmaktadır. Ermeni grup varlığı, var olabilmek için, Türkiye’yi “ ötekileştirip ” ebedi düşman konumuna koyarak, bu algıyı çatışma yaratan düzlemlere taşımakta ve başta hukuki, siyasi ve ekonomik alanlar olmak üzere pek çok platformda bu duruma meşruiyet aramaktadır. Bu durumdan politikacılar ve bazı aşırı uçlar da sürekli nemalanmaktadır. “ Tehcir ” trajedisi altın yumurtlayan tavuktur kimse de böyle bir tavuğu kesmez…

Bugün öne sürülen Ermenistan ve Diaspora politikalarının ve yaşananların özetinin özeti işte budur.

Tekrar vurgulayalım, bir diaspora Ermeni’sinin etnik grup kimliği geliştirebilmek için ebeveyninden devraldığı ve diğer Ermeni popülasyonu ile paylaşabildiği ortak olan tek miras, Türk düşmanlığıdır. Üstelik hayatlarında hiç Türkiye’yi ve hatta bir Türkü görmemiş olan ikinci nesil ve sonraki Ermeni nesilleri için her şey hayali olduğundan, Türk düşmanlığının boyutlarını hayali biçimde artırarak böyle bir kimlik inşası kolayca gerçekleştirilebilmektedir. Türk düşmanlığı pompalanırken her türlü abartma, yalan mubah hale gelmiştir, yeni nesil Ermeniler, " Türklerin tuvalet taşlarını Ermeni mezarlarından yaptıkları " şeklindeki saçma yalanlara bile inanabilmekte hayatlarında en çok yapmak istedikleri şeyin " bir Türkün yüzüne tükürmek " olduğunu söyleyebilmektedirler.

Diaspora Ermenilerini tanıma imkanı bulmuş olanlar, Türk düşmanlığının her yeni nesille birlikte nasıl olup da böylesine artığını gördüklerinde hayretlerini gizleyemezler. Oysa Gerçekten acıya tanık olan ilk nesil Ermeniler böyle öfkeli değillerdi. Hatta ölene kadar hep bir kulakları Türkiye’de olmuş, sanki hiç ayrılmamışlar gibi Türkçe radyo dinlemişler, evlerinde Türkçe konuşmuşlar, Türk televizyonlarını izlemişlerdir. Ortak birçok güzel anıları olan Türk komşularını, birlikte geçirdikleri güzel günleri özlemişlerdir.

Tarihin çok uzun yıları boyunca bir arada yaşamış olan Türkleri ve Ermenileri, hep birbirlerinin olumsuz özelliklerini göstererek birbirlerine kırdırmaya çalışmanın ilişkileri çözümsüzlüğe itmekten başka faydası yoktur. Türkler ve Ermeniler (halklar) onları birbirlerine kırdırmaya kalkanları (çirkin politikacı ve taraf aşırı uçları) saf dışı edip akıllarını başlarına almadıkça da bu sorun çözülmez.

Yeri gelmişken, milyarlarca dolarlık Türk düşmanlığı pazarından da söz etmek gerekir. Çeşitli kitaplar, posterler, CD ler filmler, şaşalı ödül törenleri, konferanslar, anıtlar, sayılmakla bitmeyen ve her yıl katlanan bir ağıt pazarı mevcuttur. Bu pazardan nemalananlar yangına odun taşımaktan neden vazgeçsinler, altın yumurtlayan tavuğu niye kessinler ki. Batı için maalesef Türk düşmanlığı seçim kazandıran, para kazandıran, istenilen politikaları uygulatma olanağı yaratan paha biçilmez bir araç haline gelmiştir. Bu durumda kolayken politikacılar da odun taşıyıcılarının tedarikçileri olmuşlardır.

Mağduriyetten mazuriyete


Ermeni kimliğinin önemli bir parçasını oluşturan “ mağduriyet psikolojisi ”, temellerini Ermeni mitolojilerinden alır. Ermeniler ilahi dinlerin kutsal hikayeleri arasında geçen Nuh Tufanı öyküsünde yer alan, Hz. Nuh’un soyundan çoğalıp kavim haline geldiklerine inanmaktadırlar. Onlara göre, Ağrı Dağı’na çıkarak hayatta kalmayı başaran kavim Ermenilerin atalarıdır. Aynı zamanda Ağrı Dağı’nın da onlara ait kutsal bir toprak olduğuna dair inançları buradan gelmektedir. Bu inanç Ermeni Kilisesi tarafından pekiştirilmektedir. Ermeniler bu inançla kendilerini “ seçilmiş ulus ” olarak tanımlarlar. Kavimlerinin başlangıç kökenlerinde yaşadıkları Nuh Tufanı gibi bir afeti atlatmışlar ve hayatta kalmışlardır, dayanıklılıklarını ispatlamışlardır, dirençleri sayesinde daha nice felaketleri birbirlerine kenetlenerek atlatacaklardır. 1915 tehcir olayı ile Nuh Tufanı arasında bağlantı kurmaya çalışması Ermeni Kilisesi’nin bilinçli olarak vurguladığı bir benzetmedir. Böylece soykırım olarak niteledikleri tehcirin de Ermeni kavmini yeryüzünden silmeye çalışan tufan gibi bir olay olarak algılanmasını sağlamaktadır. Bu kurgu, Ermenilerin tarihte iki defa “ yeniden diriliş ” yaşadıklarına dair mitlerinin güçlenmesine neden olmaktadır. Böylece Ermeniler “ ötekiler ” tarafından yok edilmeye çalışılırken dirilen seçilmiş bir ulus olduklarına dair inançlarını canlı tutarlar. Mitler, Kutsal Ararat Dağının (Ağrı) etrafında, büyük ve vaat edilmiş topraklarının üstünde, tüm Ermenilerin refah içinde yaşadıkları Büyük Ermenistan’ın kuruluşunu müjdeler.

Tarih boyunca toplumlar arası ilişkilerde haksızlıklar, mağduriyetler, zalimce uygulamalar v.b gerçekten yaşanmıştır ve maalesef günümüzde de yaşanmaktadır. Avrupa’da Yahudilerin Naziler tarafından soykırıma uğratılması, Amerika’nın Japonya’ya atom bombası atması, farklı etnik yapıdaki grupların Balkanlar’da, Kafkasya’da Afrika’da çatışması Irak’ta, Libya’da Uzak Doğu’da Latin Amerika’da birbirini hunharca boğazlaması v.b nice acıklı örnek sayılabilir. Belleğimizde olan veya olmayan tüm örneklerde, ortak gerçeklik, “ çirkin politikacılar ” aracılığı ile emperial güçlerin manipülasyonları, çıkarlarına uygun olan tarafa sağladıkları olanakların yarattığı orantısız güç kullanımıdır.

Ermeniler Yahudiliğin mağduriyetten beslenen, büyüyen, güçlenen yapısının farkındadırlar… Holocoust’un, Dünyada Yahudilere karşı pozitif yönde ayrımcılık yapılmasına neden olduğu görmüşlerdir. Yahudilik bu durumu kullanarak “ vaat edilmiş topraklarında ” devlet kurmuş ve güçlenmiştir. Daha sonra yasalar yoluyla durumunu pekiştirmiştir. Buna örnek verecek olursak, Fransa’da anti-Semitist bir yazı yazmak ya da Yahudilere soykırım uygulanmadığını söylemek yazarının hapis cezasına çarptırılmasına neden olmaktadır. Ayrıca 1993’te Avrupa Konseyi bünyesinde Hoşgörüsüzlük ve Irkçılığa Karşı Avrupa Komisyonu (European Commission Against Racism and Intolerance) (ECRI) tarafından yayınlanan ve üye ülkelerin ortak kararıyla imzalanan deklarasyonun ırkçılık ve anti-semitizmle mücadele etme mekanizması mevcuttur.

Almanya, Belçika II. Dünya savaşında mağdur edilen, soykırımdan kurtulan Yahudilere ve/veya Yahudi cemaatlerine hala savaş tazminatı ödemektedir, tabi sesiz sedasız fazla gürültü çıkarmadan. Buna karşılık Nazilerin elinde yok olan 500 000 civarındaki Avrupa çingenesi için Almanya tek kuruş ödememiştir. Çünkü onları örgütsüzdür ve bu tip işler de örgütsüz yürümez.

Ermenistan ve Ermeni örgütleri de Holocaust - mağdur Yahudi ilişkisine benzer bir durum yaratmak peşindedirler.

9 Ekim 1948’de Birleşmiş Milletler’de imzalanan “ Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması ” anlaşmasından sonra, Ermeniler ( 1950’lerden itibaren) 1915 tehcirinin de bir soykırım olduğuna dair iddialarını yüksek sesle dile getirmeye başlamışlardır.

Yine o yıllarda ABD, Fransa gibi ülkelerde yaşayan Ermeni diasporası, dil, yaşam tarzı, cemaat alışkanlıkları gibi Ermeni kimliğinin önemli parçalarının ikinci ve üçüncü kuşak Ermenilerde yok olmaya başladığını, yani asimilasyona uğradıklarını fark etmeye başlamıştır. Özellikle batılı ülkelerde Ermeni kimliğinin erimesinden dolayı var oluş tehdidi yaşamaya başlayan Ermeni Kilisesi, Hınçak ve Taşnak Partileri ve Ermeni yardım kuruluşları, Ermeni toplumunun yaşadığı ülke ile kaynaşmasını önlemeyecek, ancak Ermeni kimliğini canlı tutacak bir formül olarak soykırım iddialarını kullanmışlardır… Diasporada yaşayan Ermeniler, Ermenistan’ı geri dönülecek bir anavatan olarak algılamamaktadırlar. Bu nedenle “ soykırım imgesi ” hem duygusal olarak ortak kimlik inşasını sağlayan, hem bu kimliği kuşaktan kuşağa aktaran ve Ermeni kimliğini pekiştiren güçlü bir “ zihinsel anavatan işlevi ” görmektedir.

Ancak mağduriyet psikolojisinin bir de görünmeyen yüzü vardır: “ mazuriyet psikolojisi! ”. Bu olgu, insan hakları ve eşitlik gibi Batı kültürünün idealleştirdiği nosyonların içinde gizliden gizliye işletilmektedir…

Mağduriyet psikolojisinin altında işleyen asıl mekanizma, iki dünya savaşının sorumlusu olan Batı medeniyeti ülkelerinin “ mazuriyet psikolojileri ”dir ( mazeretli sayılmaktan türetilen) . Ermeni diasporası tarafından empoze edilmek istenen “ Hitler soykırım yapmayı Türklerden öğrendi ” tezi mevcuttur. Hıristiyan-Batı “ aslında biz böyle şeyler yapmayız ama bunu Türklerden öğrendik ” mantığını “ arınmacı bir mazuriyet psikolojisi ” ile işlemeye başlamıştır. Zaten cici çocuklar kaka şeyleri bilmezler “ ötekilerden ” öğrenirler.

1915 tehcirinde pek çok Ermeni, savaş ortamının yarattığı riskler, açlık ve salgın hastalıklar yüzünden bir trajedi ve travmatik bir olay yaşamıştır. Travma insan zihninde ve psikolojisinde önemli bir etki bırakır. Bu etkilenmeyi, yaşanan şeyin niteliğinden ziyade, nasıl algılandığı ve anlamlandırıldığı, belirler. İnsan zihninin travmayı çözümleyip eski işlevselliğine dönebilmesi için çiğnenmeden yutulmuş bir yiyeceği midenin öğütmesi gibi işlemden geçirmesi, eski zihinsel yapıları yenileriyle değiştirip güncellemesi, yani sarsılmış olan inanç ve değerler sistemini yeniden oluşturması gerekir. İlk kuşak Ermeniler tam bunu başarırken engellendiler. Ermeni katliamına uğramış Türkler ise bu yara kaşınıp işlenmediği için ruh sağlığına kavuştu. Birkaç yıl önce Eurovizyon şarkı yarışmasında, daha sonra azılı Türk düşmanı klipleri ile star olan, Ermeni bir topluluğun vasat şarkısına Türk halkı tam puan(20) verdi. Çok mu alicenabız …

Tehcir diasporanın “ seçilmiş travmasıdır ”. Bu seçilmiş travma nesiller arasında aktarılarak ve çeşitli şekillerde canlı tutularak geleceğe taşınmaktadır. Çocuklar bir önceki neslin sorunlu parçaları için bir depo haline getirilmektedirler. “ ben aşağılandım sen bunu tersine çevir ”, “ kurban olma durumumuzu idealize et ”, “ bana uygulanan şiddetin intikamını al ” gibi mesaj bombardımanı ile yetişmektedirler.

Bir seçilmiş travma, nesiller arasında aktarılırken grubun liderleri tarafından çeşitli nedenlerle alevlendirilebilir. Grubu uyanık tutmanın ve istenilen yönde hareketlendirmenin en kolay yollarından biri, dışarıda bir tehdit olduğu algısının yaratılıp, gruptaki uyuyan “ bizlik “ duygusunu uyandırmaktır. Seçilmiş travma bunun için en uygun araçtır. Uyumakta olan grup kimliği, tarihteki bir kayıp ve/veya travmanın yeniden gündeme getirilmesi durumunda, sanki olay yeni olmuş gibi etki eden bir mekanizma ile yeniden canlandırılır. Bu, olay sanki dün yaşanmış gibi, toplum içinde çok canlı duyguların yaşanmasına neden olur. En iyi örneklerden biri Şiilerin Hz. Ali ve Kerbela şehitleri için hala kanlı gözyaşı dökerek ağlamalarıdır.

Özetle 1915 tehcirinin Ermeniler için “ seçilmiş travma ” olarak işlev gördüğünü, Ermeni kimliğinin güçlenmesinde önemli bir rol oynadığını, özellikle diasporadaki Ermeniler için önemli bir “ bizlik “ duygusu kaynağı oluşturduğunu söylemiştik. Tehciri yaşamamış olmasına rağmen ikinci ve üçüncü kuşak Ermenilerde, birinci kuşağa göre daha çok Türk düşmanlığının görülmesi ve sonraki kuşakların soykırımın kabul edilmesi taleplerinde daha radikal olması, gerçekliğin arkasında psikolojik kökenli süreçlerin ve manipülasyonların işlediğini dile getirmek için yeterlidir. Ermenistan ve diaspora politikaları medya ve eğitim araçlarından yararlanarak toplumu soykırım yapıldığı söylemi etrafında homojenleştirecek şekilde dezenformasyona tabi tutup, nesiller arası aktarımı pekiştirmeye çalışmakta ve 1915 tehcirini kendi çıkarları doğrultusunda kullanmaktadır. Aslına bakılırsa hedefine ulaşmış gibi görünmektedir. Ayrıca bu psikolojik süreçler, çıkarlarına uygun olduğu noktalarda uluslararası sistemdeki büyük güçler tarafından da birçok amaç için kullanılmaktadır. Örneğin, Ermeni söylemi, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üye olmasını istemeyenler tarafından desteklenmekte, üyelik müzakerelerinin başlatılması öncesinde yapay olarak beslenen “ Ermeni soykırımının tanınması ” talebi Türkiye’nin önüne bir engel olarak konulmaktadır.


Düşmanlık eğitimle tırmandırılıyor


Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etütler Vakfı’nın (TESEV) Türkiye ve Ermenistan’da yaptığı geniş alan araştırmasının verileri, yukarıda aktarılan fikirleri destekler niteliktedir. Örneğin Ermeniler, Türklerle ilgili bilgi alma kaynaklarının büyük bir kısmının sırasıyla basın/TV, tarih kitapları ile eski kuşaklar ve aile büyükleri olduğunu bildirmişlerdir. Ayrıca Ermenilerde eğitim seviyesi yükseldikçe Türkiye’nin dini ya da siyasi sistemi gibi bilgilerde yanlış cevap verme oranı artmaktadır. Bunlar Ermenistan resmi ideolojisinin okullar aracılığı ile toplumu Türkiye hakkında yanlış bilgilendirerek dezenformasyon yaptığını ortaya koymaktadır.

Araştırma detaylı olarak incelendiğinde Ermenilerin Türklere göre daha önyargılı olduğu görülmektedir. Örneğin, Türkler Ermenistan ve Ermenilerle ilgili bilgi düzeylerinin ölçüldüğü sorulara genelde “ bilmiyorum ” cevabı verirken Ermeniler Türklerle ilgili benzer sorulara genellikle olumsuz yanıtlar vermiştir. Yani aslında Türkler Ermenilere karşı daha yansız yaklaşırken, Ermeniler daha çok olumsuz nitelemeler yapmaktadır. Benzer bir şekilde iki grubun birbirine karşı tutumlarının incelendiği sorularda, Türkler genelde olumludan olumsuza yayılan bir yelpazede çeşitli cevaplar verirken, Ermenilerin genelde olumsuz yönde ve tek tip cevaplar verdiği görülmektedir. Ayrıca karşılıklı olarak birbirleriyle ilgili düşüncelerinin hangi oranda olumlu ya da olumsuz olduğu hakkında sorulan soruya, Ermeniler Türk tarafının Ermenilerle ilgili düşüncelerini, gerçekte olduğundan daha negatif olarak tahmin etmişlerdir. Türkler ise bunun tersine, Ermenilerin Türklerle ilgili fikirlerini gerçekte olduğundan daha olumlu olduğu yönünde tahmin yürütmüşlerdir. Türk ve Ermenilerin birbirleriyle ilgili zihinsel temsillerinin araştırıldığı sorularda Ermenilerin Türklerle ilgili verdiği cevapların üçte ikisi “ düşman, barbar, kana susamış, katil, vahşi... ” gibi oldukça olumsuz yöndeyken, Türklerin verdiği cevapların sadece üçte birinde “ egoist, bencil, önyargılı, düşman... ” gibi olumsuz nitelemeler varken üçte ikisinde ise “ iyi insanlar, gayretli, dost bir millet, çok zeki, insan, Hıristiyan, Ermeni... ” gibi kelimeler yer almaktadır.

Nesiller arası aktarımı çok güzel bir şekilde ortaya koyan bir veriye göre, 18-29 yaş grubu Ermeniler, Türkleri en fazla negatif özelliklerle tanımlarken , 30-44 yaş arası grup daha normal bazen de olumlu tanımlamalar kullanmıştır. Ayrıca “ Türkiye’de üretilmiş ürünleri satın alır mıydınız? ” sorusuna verilen yanıtlara bakıldığında yaş küçüldükçe daha yüksek oranlarda “ hayır ” yanıtı verildiği görülmektedir. Bu verilere göre birinci ve ikinci kuşağa nazaran üçüncü kuşakta daha fazla oranda Türk düşmanlığı, önyargı olduğu söylenebilir.

Ermenilerin soykırım taleplerinin arkasında gerçekler değil, çıkar çevrelerinin sahneye koyduğu afaki, psikolojik söylemlere büyük ölçüde bağlı mekanizmalar bulunmaktadır.

Siyasette ise gerçeklik kimsenin umurunda değildir,” çirkin politikacılar ” insanlara (seçmenlere) sundukları “ algılattırdıkları gerçeklikle ” etki etmektedir. Tam burada, çok yakın zamanda yaşanmış olan bir seçilmiş travma manipülasyonunun “ yıkıcı algı ” yaratımındaki işlevini aktarmak isteriz.

Sırp kasabı Miloseviç Kosova savaşının 600. yılında (1989) bu savaşta ölen Sırp Prensi Lazar’ın kemiklerini köy köy gezdirmiş Türkler ve Müslümanlar hakkında yıkıcı bir propaganda yaparak Bosna birikmiş ama patlamamış Sırp-Boşnak, Hıristiyan-Müslüman gerilimlerini alevlendirmiştir. Sosyal psikologlar Miloseviç’in bu yolla Bosna katliamının alt yapısını oluşturduğuna dikkat çekmektedirler. Sırp halkının, katliama katılanlarının ve/ veya buna seyirci kalanların durumu bize çok akıldışı gelse de bu yaşandı.

Günümüzde çevrenize bir bakın. Bunca yalan dolan ve haksızlığa rağmen halklar demokrasi oyununda gerçekte kendi çıkarlarına ters düşen siyasetçilere ısrarla nasıl oy veriyorlar. Yakın geçmişte, Türkiye’de, Aleviler Maraş’ta ve daha birçok yerde nasıl kesildiler, Madımakta nasıl yakıldılar. Birkaç hafta önce Dersim olayları nasıl kaşındı. Aleviler, radikal Sünnilerin “ ötekileridir ”. Şimdilik henüz sağduyumuzu tam kaybetmedik ama yarın kim kimi nasıl kışkırtacak, hangi seçilmiş travmalar önümüze koyularak manipüle edileceğiz. Emperial güçlerin şamar oğlanı rolümüze son vermenin zamanı gelmedi mi? Kuzey Kore halkı 10 gündür yıllardır “ canlarına okuyan diktatör ” için nasıl kanlı gözyaşları döküyor. Acaba samimiler mi yoksa bizler öleni çok mu yanlış algıladık.

Türkiye 1950 den itibaren talepleri gittikçe tırmanan Ermeni tezlerinin ve 80 lerden itibaren de katliamlarla pekişen Ermeni terörünün açıkça hedefi olmasına rağmen, Ermeni politikalarına karşı tavır almakta nerede ise aldırmazlık içinde olmuş görünüyor. 1990’tan bu yana durum tatsızlaşmış nihayet 2003 den bu yana da açıkça aşağılanarak derdini bile anlatamaz hale düşmüştür. Bunca yıl Yahudi lobileri ve özellikle Amerika’daki Yahudi-İsrail lobilerinin yardımları, Şükrü Elekdağ gibi yürekli ve işbilir diplomatların çabaları ile ‘ günü kurtaran ’ Türkiye AKP iktidarı ile şamar oğlanına dönmüştür. Davos toplantısında, nerede ise efelenme dozundaki çok sert “ one minute ” ile başlayan İsrail Türkiye gerginliği, faydası ve samimiyeti meçhul “ Gazzeye yardım gemisi ” ile tırmanmış ve İsrail lobileri kaybedilmiştir. Artık bu lobiler aleyhimizde çalışır olmuşlardır.

Ermeni soykırımını inkar kapsamında bir çok ülke yasa çıkardı. Bu konuda tek somut mücadeleyi yapan Doğu Perinçek’tir. 2005 de İsviçre’de tüm Avrupa’nın duyacağı şekilde “ Türkler Ermenilere soykırım uygulamamıştır ” dedi. Perinçek, İsviçre yargısı tarafından Ermeni soykırımını inkar ettiği gerekçesi ile mahkûm edildi. Doğu Perinçek, İsviçre’deki iç hukuk yollarını tüketerek aleyhindeki kararın iptali için AİHM'e başvurmuş, bu davayı ele almayı kabul eden Strasbourg mahkemesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi gereğince, İsviçre hükümetinden savunma istemiştir. AİHM KAYNAKLARI, Strasbourg mahkemesinin Perinçek’i haklı bulması halinde bu içtihadın Fransa’nın da dahil olduğu Avrupa Konseyi ülkelerini bağlayacağını söylemektedir. Çünkü Ulusal mahkemeler, kendi içtihatlarıyla AİHM'in içtihatlarının çelişmesi halinde Strasbourg mahkemesinin kararları doğrultusunda karar vermek zorundadır. Muhtemelen, bu rezilce “ icat edilmiş suçtan ” Türkiye’nin hiç değilse Avrupa nezdinde kurtuluşu bu kararla olacaktır. Unutmayın ki Doğu Perinçek yıllardır Silivri’ de tutuklu.

Doğu Perinçek’ e verilen başka bir ceza daha var. Rus Arşivlerinde yıllarca çalışan ve I. Dünya Savaşı esnasında Ermenilerin Ruslarla yaptıkları işbirliğini ve katliamları belgeleyerek kitaplar haline getiren oğlu Mehmet Perinçek de tutuklanmıştır. Tabii ki Silivri’dedir. Daha bitmedi “ Arşivleri açalım, tarihi tarihçilere bırakalım “ böbürlenmesini borçlu olduğumuz Osmanlı arşivlerini açılabilir hale getiren ve Türk Tezlerini güçlendiren çok önemli çalışmaları olan Türk Tarih Kurumu başkanı Yusuf Hacaloğlu görevden alınmıştır.

Saymakla bitmez birçok konuda olduğu gibi kendimize yaptıklarımız ve yapacaklarımız. Biz bize bu kadar kıyarken acaba düşmana gerek var mı diye soramadan edemiyor insan.

Gelelim kuru sıkı Fransız mallarını boykot etmeye, Fransa’yı ihalelerden vs den dışlamaya nihayet Fransa’nın sömürgelerindeki katliamlarını sergilemeye.

Fransa, “ Ermeni soykırımı’nı “ 2001 yılında zaten resmen kabul etmişti. Fransa Meclisi, 1915 olaylarıyla ilgili Ermeni iddialarının inkarının suç sayılmasını öngören bir yasa teklifini 2006 yılında onaylamıştı. Ancak Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy, bu teklifin senatoya gelmesini engellediği için teklif yasalaşmamıştı. Türkiye birkaç gün benzer tepkiler verilmişti. Sonra unutuldu.

Daha sonra Türkiye’nin eline bir koz geçti. 2009 yılında Fransa 1966 da çıktığı NATO’nun askeri kanadına dönmek istiyordu. NATO Genel Sekreterliğine, Türk karşıtlığını saklamayan Rasmussen’in atanması oldukça gerilim yaratmıştı.

Aynı NATO zirvesinde sessiz sedasız Fransa'nın NATO'nun askeri kanadına girişine ' evet ' dedik. Veto hakkımızdan feragat ederken Fransa’dan ne aldık acaba?

Bizde bir atasözü vardır: ” Minareyi çalan kılıfını hazırlar ”. Sarkozy, bu kanunu Cezayir asıllı bir parlemanterle meclise yollayarak geçmişte sömürgelerde yaşananların kapanmış konular olduğunu vurgulamıştır. Batı, sömürgecilik dönemini çoktan aklamıştır. Ancak politikacılarımızın çoğu bunu farkında değildir. Bu günlerde pek moda olan bir tarihçi var. Nail Ferguson. Best seller olan ve bizde YKY yayınlarından çıkan “ İmparatorluk ” adlı kitabında özetle diyor ki “ sömürgecilik, günahları da olan bir uygarlık misyonudur.. . Sömürgeciliğin iyi tarafları da vardı… Yollar, hastaneler, köprüler, okullar yaptılar… Uygarlık taşıdılar… Örneğin Afrika’nın… tüm sorunlarından, Afrikalıların soykırımlarından, fanatik çatışmalarından sömürgecilik sorumlu tutulamaz v.b ”.

Sömürge geçmişli Batı, Ferguson’u baştacı etmekte. Fransa ise eski sömürgeleriyle “ içli dışlı-ağabey ” görüntüsü peşinde. Hatırlayalım, geçen yılın 14 Temmuz bağımsızlık günü kutlamalarına Fransa’nın eski 13 sömürgesinden devlet başkanları ve tören askeri birlikleri gelerek Champs Elysee’deki geçit törenine katılmışlardı. Sarkozy’nin “ Fransanın eski sömürgeleri ile bağlarını güçlendirme ” şovunda figüran oldular. Sömürgecilik günahını oldukça meşrulaştıran bu şov, Avrupa’nın takdirini kazandı. Batı bir günahtan daha kurtuldu. Kimi kime şikayet edecek durumdayız. Zaten herkes her şeyin farkında.

Özelleştirme furyasında Fransız şirketleri tüm ekonomimize nufuz etti.Bir araştırın onlarca Fransız sermayeli şirket banka ve buralarda binlerce çalışan var. Ulusal ne kaldı. Neyi boykot edeceğiz. Akıllı politikalar bağıra çağıra yumurta kapıya dayandığında yapılmaz. Maalesef “ Tete de Turc “ (Şamar Oğlanı) olmak durumunu kendimiz yaratıyoruz.

Emparyalist güçler Osmanlıyı parçalarken Yunanlıları Ermenileri Arapları kullandılar. Osmanlı İmparatorluğu'nu 30'un üzerinde yeni devlete parçalayan, İngiltere o dönemde bilinen petrol yataklarına göre Ortadoğu'yu tanzim etti. Bedevi Arap hanedanlarından ' krallar-prensler ' ilan ve icat ederek de, Irak, Suriye, Lübnan, Ürdün gibi ülkeler yarattı. II. Dünya Savaşından sonra da aralarına İsrail’i yerleştirdiler. Ortadoğu’daki bu yapay haritayı şimdi ABD yeniden çizmeye hazırlanıyor. Büyük Ortadoğu Projesi aslında budur.

Müttefik Kuvvetler Komutanı Mareşal Archibald Wavell, 1919'da Birinci Dünya Savaşı'nı , ' bütün savaşları bitiren savaş ' olarak nitelendirmişti. Wavel’in bu ‘ şık ’ sözlerini bilahare Versay'da Paris Anlaşması'nı yapıp, dünya ve özellikle de Ortadoğu haritasını yeniden çizen İngiliz, Fransız Başbakanları Lloyd George ve Clemencau ile ABD Başkanı Wilson da kullanmıştı.

Aslında Versay-Paris anlaşması ‘ bütün barışları bitiren barış ' tır. David Fromkin best-seller olan aynı adlı kitabını bulursanız mutlaka okuyun. Bu sözü ondan ödünç aldık. Fromkin, İngiltere'nin Osmanlıyı parçalamasının, ahmaklık, aptallık, büyük hata ve bitmeyecek savaşların başlangıcı olduğunu ve İngiltere’nin Ortadoğu da yanlış harita çizdiğini de söylüyor. Şimdi Emperyalistler Ortadoğu’daki hatalarını düzeltmeye çalışıyorlar.
Versay-Paris anlaşmasının Almanya’ ya uygulanan aşırı acımasız yaptırımları daha o günden II. Dünya Savaşının çıkış sebebini hazırlamıştı. 20 yıl sonra ilkinden daha acımasız bir Dünya savaşı daha yaşandı. Geçen haftalarda AB ülkelerini saran ekonomik krizin çözümü toplantılarında Angela Merkel Avrupa’yı dize getirdi. Almanya iki dünya savaşıyla alamadığı liderliği aldı. Avrupa’nın patronu oldu. Devlet yönetmek ciddi bir iştir. Uzun vadeli akıllı politikalar ve sağlam bir ekonomi gerektir. Bugün olanların kökleri geçmiştedir. Amerika ve yandaşları gelecek 25–50 yılı tahmin etmeye çalışıyorlar. Senaryo üstüne, senaryo hazırlıyorlar. Füturologlara (gelecek bilimci) gelecek tahminleri yaptırıyorlar.

BM, 2050 yılına kadar yaptığı nüfus projeksiyonlarını değiştirdi. 9,2 milyar tahmin ettiği dünya nüfusunu 8,8 milyara çekti. Projeksiyona göre, gelecekte 400 milyon kişi AIDS (200 milyon), savaşlar, açlık ve susuzluktan ölecek. Nüfus yitirecek, nüfus artışı ' eksi ' olacak ülkeler başta Almanya, İsrail, İtalya, Fransa, hatta ABD ve İngiltere, kısaca Batılı gelişmiş ülkeler ve özellikle İsrail. Nüfusu artacak ülkeler ise Türkiye'de dahil en başta Çin, Hindistan, Bangladeş, Pakistan, Filistin, Kongo vb. diye sıralanıyor. İsrail nüfusu yerinde sayıyor. Filistin nüfusu patlıyor. Yine bu çalışmalara göre, dünya su kaynakları kıtlaşıyor, 2030-2050'lerde su savaşları olacak. Global ısınmanın sebep olacağı iklim değişiklikleri öngörmesi zor olmayan kıtlık ve göçler. Gidişat hiç de parlak değil.

Türkiye jeopolitik açıdan iştah açan bir bölgededir. Doğal kaynakları suyu madenleri vb var. Ama Türkler pek de tekin bir millet değil. Emperial güçler Birinci dünya savaşı öngörülerinde yanıldıkları tek noktayı iyi hatırlamaktadırlar. Kurtuluş Savaşı ile bugünkü sınırlara sahip bir Türkiye hiç hesaplarında yoktu. O halde Türkiye ve Türkler “ özel ilgiyi ” hak etmektedir. Ermeni meselesi, Kürt meselesi …, Laik Türkiye’nin yapısının değiştirilmesi, üst yapı kurumlarının çökeltilmesi, vatandaşlıktan cemaate geçiş, karşı çıkana Silivri sürgünü …Saymakla bitmez. Türklerin öz güvenlerinin, milli duygularının yok edilmesi, uysallaştırılmaları gerekir. Bir de soykırımcı suçlaması eklenirse ‘ yeme de yanında yat ’ misali harika olmaz mı?

Ermeni Soykırımı meselesi bir taşla birçok kuş vurmaktır. Egemen güçler, işbirlikçileri, bilerek veya bilmeyerek kullanılanlar eliyle dünyanın en kapsamlı ‘ toplum mühendisliği ’ projelerinden birini, on yıllardır, bölgede yürütmektedir. Ülkemizin başındaki soykırım meselesi egemenler için bir enstrumandır.

Tekrarlayalım politikaların gerçekle ilgisi olması gerekmiyor.

15 Mayıs 1919 da İzmir’i İngiltere’nin taşeronu olarak işgal eden Yunan askerleri, Batı Anadolu’nun tarihsel olarak kendi hakları olduğuna inandırılmışlardı. Perişan oldular.

Şimdi de Ermeniler Doğu Anadolu’nun tarihsel hakları olduğuna inandırıldılar. Ama mert savaşlar dönemi bitti. Ermeniler Ağrı’yı işgal etmeyecek. Türlü ‘ çağdaş –demokratik ’ metotlarla kalleş bir savaş sürdürecekler. İşte ‘ Soykırım’ diretmesi bu savaşın maymuncuğudur.

Dünyada yaşanan bunca kargaşada ‘ egemen güçlerin ‘ parmağı vardır.

Evin

19 Ocak 2012 Perşembe

Ermeni Zorunlu Göçü



Ermenilerin Hint Avrupa grubundan mı, Kafkas halklarından mı, Urartuları oluşturan halkların bir bölümünden mi olduğu tartışmalıdır. Hiç biri netleşmemiştir. Ancak Ermenilerin Güney Kafkasya ve Doğu Anadolu’daki en eski halklardan biri olduğu kesindir.

Ancak kökeni ne olursa olsun Ermeniler de tüm diğer halklar gibi saf bir ırk değildir. Pek çok ırkın karışmasından oluşmuş bir topluluktur. Onlar diğer Anadolu halkından sadece dilleri ve dinleri ayırmaktadır. Örf ve adetleri, başta müzikleri olmak üzere folklorları bile diğer Anadolu halkları ile neredeyse aynıdır.

Ermeniler, İskender’den sonra bir süre bağımsız bir devlet kurmuş olsalar bile bu kısa sürmüştür. Roma döneminde vassal bir topluluk olarak Roma imparatorluğu ile Sasaniler (İran) arasındaki dengelerden istifade ederek yaşantılarına devam ediyorlardı. Zaman zaman Roma’ya, zaman zaman Sasanilere bağlı oldular. Ancak, onları, geçmiş zamanın büyük bir bölümünde Sasanilere daha yakın kabul etmek daha doğrudur. Bu durum, Roma Hıristiyan olana kadar 6 – 7 asır devam etti.

Ermeniler, Roma’dan önce Hıristiyan olmuşlardı. Roma Hıristiyanlığı kabul edince, aralarında dini inanış farkı çıktı. Ermeniler Gregoryan’dı. Yani Ortodoks Doğu Roma imparatorluğu ile problemleri vardı ve hiç rahat değildiler. Türkler gelene kadar Ermeniler, Doğu Romanın dini baskısı altında yaşıyorlardı.

Türklerin gelmesi ile birlikte bir kısım Ermeniler Güney Doğu Anadolu’ya göç ederek, Kilikya ve etrafında yerleştiler. Ermenilerin Çukurova’daki varlıkları 1071’den sonradır.

Haçlı seferleri başlayınca Kilikya Ermenileri, Doğu Roma tehdidinden korunmak amacı ile Haçlılarla işbirliği yapmışlardır. Kilikya Ermenilerinin Fransa ile ilişkileri bu döneme kadar gider. Daha sonra, Rusya Ortodoksların korumacılığını istediğinde, Fransa da Katolik ve Ermenilerin koruyuculuğuna kollarını sıvayacaktır.

Haçlı seferlerinden sonra, Moğol istilası sırasında, Kilikya Ermenileri Müslüman olmayan Moğollara vassal olmayı ve onlarla beraber hareket etmeyi kendi menfaatlerine daha uygun bulmuşlardır. Moğolların ilerleyişinin durdurulduğu ilk savaş olan İlhanlı (İran Moğolları) Memluk (Mısır Türk Köleleri) savaşında Ermeniler Moğol ordusunda savaşmışlardır.

Osmanlılar döneminde Ermeniler zaman zaman Osmanlılara, zaman zaman Safevilere (İran) bağımlı yaşamışlardır. Zaman zaman da bu iki devlet arasında paylaşılmışlardır.

1826 – 1828 Rus-İran savaşı sonunda, 21 Şubat 1828 Türkmençay Analaşmasıyla Bakü’de dahil olmak üzere Azerbaycan’ın kuzey toprakları Ruslara geçti. Ermenilerin bir kısmı Rus topraklarında, bir diğer kısmı Osmanlı topraklarındaydı. Ermeniler ve büyük bir Türk nüfus iç içe, yan yana yaşıyordu. Ermeniler artık yüzlerini Rusya’ya dönmüşlerdi. Bu gelişme ileride büyük facialar yaşanmasına sebep olacaktı.

1839 Tanzimat Fermanı ile Osmanlı geleneksel vergi yapısında ve hukukta kesin bir ayrılığa gitti. Artık Osmanlı İmparatorluğunda bütün uyruklar, din ve ırk farkı olmaksızın birbirine eşittiler. Bunun bir sonucu da Ermeni patriklerinin yetki ve protokoldeki yerlerinin artması olmuştu.

XIX. yüzyılın başından beri İngiliz ve ABD’li misyonerler Anadolu’da daha doğrusu tüm Osmanlı topraklarında çalışıyorlardı. 1850 yılına gelindiğinde, misyoner çabaları sonucu Protestan olan Ermeni sayısı 15.000 çıvarındaydı. Hala Ermenilerin büyük çoğunluğu Gregoryen idi. Bu Protestan Ermeniler Babıali’den “ Protestan Milleti “ sayılma hakkını aldılar. Başlarında bir piskopos ve ona yardım eden bir dini kurul vardı. Bu yeni milletin dünya işlerini de laik bir komite yönetecekti.

Osmanlı İmparatorluğunda 1850’de Bağımsız bir Protestan Milleti teşekkül ettirilince, Gregorian Ermeniler de cemaatlerine bir canlılık getirmeye çalıştılar. Cemaatin Tanzimat ruhuna uygun bir tüzüğünü 1863’de Babıali onayladı. Bu tüzük Ermeni cemaatinin Osmanlı imparatorluğundaki durumunda bir değişiklik yaratmıyordu. Yapılan, fiili duruma uygunluk ve iç yönetimde kazanılmış olanakları belirtmekti.

Ermeni Cemaati Tüzüğü, çoğunluğu din adamı olmayanlardan oluşmuş, 147 üyeli bir meclisle, bu meclis tarafından seçilmiş 2 kurulun varlığını ön görüyordu. Kurullardan biri dinseldi ve dini işlerle uğraşacaktı. Diğeri sivildi ve iktisadi konularla, eğitimle uğraşacaktı. Bu tüzük ile kurulan meclis, geleceğin tüm sorunlarını içerecekti.

Bu meclis radikal öğelerin itmesiyle, Ermeni cemaatinin parlamentosuna dönüşecek ve Osmanlı devleti açısından yıkıcı bir tutum takınacaktı.

1869’da Gregoryen Ermeniler Mıgırdıç Kırımyan’ı Patrik olarak seçtiler (1869 – 1873). Bu patrik Ermeni Meclisini Osmanlı Devletinden özerklik isteyecek noktaya itenlerin başında gelecekti.

1871’de Ermeni cemaatinin İstanbul’da 48, Anadolu’da 469 okulu vardı. Bu sırada Türkçe eğitim yapan modern Osmanlı okullarının sayısı parmak sayısından azdı.

Yabancı okullardan bahsederken misyoner faaliyetlerini de unutmamak gerekir. Sadece Amerikan misyonerlerinin 1870’de 205 okulu olduğundan bahsedilir. 1863 de kurulan Robert Kolejde bunların arasındaydı. Katolik misyonerlerin de yüzlerce okuldan oluşmuş ağları vardı. Misyonerler Osmanlı İmparatorluğunu kültürel olarak sömürgeleştiriyorlardı. Bir yandan da özerklik isteklerini ajite ediyorlardı.

Osmanlı Devlet adamları olup bitenin farkındaydı. Bu okullar ayrılıkçı fikirlerin tohumlarının dikildiği yerlerdi, ayrılıkçı akımlara insan yetiştiren merkezlerdi. Ancak, İmparatorluk kendine güveniyordu. Osmanlı imparatorluğu önceliğini yenileşmeye vermişti. Ayrılıkçı akımları önemsiyor ama en önceliğe koymuyordu. İleride biraz daha fazla önlem alınacaktı. Bu da II. Abdülhamit döneminde olacaktı. O zamana kadar Babiali Hıristiyan misyonerleri hareketlerinde serbest bıraktı. Babaili Batılı devletlerin dostluğuna çok ihtiyaç duyuyordu. Batılılar da eğitimde azınlıklara ve misyonerlere verilen hakları Osmanlıların modernleşmedeki en belirgin işareti olarak kabul ediyorlardı. Devlet yanlış tercih kullanmış, yabancı hayranlığı ile altının oyulmasına razı olmuştu. Halbuki bilmeli idi ki her işin başı eğitimdir. Ama modern eğitimden gelmeyenler bunu nasıl anlayacaklardı.

Patrik Mıgırdıç Kırımyan yerine İstanbul Ermeni Patriği olarak Nerses Varjabedyan seçildi. (1874 – 1884). Bu patrik zamanında da özerklik isteği kuvvetlenerek devam etti.

Ermenilerin özgürlük isteklerini yadırgamamak gerekir. Fransız ihtilalinde alevlenen milliyetçilik duyguları 1848 Paris Komününden sonra dünyanın her yerinde ihtilallere neden olmuştu. İtalya, Avusturya, Macaristan, Rusya, Meksika, İspanya, Brezilya, Yunanistan, Girit, Sırbistan, Romanya, Bulgaristan, vs… nerede ise tüm ülkelerde ayrılıkçı hareketler vardı. Dünyanın her yeri ihtilal depremleri ile sarsılıyordu. Bu nedenle Ermenilerin Osmanlı İmparatorluğundan ayrılma istekleri çağın rutin bir isteğiydi.

XIX. yüzyılın sonunda ve XX. Yüzyılın başlarında, tüm Batı Osmanlı imparatorluğunu parçalamak ve ondan önemli bir pay koparmak istiyordu. Osmanlıyı zayıf düşürmek için Ruslar Doğu Anadolu Ermenilerini silahlandırıyor, eğitiyor, çeteler düzenleyip Müslüman köylerine saldırtıyorlardı. Bu metot daha önce Balkanlarda, Girit’te ve Kafkasya’da denenmiş, başarılı olmuştu. Korkutulan Müslümanlar kaçıyor, çoğunluk terör uygulayanlara geçiyordu. Böylece, o bölgenin bağımsızlık isteği çoğunluk isteği olarak haklı hale geliyordu.

Güneydeki Ermenileri de Fransızlar eğitiyor, silahlandırıyor, örgütlüyordu.

Amerikalılar Protestan Ermenilerin peşindeydiler.

Misyonerler tüm Ermenileri eğitirken, onların Müslüman hakimiyetinden kurtulmaları için maddi ve manevi destek veriyorlardı. Yani Kapitalist dünya, hem Osmanlı imparatorluğunun parçalanması için, hem parçaladıktan sonra Ermenileri yönetimleri altına alabilmeleri için, hem dini nedenlerle arka çıkabilmek için Ermenileri destekleyip, terörist saldırılarını ya teşvik edip, örgütlüyor veya hiç olmaz ise görmezden geliyorlardı.

Sultan Abdülhamit döneminde Milliyetçi Daşnak Ermeni çetesi isyan etti ve terör uygulamaya başladı. Müslüman (genelde Kürt) köyleri basılıp, herkes bire kadar işkence edilerek öldürülüyordu. Bu zulme 1908’de Daşnaklar ara verdiler.

Dünya savaşı çıktığında Doğu Cephesinde Osmanlı ve Rus orduları boğuşuyordu. Bu sırada Ermeniler Ruslardan yana tavır almış ve çeteler gerilla savaşları vererek Osmanlı ordusunun lojistik hatlarını vuruyorlardı. Bu sırada 25 bin Osmanlı tebaası Ermeni Osmanlılara karşı dövüşüyordu.

Nisan 1915’de Van’da bir Ermeni isyanı oldu. Müslüman evleri yakıldı. Van’a ilerleyen Rus ordusuna 20 bin Ermeni katıldı.

Osmanlı devleti artık Ermenileri, varlığı için bir tehdit olarak görüyordu. Onların düşmana yaptıkları yardımlar önlenmeliydi. Devlet teçhir (göç ettirme, yeniden yerleştirme) kararı verdi. Ermeniler önceden haber verilemeden kısa bir süre içinde evlerini terk ederek, yine Osmanlı toprakları olan ama savaştan uzak olan emniyetli bölgelere yollandılar.

Trenler asker, mühimmat taşıyordu yani savaştaydı. Bu nedenle Ermeni göçü yürüyerek yaptırıldı. Bu sırada Türk asker ve subayları da yeni görevlerine genelde yürüyerek gidiyorlardı. Bu sırada Anadolu’da genel bir kıtlık vardı, göçenler de gıda bulmakta çok zorluk çektiler. Anadolu’da tifo, tifüs gibi salgınlar oluşmuştu. Bu salgın hastalıklar göçte zayıf düşen Ermenileri de vurdu.

Osmanlı devleti Ermenileri zorunlu göçe tabi tutmuştur. Bu hiçbir şekilde bir soykırım eylemi değildir. Ermenilerin öldürülmesine dair tek bir emir Osmanlı arşivlerinde yoktur. Buna karşılık korunmalarına dair emirler vardır. Çok sayıda Ermeni, göç sırasında, yorgunluktan, açlıktan ve hastalıktan ölmüştür. Yolda yer yer kıymetli mallarını almak isteyen eşkıyaların hücumuna uğramışlardır. Zaman zaman kafileleri korumakla görevli askerler eşkıya ile işbirliği yapmıştır. Buna karşılık kafileleri korumak için çarpışan askerlerde vardır.

Ermeni göçmenlere, daha önce Ermeni çetelerinin vahşetine maruz kalmış olan yerel halk (genelde Kürtler) intikam hissi ile saldırıp, vahşet uygulamıştır.

Yolu olmayan, vahşi ve çok zor bir coğrafyada aç, sefil ve yeterli koruması olmayan göç bir dramdır. Kötü koşullar sadece Ermeniler için değildi. O sırada tüm Anadolu ve Osmanlı ordusu kıtlık çekiyordu. Dedem Sait Altınyay, Irak cephesinde çarpışırken, ordunun iaşe olarak kişi başına 2 günde yarım peksimet verebildiğini anlatmıştı.

Salgın hastalıklar da tüm Anadolu’yu vurmuştu. 1916 yılında sadece Malatya’da günde 100 asker koleradan ölüyordu.

Yani özet olarak, zorunlu göç sırasında Ermenilere onları yok etmek için uygulanan özel bir durum yoktur.

Savaştan sonra Ermenilerin bir kısmı geri dönmüşlerdir. Ölen Ermeni sayısı öyle milyonlar falan değildir. Ölenlerin çoğu da salgın hastalıklar nedeniyle ölmüşlerdir. Zorunlu göç sırasında göçe tabi olmamak için pek çok Ermeni Müslüman olmuş, sonra da dinini değiştirmemiştir. Şimdi onları da kayıp Ermenilerin içinde sayıyorlar. Geri dönenler de kayıplar arasında sayılmaktadır.

1915 sürgünü hem Türkler ama özellikle Ermeniler için bir trajedi olmuştur. Ancak unutulmamalıdır ki Ermeni çeteleri yüzünden yerinden yurdundan olan, yollarda ölen ve katliama uğrayan Müslümanların sayısı da göç sırasında ölen Ermenilerin sayısına nerede ise eşittir.

Burada söylenmesi gereken Osmanlı devletinin Ermenileri yok etmeye çalışmadığı ama istemeden, koşullar gereği Ermenilerin bir afete maruz kaldıklarıdır.

Bu trajedinin bir soykırım olmadığının en önemli göstergelerinden biri doğuda bu olaylar cereyan ettiği esnada, ülkenin batı bölgelerinde yaşayan Ermenilerin aynı şekilde bir muameleye tabi olmadığıdır.

8 Ocak 2012 Pazar

Batının Türklere Bakışı


Batının Türklere davranışının temelinde DNA’lara işlenmiş üç korku yatar. Bunlar Türk Korkusu, Müslümanlık Korkusu ve İmparatorluk Korkusu (veya İmparatorluk çekişmesi- miras meselesi) dir.

Türk korkusu çok eskilere dayanır ve sürekli beslenmiştir. Milat öncesi tarihlerde, Asya’nın Orta ve Kuzeyi ile Karadeniz’in kuzeyi Türk, Slav ve Germen kabilelerince ortaklaşa kullanılıyordu. Bu sırada göçebeler arası savaşlar, yağmalar eksik olmuyordu. Bu göçebeler içinde belki en kuzeyde (Sibirya’da) yaşayanlar Türklerdi.

Hint Avrupa grubunu oluşturan Aryenlerin (Hindistan), Acemlerin (İran), Greklerin (Yunanistan), Trakların (Anadolu ve Balkanlar), Keltlerin güneye (İran, Hindistan, Anadolu ve Akdeniz havzası) göçleri kuvvetli bir olasılıkla kuzeyden gelen baskıların da önemli rol oynadığı göçlerdi. Bu baskıyı yapabilecek tek topluluk ise Sibirya’daki Öntürkler olabilir.

Aryenler (Hint Avrupa Gurubu) yerleşik düzene geçip medeniyetler kurduğunda (Hitit,Yunan, Med, Pers, Frig, Roma) onları sürekli rahatsız eden ve yerleşimlerini yıkan kuzeydeki İskitler, Sarmatlar, Mesagetler, Kimmer, vs gibi göçebe konfederasyonlarıydı. Bu konfederasyonların içinde önemli sayıda (belki çoğunlukta) Öntürkler vardı.

Milattan az sonra Batı Roma üzerine Germen göçleri başladı (Gotlar, Vizigotlar, vs). Bu Germen kabilelerini yer değiştirmeye zorlayan Hunlardı. Sonra Hunların kendileri de Batı Roma topraklarında görüldüler, Fransa’nın içlerine kadar (Galler) akınlar yaptılar.

Milattan sonra, Roma imparatorluğu yönetimi kolaylaştırmak için ikiye bölünmüştü. Ancak esas başkent Doğu Roma’nın başkenti Byzantion, üst imparator Doğu Roma imparatoru olan Augustus idi (Augustus isim değil ünvan).

Batı, göçebeler (Germenler) tarafından işgal edilmiş, Batı Roma çökmüş, Batı Roma imparatorluk sembolleri Byzantion’a yollanmıştı. Böylece tekrar iki imparatorluk birleşmiş, başkenti Byzantion olan tek bir Roma İmparatorluğu kalmıştı.

Bu sırada Türkler büyük bir Asya devleti kurmuşlardı (Göktürk dediğimiz devlet). Roma zaman zaman bu devlete elçi yolluyor, onlardan elçi kabul ediyordu. Yani Batı, Türkleri Türk adıyla biliyor ve onları tanıyordu.

Göktürklerin baskısı sonucu Avarlar Avrupa’ya gelip, Macar ovalarına yerleştiler. Avarlarla beraber yaşayan Slavlar Avarları kendi Beyleri olarak kabul etmişler, Avarların askeri olmuşlardı. M.S. 550 – 600 arasında Avarlar Avrupa’ya kök söktürüyorlardı. Ren nehri kıyılarına kadar giden akınlar düzenliyorlardı. Frankları yendiler. Avarlardan korkan ve İtalya’nın kuzeyine adını verecek olan Lombartlar, Avarlardan kaçarak Lombardiya’ya yerleştiler.

Avarlar Hunlardan sonra Tüm Macaristan’a hakim olan ikinci topluluktu. Göktürkler ise Avarları köleleri gibi (Unaganbogol) görüyorlardı. Slavlara ise savaşmayı Avarlar öğretmişti.

Avarlar Sasanilerle işbirliği yaparak Byzantion’u kuşattılar. M.S.650 yılına gelindiğinde Avarlar hala Roma’nın başına belaydı.

VIII. Yüzyılın ortasında Batı Roma İmparatorluğu Charlemagne tarafından tekrar kurulmuştu. Cherlemagne’nın oğlu Pepe Avarların üzerine Macaristan’a yürüdü. Avarlar yenildi, ezildi, Hıristiyanlığı kabul etmek zorunda kaldılar. Macaristan ve Yugoslavya’da küçük guruplara bölünüp, diğer halklar içinde eridiler.

(Avarlar hakkında geniş bilgi 5, 6 ve 7. Kitaplarda bulunabilinir)

VIII. yüzyılda Oğuzlar Peçenekleri onlar da Macarları ittiler. Macarlar, Macar ve Türk kabilelerinin bir konfederasyonu şeklinde hareket ediyorlardı. Ancak Doğu Roma onlara Türk dediği için tüm Avrupa bu Macarları Türk olarak biliyordu. Macarlar Macaristan’a yerleşip, Tüm Avrupa’yı akınları ile talan etmeye başladılar. Macarların Macaristan’a yerleşmesi Karolenj imparatorluğunun çöküşüne rastlamıştı. Macarlar her yeri senelerce yağmaladılar. Avrupa Türk korkusu ile tir tir titriyordu.

Binlerce yıldır, Orta Asya’da, Sibirya ormanlarında, Kuzey Karadeniz Bozkırında Gotlar, Çeşitli Germen toplulukları, Slavlar, genel olarak Hint – Avrupa dili konuşan topluluklar ve Türkler yan yana, bir arada yaşamışlardı. Bu süreçte genellikle hakim unsur veya baskı yapan unsur Türkler olmuştu. Böylece Hint – Avrupa kavimlerinin belleklerinde, bu uzak geçmişteki komşularına karşı, saygı ile karışık bir korku vardı. Şimdi Macar akınları başlayınca, Türk korkusu içine bu uzak anılar da karışıyor ve onu kuvvetlendiriyordu.

950 yılında, Alman imparatoru (Kutsal Roma Germen İmparatoru) I. Otto Macar ordusunu yok edip, Macar şeflerini asınca, Macarlar da uslandılar.

Bu sırada Karadeniz’in kuzeyinde Uzlar (Oğuzlar) ve Kıpçaklar (Kumanlar) belirmeye başlamıştı.

Daha önceleri, Macarları Dinyeper bölgesinden kovan Peçenekler, şimdi, Oğuz (Uz) ve Kıpçak (Kuman) saldırıları karşısında perişan olmuşlardı. Peçenekler, Macarlara sığındılar. Bunların bir kısmı sınır savunmasında kullanıldı, bir kısmı küçük parçalar halinde, bütün ülkeye dağıtıldılar. Peçenekler, böylece bir tehlike olmaktan çıkıp, Hıristiyanlaştı ve tarım yapan köylüler haline dönüştüler.

Peçenekler gibi, Batı Göktürk boylarından olan Sekel Türkleri de Macaristan’a gelmişler ve Macar sınır boylarını koruyorlardı. Sekeller, ordunun giderken en önünde gider, ordu çekilirken de en geriden gelip, ordunun arkasını korurlardı. Bu dönemde, Macarlar, Karpat bölgesinde açılan ormanlık araziye Sekelleri yerleştirdiler. Onlar da Hıristiyan ve çiftçi olup, Macar kitlesi içinde eridiler.

Bu sırada Müslümanlar Avrupa’yı sarmıştı. Müslüman ilerlemesini Pirenelerde Franklar, Anadolu’da Roma İmparatorluğu, Kafkaslarda Hazar Yahudi Türk devleti durdurmuştu. Sonra 1071’de Türkler Doğu Roma Barajını yıkıp, Anadolu’ya girdiler. Avrupa tekrar sarsılmıştı. Şimdi de Müslüman Türkler Avrupa üzerine yürüyordu. Bu sırada Anadolu’da Müslüman Oğuzlar varken Balkanlarda Şaman Oğuzlar ve Kıpçaklar bulunuyor, yağma, fütuhat yapıyordu.

1071’den itibaren 30 yıl içinde Kudüs’e yapılan Haçlı seferleri başladı. Bu seferler sırasında artık Haçlılar Anadolu’ya Türkiye demeye başlamışlardı. İlk Haçlı orduları Anadolu üzerinden Ortadoğuya gitmek istediler. Türkler için bu bulunmaz bir yağma fırsatıydı. Türkler Haçlı ordularının canına okudular. Haçlı seferleri sırasında Avrupa baktı ki Anadolu geçilemiyor, bundan sonra Haçlı seferleri deniz yolu ile yapılmaya başlandı.

Bu sırada Moğollar geldi. Karadeniz’in kuzeyine gelen Moğollar oradakı Türk çoğunluğa dayanarak Altınordu devletini kurdular. Altınordu devleti asırlarca Avrupa’nın içlerine kadar (Polonya, Almanya, Dalmaçya, …) durmadan yağma akınları düzenlediler. Avrupa açısından olaya bakılınca, yine Türkler gasp ediyor, köle alıyor, öldürüyor, yakıyor, yıkıyordu…

Osmanlı Devleti kuruldu. Osmanlı Balkanlara yani Avrupa’ya geçince, hem Türk ve hem de Müslümanlar geliyor korkusu ile Osmanlıları Balkanlardan atmak için defalarca Haçlı seferleri düzenlendi ise de Osmanlı Balkanlara yerleşip, Viyana’ya dayandı. Bu arada durmadan hudut askerleri, akıncılar (zaman zaman sayıları 100.000’en fazla), Altınordu’nun devamı olan Kırım Hanlığı (akıncı sayısı zaman zaman 100.000’en fazla) Avrupa’ya her sene durmadan yağma akınları düzenliyordu. Bu asırlarca devam etti. Bir örnek olarak: Osmanlı yenilgilerinin başladığı II. Viyana kuşatması sırasında (1683), akıncılar pek çok şehri yaktılar. Akıncıların yanlarında taşıdıkları esir sayısı 81.000 olmuştu. 6 bin delikanlı, 11 bin genç kadın, 14 bin genç kız, gerisi yaşları 20 – 30 arası olan erkek ve kadınlardı. Bu 81 bin rakamı Osmanlı ülkesine gelebilen esir sayısıdır. Bozgundan sonra Almanlar pek çok esir kurtarmışlardır ki onlar bu sayının dışındaydılar. En güzel kızlar 50 altın kuruşa satılmıştı. Alelade esirler koyun fiyatına satıldılar.

Türklerin Avrupa ile boğuşması hiç bitmedi. I. Dünya Savaşında ve ondan sonra İstiklal savaşında da sürdü. Yani bundan bir nesil önceye kadar devam etti. 1700 yıl ve nerede ise Hıristiyanlığın tarihi kadar Türkler Avrupalıları köle yapmış, öldürmüş, kadınlarını, çocuklarını kaçırmış, mallarını almış, kent ve köylerini yakmışlardır.

Bu nedenle Avrupa’daki Türk korkusunu anlamak gerekir. Onlar, çocuklarını “ Türkler geliyor “ diye korkutarak uyutanlardır.

Müslümanlık Korkusu

VII. yüzyılın sonu ile VIII. Yüzyılda, Müslümanlık Avrupa’yı dört yandan sıkıştırmıştı. Eskiden Hıristiyan olan tüm ülkeler, Ortadoğu, Mısır, Kuzey Afrika, İspanya hem Müslümanların eline geçmişti ve hem de halk Müslüman olmuştu. Ortodokslukla Katoliklik arasında dinsel açıdan bir fark yoktu, olan ufak farklar da ihmal edilecek kadar küçüktü. Müslümanlık Ortodoksların elinden hem topraklarını ve hem de toplumunu almış, yani onu mağlup etmişti. Bu sırada Katoliklik Avrupa’da yüz ölçümü ve nüfus olarak çok ufak bir alanda vardı. Kıta daha tamamen Katolikleştirememişti. Avrupa’nın daha tam Katolik olmasına 500 yıldan uzun süre vardı. Bu durumda Katolik Avrupa Müslüman ilerlemesi karşısında korkuyor ve dininin elden gideceği endişesini yoğun olarak yaşıyordu.

Müslümanlar o kadar Avrupa’nın içine girmişlerdi ki Alp dağları geçitlerinde yolculardan geçiş ücreti alıyorlardı.

Katoliklik, Karolenj devleti sayesinde (Tabii Roma’nın büyük yardımı ile) Müslümanlığı dengeleyip, Doğuya deniz yolu ile (Okyanuslar) gitmeye başladığında, Asya ve Güney Doğu Asya’da, her gittikleri yerde, Müslümanlarla yoğun olarak karşılaştılar.

Asya ve Güney Doğu Asya’yı, oralara çok önceleri giden Müslüman tüccarlar Müslümanlaştırmıştı. Avrupalılar ve özellikle Cizvit misyonerler, oralardaki Kuvvetli Müslümanlık karşısında Hıristiyanlığı yeteri kadar yayamadılar. Ve daha sonra Avrupalılara karşı bir direnme olarak, yer yer halk, toplu olarak Müslümanlığı kabul etti. Böylece Müslümanlık Hıristiyanlığa karşı direnişin de bayrağı olmuştu.

Avrupa tüm bu gelişmeler karşısında, teokratik olarak, hep Müslümanlığı nasıl alt edeceğini araştırdı, durdu. Ve bundan hiç vazgeçmedi.

Bu çelişki Rusları Osmanlı topraklarındaki Ortodoksları koruma güdüsü ve politikasına itti (Tabii burada yeri olmadığı için anlatılmayan, Rusya’nın Roma imparatorluk mirasına sahip çıkması da vardır).

Hep Batı Roma imparatorluğu hayali ile yaşayan ve imparatorluk için en yakın müttefik olarak Katolikleri gören Fransa ise Katolikleri koruması altına almaya çalıştı. Bunların içinde Lübnan Katolikleri ve Ermeni Katolikler vardı. Fransa ve Rusya Hıristiyanları paylaşmaya kalkınca, geri kalamayacak olan İngiltere de kendini Protestanların ve diğer Hıristiyanların hamisi ilan etti. Bu çabalar bu gün de devam etmektedir. Sadece alenen yapılmamaktadır.

İmparatorluk Korkusu

Roma imparatorluğu ikiye ayrılıp, Batı Roma, imparatorluk alametlerini İstanbul’a yollayıp, kendini fes edince, Avrupa (Batı), kendilerini Germen göçebe kabilelerinin insafına terk edilmiş buldu. Bu terk ediş Batıda tekrar imparatorluk çatısı içinde olma isteğini doğurdu. Bunu değerlendiren Doğu Roma kısa sürede kadim Roma zamanındaki toprakların büyük bir kısmına sahip oldu (Justinyen dönemi). Ancak Doğu Roma, Batıya Kolonilerine davrandığından daha kötü, sanki bir sömürge gibi davrandı ve onu sömürdü. Bu sömürü ve muamele, kısa sürede Batıda büyük bir infiale sebep oldu ve Batı kendine Roma (Doğu Roma) dışında alternatif arayışlara girdi.

İşte bu, Katolikliğin Byzantion’dan kopup, Papalığa bağlanmasının esasıdır. Bu, Batıda Karolenj ile Papalığın işbirliği yapmasının esasıdır. Bu, Batının kendine Doğu Roma’ya alternatif bir imparatorluk kurma isteğinin somutlaşmasıdır. Bundan sonra Avrupa, Kutsal Roma Germen İmparatorluğunu kuracak ve ona tabi olacaktır.

İmparatorluk önemliydi. Çünkü imparator Tanrının yeryüzündeki gölgesi olarak (yani kutsal olarak) kralları yani Tanrı vekillerini tayin hakkına sahip olan tek mercii idi. Bundan sonra Doğu Roma (Bizans) ile Kutsal Roma Germen (Alman sonra Avusturya) arasındaki o bitmez, tükenmez mücadele yaşandı durdu. Benzer mücadele, dinsel alanda, İstanbul Ortodoks Patrikliği ile Roma Papalığı arasında da sürdü gitti.

Osmanlılar İstanbul’u aldıklarında aslında Roma imparatorluğunda sadece hanedan değişmiş, başa Türk bir hanedan gelmişti. Zaten imparatorluklarda hanedanlar değişir ve kökeni çok önemli değildir. Çin imparatorluk hanedanları içinde de Türk kökenliler vardır. Ayrıca Roma ‘da her kökenden imparatorluk hanedanları olmuştur.

Dolayısı ile Avrupa İstanbul’un Osmanlılara geçişini böyle algıladı. Önce çok tanrılı Roma vardı, sonra Hıristiyan Roma hükmetmişti, şimdi Müslüman Roma olmuştu.

Avrupa’daki krallar ki bunlar nerede ise bir aile olmuştu, kendi haklarında karar verme yetkisine sahip ve kendilerinden olmayan bir imparatoru ve imparatorluğu kabul edebilirler miydi? Sonuç, Avrupa krallık hanedanları her fırsatta Osmanlı ile (Doğu Roma imparatorluğu) mücadele ettiler ve onu alt etmeyi daima gündemlerinde tuttular. Ona alternatif olarak da Kutsal Roma Germen imparatorluğunu (Alman) yaşatmaya çalıştılar.

Sonuç

Yukarda özetlediğim üç korku: Türk korkusu, Müslümanlık korkusu ve İmparatorluk korkusu Türkiye cumhuriyetinde kesişmiştir. Bu nedenle ortalama bir Avrupalı, “ Türkler soy kırım yaptı “ denince bunu yadırgamaz ve olağan görür. Yani hemen sorgulamadan inanır.

Bu nedenle Avrupalıları bizim soy kırım yapmadığımıza inandırmak çok zordur. Ayrıca bizi Avrupa birliğine almaları da aynı şekilde çok zordur.

Türkiye Cumhuriyeti ile Avrupa arasındaki hesaplaşma hala devam etmektedir. Bu hesaplaşma daha asırlarca devam edecektir. Ayrıca daha bir nesil geçmeden meydana gelecek olan iklim değişikliği, doğal kaynakların yeniden paylaşılma zorunluluğunu da beraberinde getirecektir. Bu nedenle Avrupa, güçlü ve bütünlük içinde bir Türkiye istemez, bunu geleceği için bir tehdit olarak görür. Türkleri ya geldikleri yere sürmeli veya onları başa çıkılabilinilecek kadar ufak lokmalara ayırmalıdır. Bu ayrımın başlangıcı ne olur, bilinmez: Kürt isyanı mı, Ermeni toprak talepleri mi, Alevi Sünni çatışması mı, Müslüman Laik çatışması mı,… onun için Avrupa tüm yaraları kaşır ve kaşımaya devam edecektir.

Fransa’nın yaptıklarını ve yapacaklarını hiç yadırgamayalım. Yapmazlar ise yadırgayalım.