8 Ocak 2012 Pazar

Batının Türklere Bakışı


Batının Türklere davranışının temelinde DNA’lara işlenmiş üç korku yatar. Bunlar Türk Korkusu, Müslümanlık Korkusu ve İmparatorluk Korkusu (veya İmparatorluk çekişmesi- miras meselesi) dir.

Türk korkusu çok eskilere dayanır ve sürekli beslenmiştir. Milat öncesi tarihlerde, Asya’nın Orta ve Kuzeyi ile Karadeniz’in kuzeyi Türk, Slav ve Germen kabilelerince ortaklaşa kullanılıyordu. Bu sırada göçebeler arası savaşlar, yağmalar eksik olmuyordu. Bu göçebeler içinde belki en kuzeyde (Sibirya’da) yaşayanlar Türklerdi.

Hint Avrupa grubunu oluşturan Aryenlerin (Hindistan), Acemlerin (İran), Greklerin (Yunanistan), Trakların (Anadolu ve Balkanlar), Keltlerin güneye (İran, Hindistan, Anadolu ve Akdeniz havzası) göçleri kuvvetli bir olasılıkla kuzeyden gelen baskıların da önemli rol oynadığı göçlerdi. Bu baskıyı yapabilecek tek topluluk ise Sibirya’daki Öntürkler olabilir.

Aryenler (Hint Avrupa Gurubu) yerleşik düzene geçip medeniyetler kurduğunda (Hitit,Yunan, Med, Pers, Frig, Roma) onları sürekli rahatsız eden ve yerleşimlerini yıkan kuzeydeki İskitler, Sarmatlar, Mesagetler, Kimmer, vs gibi göçebe konfederasyonlarıydı. Bu konfederasyonların içinde önemli sayıda (belki çoğunlukta) Öntürkler vardı.

Milattan az sonra Batı Roma üzerine Germen göçleri başladı (Gotlar, Vizigotlar, vs). Bu Germen kabilelerini yer değiştirmeye zorlayan Hunlardı. Sonra Hunların kendileri de Batı Roma topraklarında görüldüler, Fransa’nın içlerine kadar (Galler) akınlar yaptılar.

Milattan sonra, Roma imparatorluğu yönetimi kolaylaştırmak için ikiye bölünmüştü. Ancak esas başkent Doğu Roma’nın başkenti Byzantion, üst imparator Doğu Roma imparatoru olan Augustus idi (Augustus isim değil ünvan).

Batı, göçebeler (Germenler) tarafından işgal edilmiş, Batı Roma çökmüş, Batı Roma imparatorluk sembolleri Byzantion’a yollanmıştı. Böylece tekrar iki imparatorluk birleşmiş, başkenti Byzantion olan tek bir Roma İmparatorluğu kalmıştı.

Bu sırada Türkler büyük bir Asya devleti kurmuşlardı (Göktürk dediğimiz devlet). Roma zaman zaman bu devlete elçi yolluyor, onlardan elçi kabul ediyordu. Yani Batı, Türkleri Türk adıyla biliyor ve onları tanıyordu.

Göktürklerin baskısı sonucu Avarlar Avrupa’ya gelip, Macar ovalarına yerleştiler. Avarlarla beraber yaşayan Slavlar Avarları kendi Beyleri olarak kabul etmişler, Avarların askeri olmuşlardı. M.S. 550 – 600 arasında Avarlar Avrupa’ya kök söktürüyorlardı. Ren nehri kıyılarına kadar giden akınlar düzenliyorlardı. Frankları yendiler. Avarlardan korkan ve İtalya’nın kuzeyine adını verecek olan Lombartlar, Avarlardan kaçarak Lombardiya’ya yerleştiler.

Avarlar Hunlardan sonra Tüm Macaristan’a hakim olan ikinci topluluktu. Göktürkler ise Avarları köleleri gibi (Unaganbogol) görüyorlardı. Slavlara ise savaşmayı Avarlar öğretmişti.

Avarlar Sasanilerle işbirliği yaparak Byzantion’u kuşattılar. M.S.650 yılına gelindiğinde Avarlar hala Roma’nın başına belaydı.

VIII. Yüzyılın ortasında Batı Roma İmparatorluğu Charlemagne tarafından tekrar kurulmuştu. Cherlemagne’nın oğlu Pepe Avarların üzerine Macaristan’a yürüdü. Avarlar yenildi, ezildi, Hıristiyanlığı kabul etmek zorunda kaldılar. Macaristan ve Yugoslavya’da küçük guruplara bölünüp, diğer halklar içinde eridiler.

(Avarlar hakkında geniş bilgi 5, 6 ve 7. Kitaplarda bulunabilinir)

VIII. yüzyılda Oğuzlar Peçenekleri onlar da Macarları ittiler. Macarlar, Macar ve Türk kabilelerinin bir konfederasyonu şeklinde hareket ediyorlardı. Ancak Doğu Roma onlara Türk dediği için tüm Avrupa bu Macarları Türk olarak biliyordu. Macarlar Macaristan’a yerleşip, Tüm Avrupa’yı akınları ile talan etmeye başladılar. Macarların Macaristan’a yerleşmesi Karolenj imparatorluğunun çöküşüne rastlamıştı. Macarlar her yeri senelerce yağmaladılar. Avrupa Türk korkusu ile tir tir titriyordu.

Binlerce yıldır, Orta Asya’da, Sibirya ormanlarında, Kuzey Karadeniz Bozkırında Gotlar, Çeşitli Germen toplulukları, Slavlar, genel olarak Hint – Avrupa dili konuşan topluluklar ve Türkler yan yana, bir arada yaşamışlardı. Bu süreçte genellikle hakim unsur veya baskı yapan unsur Türkler olmuştu. Böylece Hint – Avrupa kavimlerinin belleklerinde, bu uzak geçmişteki komşularına karşı, saygı ile karışık bir korku vardı. Şimdi Macar akınları başlayınca, Türk korkusu içine bu uzak anılar da karışıyor ve onu kuvvetlendiriyordu.

950 yılında, Alman imparatoru (Kutsal Roma Germen İmparatoru) I. Otto Macar ordusunu yok edip, Macar şeflerini asınca, Macarlar da uslandılar.

Bu sırada Karadeniz’in kuzeyinde Uzlar (Oğuzlar) ve Kıpçaklar (Kumanlar) belirmeye başlamıştı.

Daha önceleri, Macarları Dinyeper bölgesinden kovan Peçenekler, şimdi, Oğuz (Uz) ve Kıpçak (Kuman) saldırıları karşısında perişan olmuşlardı. Peçenekler, Macarlara sığındılar. Bunların bir kısmı sınır savunmasında kullanıldı, bir kısmı küçük parçalar halinde, bütün ülkeye dağıtıldılar. Peçenekler, böylece bir tehlike olmaktan çıkıp, Hıristiyanlaştı ve tarım yapan köylüler haline dönüştüler.

Peçenekler gibi, Batı Göktürk boylarından olan Sekel Türkleri de Macaristan’a gelmişler ve Macar sınır boylarını koruyorlardı. Sekeller, ordunun giderken en önünde gider, ordu çekilirken de en geriden gelip, ordunun arkasını korurlardı. Bu dönemde, Macarlar, Karpat bölgesinde açılan ormanlık araziye Sekelleri yerleştirdiler. Onlar da Hıristiyan ve çiftçi olup, Macar kitlesi içinde eridiler.

Bu sırada Müslümanlar Avrupa’yı sarmıştı. Müslüman ilerlemesini Pirenelerde Franklar, Anadolu’da Roma İmparatorluğu, Kafkaslarda Hazar Yahudi Türk devleti durdurmuştu. Sonra 1071’de Türkler Doğu Roma Barajını yıkıp, Anadolu’ya girdiler. Avrupa tekrar sarsılmıştı. Şimdi de Müslüman Türkler Avrupa üzerine yürüyordu. Bu sırada Anadolu’da Müslüman Oğuzlar varken Balkanlarda Şaman Oğuzlar ve Kıpçaklar bulunuyor, yağma, fütuhat yapıyordu.

1071’den itibaren 30 yıl içinde Kudüs’e yapılan Haçlı seferleri başladı. Bu seferler sırasında artık Haçlılar Anadolu’ya Türkiye demeye başlamışlardı. İlk Haçlı orduları Anadolu üzerinden Ortadoğuya gitmek istediler. Türkler için bu bulunmaz bir yağma fırsatıydı. Türkler Haçlı ordularının canına okudular. Haçlı seferleri sırasında Avrupa baktı ki Anadolu geçilemiyor, bundan sonra Haçlı seferleri deniz yolu ile yapılmaya başlandı.

Bu sırada Moğollar geldi. Karadeniz’in kuzeyine gelen Moğollar oradakı Türk çoğunluğa dayanarak Altınordu devletini kurdular. Altınordu devleti asırlarca Avrupa’nın içlerine kadar (Polonya, Almanya, Dalmaçya, …) durmadan yağma akınları düzenlediler. Avrupa açısından olaya bakılınca, yine Türkler gasp ediyor, köle alıyor, öldürüyor, yakıyor, yıkıyordu…

Osmanlı Devleti kuruldu. Osmanlı Balkanlara yani Avrupa’ya geçince, hem Türk ve hem de Müslümanlar geliyor korkusu ile Osmanlıları Balkanlardan atmak için defalarca Haçlı seferleri düzenlendi ise de Osmanlı Balkanlara yerleşip, Viyana’ya dayandı. Bu arada durmadan hudut askerleri, akıncılar (zaman zaman sayıları 100.000’en fazla), Altınordu’nun devamı olan Kırım Hanlığı (akıncı sayısı zaman zaman 100.000’en fazla) Avrupa’ya her sene durmadan yağma akınları düzenliyordu. Bu asırlarca devam etti. Bir örnek olarak: Osmanlı yenilgilerinin başladığı II. Viyana kuşatması sırasında (1683), akıncılar pek çok şehri yaktılar. Akıncıların yanlarında taşıdıkları esir sayısı 81.000 olmuştu. 6 bin delikanlı, 11 bin genç kadın, 14 bin genç kız, gerisi yaşları 20 – 30 arası olan erkek ve kadınlardı. Bu 81 bin rakamı Osmanlı ülkesine gelebilen esir sayısıdır. Bozgundan sonra Almanlar pek çok esir kurtarmışlardır ki onlar bu sayının dışındaydılar. En güzel kızlar 50 altın kuruşa satılmıştı. Alelade esirler koyun fiyatına satıldılar.

Türklerin Avrupa ile boğuşması hiç bitmedi. I. Dünya Savaşında ve ondan sonra İstiklal savaşında da sürdü. Yani bundan bir nesil önceye kadar devam etti. 1700 yıl ve nerede ise Hıristiyanlığın tarihi kadar Türkler Avrupalıları köle yapmış, öldürmüş, kadınlarını, çocuklarını kaçırmış, mallarını almış, kent ve köylerini yakmışlardır.

Bu nedenle Avrupa’daki Türk korkusunu anlamak gerekir. Onlar, çocuklarını “ Türkler geliyor “ diye korkutarak uyutanlardır.

Müslümanlık Korkusu

VII. yüzyılın sonu ile VIII. Yüzyılda, Müslümanlık Avrupa’yı dört yandan sıkıştırmıştı. Eskiden Hıristiyan olan tüm ülkeler, Ortadoğu, Mısır, Kuzey Afrika, İspanya hem Müslümanların eline geçmişti ve hem de halk Müslüman olmuştu. Ortodokslukla Katoliklik arasında dinsel açıdan bir fark yoktu, olan ufak farklar da ihmal edilecek kadar küçüktü. Müslümanlık Ortodoksların elinden hem topraklarını ve hem de toplumunu almış, yani onu mağlup etmişti. Bu sırada Katoliklik Avrupa’da yüz ölçümü ve nüfus olarak çok ufak bir alanda vardı. Kıta daha tamamen Katolikleştirememişti. Avrupa’nın daha tam Katolik olmasına 500 yıldan uzun süre vardı. Bu durumda Katolik Avrupa Müslüman ilerlemesi karşısında korkuyor ve dininin elden gideceği endişesini yoğun olarak yaşıyordu.

Müslümanlar o kadar Avrupa’nın içine girmişlerdi ki Alp dağları geçitlerinde yolculardan geçiş ücreti alıyorlardı.

Katoliklik, Karolenj devleti sayesinde (Tabii Roma’nın büyük yardımı ile) Müslümanlığı dengeleyip, Doğuya deniz yolu ile (Okyanuslar) gitmeye başladığında, Asya ve Güney Doğu Asya’da, her gittikleri yerde, Müslümanlarla yoğun olarak karşılaştılar.

Asya ve Güney Doğu Asya’yı, oralara çok önceleri giden Müslüman tüccarlar Müslümanlaştırmıştı. Avrupalılar ve özellikle Cizvit misyonerler, oralardaki Kuvvetli Müslümanlık karşısında Hıristiyanlığı yeteri kadar yayamadılar. Ve daha sonra Avrupalılara karşı bir direnme olarak, yer yer halk, toplu olarak Müslümanlığı kabul etti. Böylece Müslümanlık Hıristiyanlığa karşı direnişin de bayrağı olmuştu.

Avrupa tüm bu gelişmeler karşısında, teokratik olarak, hep Müslümanlığı nasıl alt edeceğini araştırdı, durdu. Ve bundan hiç vazgeçmedi.

Bu çelişki Rusları Osmanlı topraklarındaki Ortodoksları koruma güdüsü ve politikasına itti (Tabii burada yeri olmadığı için anlatılmayan, Rusya’nın Roma imparatorluk mirasına sahip çıkması da vardır).

Hep Batı Roma imparatorluğu hayali ile yaşayan ve imparatorluk için en yakın müttefik olarak Katolikleri gören Fransa ise Katolikleri koruması altına almaya çalıştı. Bunların içinde Lübnan Katolikleri ve Ermeni Katolikler vardı. Fransa ve Rusya Hıristiyanları paylaşmaya kalkınca, geri kalamayacak olan İngiltere de kendini Protestanların ve diğer Hıristiyanların hamisi ilan etti. Bu çabalar bu gün de devam etmektedir. Sadece alenen yapılmamaktadır.

İmparatorluk Korkusu

Roma imparatorluğu ikiye ayrılıp, Batı Roma, imparatorluk alametlerini İstanbul’a yollayıp, kendini fes edince, Avrupa (Batı), kendilerini Germen göçebe kabilelerinin insafına terk edilmiş buldu. Bu terk ediş Batıda tekrar imparatorluk çatısı içinde olma isteğini doğurdu. Bunu değerlendiren Doğu Roma kısa sürede kadim Roma zamanındaki toprakların büyük bir kısmına sahip oldu (Justinyen dönemi). Ancak Doğu Roma, Batıya Kolonilerine davrandığından daha kötü, sanki bir sömürge gibi davrandı ve onu sömürdü. Bu sömürü ve muamele, kısa sürede Batıda büyük bir infiale sebep oldu ve Batı kendine Roma (Doğu Roma) dışında alternatif arayışlara girdi.

İşte bu, Katolikliğin Byzantion’dan kopup, Papalığa bağlanmasının esasıdır. Bu, Batıda Karolenj ile Papalığın işbirliği yapmasının esasıdır. Bu, Batının kendine Doğu Roma’ya alternatif bir imparatorluk kurma isteğinin somutlaşmasıdır. Bundan sonra Avrupa, Kutsal Roma Germen İmparatorluğunu kuracak ve ona tabi olacaktır.

İmparatorluk önemliydi. Çünkü imparator Tanrının yeryüzündeki gölgesi olarak (yani kutsal olarak) kralları yani Tanrı vekillerini tayin hakkına sahip olan tek mercii idi. Bundan sonra Doğu Roma (Bizans) ile Kutsal Roma Germen (Alman sonra Avusturya) arasındaki o bitmez, tükenmez mücadele yaşandı durdu. Benzer mücadele, dinsel alanda, İstanbul Ortodoks Patrikliği ile Roma Papalığı arasında da sürdü gitti.

Osmanlılar İstanbul’u aldıklarında aslında Roma imparatorluğunda sadece hanedan değişmiş, başa Türk bir hanedan gelmişti. Zaten imparatorluklarda hanedanlar değişir ve kökeni çok önemli değildir. Çin imparatorluk hanedanları içinde de Türk kökenliler vardır. Ayrıca Roma ‘da her kökenden imparatorluk hanedanları olmuştur.

Dolayısı ile Avrupa İstanbul’un Osmanlılara geçişini böyle algıladı. Önce çok tanrılı Roma vardı, sonra Hıristiyan Roma hükmetmişti, şimdi Müslüman Roma olmuştu.

Avrupa’daki krallar ki bunlar nerede ise bir aile olmuştu, kendi haklarında karar verme yetkisine sahip ve kendilerinden olmayan bir imparatoru ve imparatorluğu kabul edebilirler miydi? Sonuç, Avrupa krallık hanedanları her fırsatta Osmanlı ile (Doğu Roma imparatorluğu) mücadele ettiler ve onu alt etmeyi daima gündemlerinde tuttular. Ona alternatif olarak da Kutsal Roma Germen imparatorluğunu (Alman) yaşatmaya çalıştılar.

Sonuç

Yukarda özetlediğim üç korku: Türk korkusu, Müslümanlık korkusu ve İmparatorluk korkusu Türkiye cumhuriyetinde kesişmiştir. Bu nedenle ortalama bir Avrupalı, “ Türkler soy kırım yaptı “ denince bunu yadırgamaz ve olağan görür. Yani hemen sorgulamadan inanır.

Bu nedenle Avrupalıları bizim soy kırım yapmadığımıza inandırmak çok zordur. Ayrıca bizi Avrupa birliğine almaları da aynı şekilde çok zordur.

Türkiye Cumhuriyeti ile Avrupa arasındaki hesaplaşma hala devam etmektedir. Bu hesaplaşma daha asırlarca devam edecektir. Ayrıca daha bir nesil geçmeden meydana gelecek olan iklim değişikliği, doğal kaynakların yeniden paylaşılma zorunluluğunu da beraberinde getirecektir. Bu nedenle Avrupa, güçlü ve bütünlük içinde bir Türkiye istemez, bunu geleceği için bir tehdit olarak görür. Türkleri ya geldikleri yere sürmeli veya onları başa çıkılabilinilecek kadar ufak lokmalara ayırmalıdır. Bu ayrımın başlangıcı ne olur, bilinmez: Kürt isyanı mı, Ermeni toprak talepleri mi, Alevi Sünni çatışması mı, Müslüman Laik çatışması mı,… onun için Avrupa tüm yaraları kaşır ve kaşımaya devam edecektir.

Fransa’nın yaptıklarını ve yapacaklarını hiç yadırgamayalım. Yapmazlar ise yadırgayalım.