
Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı askeri olarak, savaşan veya geri hizmetlerde çalışan az sayıdaki Ermeni tebaasına karşılık, çok sayıda Ermeni, düşman kuvvetlerinin yanında, Türklere karşı savaşmıştır. Cephe gerisinde de komitacı Ermeniler kadın, çocuk, yaşlı ayrımı yapmaksızın katliamlara girişmişler, yüz binlerce Müslüman’ın hayatına kastederek Doğu Anadolu’yu bir harabe haline çevirmişlerdir.
Osmanlı Devleti, 9–10 ay, cephe gerisindeki önemli tehlikeyi “ mahalli tedbirlerle “ çözüme ulaştırmaya çalışmıştır. Bu arada, 24 Nisan 1915’te, cephe gerisinde faaliyette bulunan Ermeni komitecilerine yönelik bir operasyon yapmış ve vatana ihanet eden 2345 komiteciyi tutuklamıştır. İşte tüm dünyada her 24 Nisanda Ermeniler bu günün anısına gürültü koparırlar.
Komitecilerin dışında özellikle Rus sınırına yakın bölgelerdeki Ermeni halkın da devlete isyan halinde olduğunu görünce, son çareye başvurmuş ve bölgedeki Ermenilerden sadece isyan hareketine karışanları savaş bölgesinden alıp, ülkenin emniyetli bölgelerine “sevk ve iskana”, o dönemdeki ifadesiyle “ tehcire ” tabi tutmuştur. Bu uygulama ile aynı zamanda her şeyden önce cephe gerisinde iç savaş ortamında bulunan Ermeni halkın can güvenliği sağlanmak istenmiştir. Çünkü Ermenilerin bölgedeki Türklere yaptıkları katliam ve mezalimin karşılığında Müslüman halk da karşı eylemlere başlamıştı. Doğuda can emniyeti kalmamıştı. İstanbul, Batı Anadolu ve Trakya’da oturan Ermeniler tehcir dışında bırakılmıştır. Hatta Orta Anadolu Ermenilerinden bile yerlerinde bırakılanlar olmuştur. Bu da teçhirin amacının ne olduğunu ortaya koymaktadır.
Bu olay, tıpkı İkinci dünya savaşında Amerika’da yaşayan Japon kökenli Amerikan vatandaşlarının sahillerden iç bölgelere nakli ve hatta toplama kamlarına alınması gibi bir olaydır. Tarihte bu tür uygulamalar çoktur. Osmanlı İmparatorluğu bir gurup tebaasını kendi İmparatorluk sınırları içinde hareket ettirmiştir. Ancak şartlar çetin, devlet parasızdır, etraf kanun dışı çetelerle doludur. Hastalıklar, salgınlar da cabasıdır. Bu zorunlu göçte maalesef telef olanlar vardır ama bu ölümleri soykırım olarak değerlendirmek kasıtlıdır.
İngilizler ve Fransızlar İstanbul’un işgalinden sonra Ermenilere karşı girişilen “ katliamın ” sorumlularını cezalandırmak amacıyla tutuklamalara girişmişler, Osmanlı Hürriyet ve İtilaf Hükümeti, İttihat ve Terakki Partisi ve yöneticilerine olan düşmanlığı nedeniyle işgal kuvvetlerine bu hususta elinden gelen her türlü yardımı yapmıştır. Tutuklananlardan bir kısmı İstanbul’da yargılanmış, bir kısmı ise Malta’ya sürülmüştür. Aralarında Osmanlı siyasi ve askeri liderleriyle önde gelen aydınların da bulunduğu 143 kişiyi “Ermeni olaylarında savaş suçu işledikleri” gerekçesiyle Malta adasına sürmüş ve hapsetmişlerdir. “ Malta sürgünleri “ olayı Kurtuluş Savaşı’yla bütünleşir. Olayın arkasında çetin bir Türk-İngiliz boğuşması yattığı apaçıktır… Türkiye’nin, işbirlikçiler dışındaki tüm yönetici kadrosunun sürülmesi amaçlanmıştır.
İstanbul’daki mahkeme İttihat ve Terakki’nin firardaki 4 yöneticisini gıyaplarında idama mahkum etmiş, ayrıca 3 kişiyi daha idam cezasına çarptırmıştır. Bu son idam cezalarının yalancı tanıkların ifadelerine dayanarak verildiği daha sonra açığa çıkmıştır.
İngilizler Malta’ya sürdükleri sanıklar aleyhine her yerde belge ve tanık aramaya girişmişler, Osmanlı Hürriyet ve İtilaf Hükümetinin de yardımlarına rağmen hiçbir belge bulamamış, bunun üzerine ABD arşivlerine müracaat edilmiştir. Bu arşivlerde de katliam iddialarını kanıtlayacak belge bulunamamıştır.
Osmanlı, ABD ve İngiliz arşivlerinde geniş çaplı araştırmalar yapılmış olmasına rağmen, Malta’daki tutuklular hakkında iftiraları kanıtlayacak deliller mahkemeye sunulamamıştır. Sonuç olarak Malta'daki tutuklular, kendilerine hiçbir suçlama dahi yöneltilmeden ve duruşma yapılmadan 1922'de serbest bırakılmışlardır.
Türk vatansever aydınlarına kurulan ne ilk ne son komplodur bu. Batı her zaman Damat Ferit Paşalar bulmakta ve onları düzmece davalar ve planlarla Türk aydınlarının üstüne salmakta mahirdir. Malta sürgünleri bugünün Türkiye’sinde size nereyi ve kimleri hatırlatıyor.
Bugüne yaklaşırken 1973 yılında, başta ASALA olmak üzere Ermeni terör örgütleri Türk diplomatlarına karşı silahlı eylemler yapmaya başladılar. Aralarında diplomat, iş adamı, güvenlik görevlisi, vb olan 43 kişi hayatını kaybetti. Ermeni terörünün büyük boyutlara vardığı, dünya kamuoyunun giderek Ermenileri ve teröristleri kınar hale geldiği bir ortam akıllıca olmadığından Ermeniler politikalarını aniden değiştirip açık teröre 1984 yılında son verdiler. Daha sonraki yıllarda karşımıza çıkacak olan tüm ayrılıkçı fikirleri, düşmanlıkları destekleyerek Türkiye düşmanlığını sürdürecek ve PKK gibi kanlı terör örgütlerini taşeronları olarak kullanacaklardır.
Ermeni Örgütleri 1. Dünya Kongresi
Ermeni Örgütleri 1. Dünya Kongresi, Paris’te 3 – 6 Eylül 1979 tarihinde toplanmıştır. Bu kongreye ASALA önemli bir güçle katılmış ve kongrede etkin rol oynamıştır. Kongre, Fransa’daki Ermeni ihtilalci güçler üzerinde etkili olmuş, özellikle terör örgütlerine katılma sağlanmıştır. Kongrenin amacı; “ dünyadaki Ermenilerin bir fikir etrafında, bir bayrak altında toplanması ve örgütlenmesiyle, siyasi ortamın değerlendirilip(Türkiye’den) toprak taleplerine yönelinmesi ” şeklinde özetlenebilir. Paris Kongresi sonunda, şiddet eylemleri ve terör olayları artmış, ASALA taze kan sağlayarak daha da güçlenmiştir. Bütünleşme çabalarında etkin bir dönem başlamış, silahlı eğitim faaliyetleri çeşitli merkez ve yerlerde artırılmıştır.
Ermeni Örgütleri II. Dünya Kongresi
1983yılında II Dünya Ermeni kongresi Lozan da toplandı. Lozan kongresi toplandığında Terör büyük boyutlara vardırılmış, dünya kamuoyu giderek Ermenileri ve teröristleri kınama durumuna gelmişti. Özellikle toplu katliam şekline varan eylemler başta Ermeniler olmak üzere bütün dost, tarafsız hatta müttefik güçleri bile tedirgin etmekteydi. Bu durumlar karşısında “ Ermeni siyasi görüşlerini birleştirmek ve tek doğrultuda hareket etmelerini sağlamak “ sağlanması gerekiyordu. Lozan Kongresinin görünür amacı budur. ASALA bu kongreye katılmadı. Şiddet yanlıları azınlıkta kaldı. Kongre sonunda Taşnaklarda ve ASALA'da bölünmeler görüldü. Alt terör tim ve grupları zaman zaman başıboş yeni örgütler şeklinde harekete giriştiler. Ve büyük bir kısmı tasfiye edildi.
Ermeni Örgütleri III. Dünya Kongresi
7 -13 Temmuz 1985 tarihinde Sevr'de toplanan ve adına “ III üncü Dünya Ermeni Örgütleri Kongresi “ denilen, kongrede temel amaç, hazırlanan “ Ermeni Anayasasının “ kabulü idi. Bu suretle, Ermenileri dünya çapında temsil edecek bir “ Birliğin “ oluşturulmasına çalışılacaktı.
Bu kongreye Ermeni terör örgütleri ‘ resmen ’ katılmadı. Türkiye'ye karşı sürekli savaşın devam etmesi önerildi, kabul edildi. Kongre, Türkiye'nin 1915 soy kırımını kabul etmesi için zorlanmasına ve böyle bir kabul halinde hak iddiasında oldukları topraklarının kurtarılması yolunun açılacağına inanarak, bu niyetini kullanmaya karar verdi, gerekli yerlere bildiriler dağıtıldı, başvurular yapıldı… Bugünkü politikaların tüm alt yapısı oluşturuldu.
Bugüne bakış
Ermenistan ilk kez 1918’de bağımsızlığını ilan etmiştir. Bu bağımsız devlet kısa ömürlü olmuştur 1920’den itibaren SSCB içinde yer almış, SSCB’nin dağılmasından sonra ise 23 Eylül 1991 tarihinde ikinci kez resmi olarak bağımsızlığını ilan etmiştir. Türkiye, Ermenistan Cumhuriyeti’ni ilk tanıyan devletlerarasında olmuştur.
Gerilimler
1988- 1990 arasında önce Rusların işgal ettiği daha sonra da Ermenilere terk ettiği, hukuken Azerbaycan’a bağlı olan (tarihteki adı Albanya) Dağlık Karabağ da yaşayan Azeriler acımasızca katledilmiştir. Azeri halk büyük ölçüde yok edilmiştir. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde alınan, işgal ettikleri Azerbaycan topraklarından şartsız çekilmesi yönündeki kararlara rağmen, Ermeniler hala işgalci durumundadır. Ermeniler göre “ bu bir işgal değildir. Çünkü 10–15 asır öncesinden bu topraklar zaten kendilerine aittir. Bu topraklar onlarındır zaten… “. Bu söylem fırsatını bulduğunda Ermenilerin Türkiye topraklarında neler yapabileceğini de ortaya koyuyor… Ama gerek Türkiye gerek Türk ordusu ‘ şimdilik ’ cılız Ermenistan için süper güçtür. Parçalanmış bir Türkiye zayıf bir ordu ne iyi olurdu değil mi?
Batı ve Rusya, Dağlık Karabağ’daki Azeri katliamını ve işgalci Ermenilerin el’an yaptıklarını çıkarlarına uygun bulmuş olmalı ki seyretmiş ve hala da seyretmektedir. Ermenistan’ın politikacıları bu güçlere sırtını dayayan şımarık çocuk gibi sağa sola kafa tutup iktidarlarını sürdürmektedirler.
Azerbaycan saldırısı ve katliamı Türkiye’nin Ermenistan ile ilişkilerinde normalizasyonu engelleyici faktörlerden sadece biridir. Ermeni diasporası ve Ermenistan’ın, pek çok ülkede, özellikle Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa Birliği parlamentolarında Ermeni soykırımını tanıma yönünde yaptıkları lobi çalışmaları, asılsız ve ölçüsüz propogandalar tahammül sınırlarını aşmaktadır. Son olarak Fransa’nın düştüğü durum (acıklı olsa da), Türkiye’yi zora sokan bu politikaların hızla tırmandığının göstergesidir. İki ülke arasındaki ilişkilerin düzelemez mecraya sokulması hızlanmaktadır… Bunların yanı sıra Ermeni istekleri artmaktadır. Ermeniler milattan önceki dönemlerden beri yaşadıklarına inandıkları toprakların (bu topraklar bugün Azerbaycan, Gürcistan, İran ve Türkiye sınırları içindedir) Ermenistan’a geri verilmesini istemektedir… Ermeniler; Doğu Anadolu illerinden Erzincan, Erzurum, Bitlis, Van, Kars, Artvin, Rize, Trabzon, Giresun, Sivas, Malatya, Tunceli, Bingöl, Elazığ ve Muş topraklarını Batı Ermenistan olarak nitelemekte ve bu toprakların kendilerine verilmesini talep etmektedir. Soykırım iddialarının realizasyonundan sonra topluca tazminat isteme hazırlığı içindedirler.
Ermenilerin sosyal ve ruhsal dünyasına bakış
Bugün kendisini Ermeni olarak niteleyenler, üç temel kategoriye ayrılmış durumdadır. Birincisi Ermenistan devletinde ve kısmen Rusya Federasyonu sınırları içinde yaşayanlar; ikincisi Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan Ermeniler ve son olarak diaspora Ermenileri (Amerika, Fransa gibi Batılı ülkelerde yaşayan)... Bunların her birinin toplumsal psikolojisi farklıdır ve bize göre, Türk düşmanlığını ve bunun bir devamı olarak " soykırım " tezini en çok körükleyenler diaspora Ermenileridir. Çünkü onlar, çok ciddi kimlik krizi içindedirler ve krizin telafisi için Türk düşmanlığından ve mağduriyet psikolojisinden başka yolları yoktur.
Fransa’da ve/veya Kaliforniya’da yaşayan, ataları Türkiye’den göç etmiş bir diaspora Ermeni’sinin ruhsal durumunu hayal etmeye çalışın; onun nasıl bir " ben duygusu’na “ (self-feeling) ya da " egokimliği’ne “ (ego-identity) sahip olabileceğini düşünün.
Zihnimizde “ Kimliğimizi ” oluşturan unsurları Ermenilere uygularsak ortaya şu tablo çıkar :
O bir Fransız ya da Amerikan ya da… Ülkenin vatandaşıdır.
O Katolik ya da Protestan olmadıysa Gregoryen’dir. Ermeni olduğu söylenmektedir ama büyük olasılıkla Ermenice bilmez veya çat pat bilir.
Ermenistan diye bir ülke olduğunu bilmektedir ama bu ülke sosyo-ekonomik bakımdan çok fakirdir. Oraya gitme hayali yoktur. Etrafı zengin doğal kaynaklı ülkelerle çevrili bu ülke araya sıkışmış kaynaksız, fakir bir kara ülkesidir. Komşuları ile kavgalıdır. İş yoktur. Diasporaya ve diğer dünya devletlerinin inayetine muhtaçtır. Ülke çok fazla göç vermiş nerede ise boşalmıştır. Bu haliyle iticidir ama sağdan soldan koparılmış topraklarla kurulabilecek denizlere açılmış, doğal kaynaklara sahip bir Ermenistan hayali (ortalıkta gezinen Büyük Ermenistan haritalarını hatırlayınız) çok caziptir ve tez desteklenmelidir.
Batısında büyük nüfusu, zengin yeraltı kaynakları ve güçlü ekonomisi olan Türkiye; doğusunda Dağlık Karabağ Bölgesi’nde yaşanan savaşla kanlı bıçaklı olduğu zengin doğal kaynakları ve denizde kıyısı olan Azerbaycan; kuzeyinde ilişkilerinin ekonomik alan dışında pekiyi olmadığı Gürcistan ve güneyinde nüfusun çoğunluğunu Azerilerin oluşturduğu Kuzey İran ile sarmalanmış bir Ermenistan aslında etrafını düşmanların sardığı bir ülke algısını taşımaktadır. Dört tarafında da iyi ilişki kuramadığı ve etnik olarak düşmanlığını yaptığı ülkelerle çevrili oluşu, Ermeni grup davranışındaki zavallılık, mağduriyet psikolojisini pekiştiren ve Batıda da bu mağduriyete prim vermeyi arttıran bir etki yaratmaktadır. Batılı bir Hıristiyan için Ermenistan halkı zavallı, mağdur din kardeşidir.
Rusya ile ilişkilerinde ortaya çıkan baba-oğul tarzı bağımlı ilişkisi de düşmanlarla çevrili bu sarmalanmayla meşruiyet kazanmaktadır. Batı genelde itiraz edeceği bu tür Rus yakınlığını şimdilik görmezden gelmektedir. Çünkü mağdur Ermeniler söz konusudur… Aralarında tarihsel ve dinsel bağların oluşu Rusya’nın Kafkasya’da bağımsızlaşan devletlerarasında Ermenistan’a daha ayrıcalıklı bir yer vermesini kolaylaştırmıştır. Rusya Kafkasya’da ekonomik, siyasi ve askeri etkinliğini Ermenistan üstünden sağlamlaştırma çabasındadır. Başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere Batılı ülkeler de Gürcistan’ı manipüle ederek ve vesayetine alarak zaten Rusya’ya karşı dengeyi tesis etmişlerdir. ABD, AB ve Rusya Kafkasya’da birbirinin ayaklarına basmamaya çalışan dansçılar gibi salınmaktadırlar, tabi ki şimdilik..
Bir Ermeni’nin Ermeni tarihiyle ilgili olarak en iyi bildiği tek şey, Türklerin kendilerine neler yaptıklarıdır. Ortak belleklerinin ve kimliklerinin inşasında temel olabilecek efsaneler dışında elle tutulur bir " zafer nişanesi " bulamamaktadır. Ama zorunlu göç travmasının anıları ve her gün çoğalttıkları acılar bir çadır gibi onları sarmalar ve bir arada tutar.
Öte yandan , " Ermeni karşıtlığı " Türklerin toplumsal psikolojilerinde önemli bir yer tutmamaktadır. Türkler, kimlik inşası için zaferlerle dolu ortak bir belleğe sahiptirler. Gerçi Osmanlı İmparatorluğu’nun çökmesiyle büyük bir yıkım ve hüsran duygusu yaşamışlardır ama sonuçta yine de bu yıkımın ardından destansı Kurtuluş Savaşını yaratmış ve Türkiye Cumhuriyetini kurmuş, devrimler yapmış, Mustafa Kemal Atatürk gibi sıra dışı dahi bir ulusal kahramana sahip olmuşlardır. Son yıllara kadar ortalama bir Türk Ermenilerin bu yaptıklarını saçma sapan bir yere varmaz işgüzarlık olarak nitelemiş pek de aldırmamıştır.
Şimdi Türklerin ulusal kimlik kurma açısından sahip oldukları ile diaspora Ermenilerinin konumlarını bir karşılaştıralım. Göreceğimiz şudur: Diaspora Ermenileri için, yaşadıkları zengin Batı ülkesinin kimliğine sarılmak dışında, bir ulusal kimlik şansı hiç yoktur. Bu noktada grup (Ermeni cemaati) kimlikleri açısından Türk düşmanlığı ve intikam duyguları kurucu-birleştirici bir işlev görmektedir… Grup kimliğine sahip olmanın ve mağduriyet psikolojisinin (hele hele Hıristiyan bir mağdur olmanın) avantajlarını Türk düşmanlığı sayesinde elde edebilir ve sürdürebilirler.
Ermenistan’ın Türkiye ile yaşadığı sorunda “ kimlik ”, önemli bir etmen olarak karşımıza çıkmaktadır. Ermeni grup varlığı, var olabilmek için, Türkiye’yi “ ötekileştirip ” ebedi düşman konumuna koyarak, bu algıyı çatışma yaratan düzlemlere taşımakta ve başta hukuki, siyasi ve ekonomik alanlar olmak üzere pek çok platformda bu duruma meşruiyet aramaktadır. Bu durumdan politikacılar ve bazı aşırı uçlar da sürekli nemalanmaktadır. “ Tehcir ” trajedisi altın yumurtlayan tavuktur kimse de böyle bir tavuğu kesmez…
Bugün öne sürülen Ermenistan ve Diaspora politikalarının ve yaşananların özetinin özeti işte budur.
Tekrar vurgulayalım, bir diaspora Ermeni’sinin etnik grup kimliği geliştirebilmek için ebeveyninden devraldığı ve diğer Ermeni popülasyonu ile paylaşabildiği ortak olan tek miras, Türk düşmanlığıdır. Üstelik hayatlarında hiç Türkiye’yi ve hatta bir Türkü görmemiş olan ikinci nesil ve sonraki Ermeni nesilleri için her şey hayali olduğundan, Türk düşmanlığının boyutlarını hayali biçimde artırarak böyle bir kimlik inşası kolayca gerçekleştirilebilmektedir. Türk düşmanlığı pompalanırken her türlü abartma, yalan mubah hale gelmiştir, yeni nesil Ermeniler, " Türklerin tuvalet taşlarını Ermeni mezarlarından yaptıkları " şeklindeki saçma yalanlara bile inanabilmekte hayatlarında en çok yapmak istedikleri şeyin " bir Türkün yüzüne tükürmek " olduğunu söyleyebilmektedirler.
Diaspora Ermenilerini tanıma imkanı bulmuş olanlar, Türk düşmanlığının her yeni nesille birlikte nasıl olup da böylesine artığını gördüklerinde hayretlerini gizleyemezler. Oysa Gerçekten acıya tanık olan ilk nesil Ermeniler böyle öfkeli değillerdi. Hatta ölene kadar hep bir kulakları Türkiye’de olmuş, sanki hiç ayrılmamışlar gibi Türkçe radyo dinlemişler, evlerinde Türkçe konuşmuşlar, Türk televizyonlarını izlemişlerdir. Ortak birçok güzel anıları olan Türk komşularını, birlikte geçirdikleri güzel günleri özlemişlerdir.
Tarihin çok uzun yıları boyunca bir arada yaşamış olan Türkleri ve Ermenileri, hep birbirlerinin olumsuz özelliklerini göstererek birbirlerine kırdırmaya çalışmanın ilişkileri çözümsüzlüğe itmekten başka faydası yoktur. Türkler ve Ermeniler (halklar) onları birbirlerine kırdırmaya kalkanları (çirkin politikacı ve taraf aşırı uçları) saf dışı edip akıllarını başlarına almadıkça da bu sorun çözülmez.
Yeri gelmişken, milyarlarca dolarlık Türk düşmanlığı pazarından da söz etmek gerekir. Çeşitli kitaplar, posterler, CD ler filmler, şaşalı ödül törenleri, konferanslar, anıtlar, sayılmakla bitmeyen ve her yıl katlanan bir ağıt pazarı mevcuttur. Bu pazardan nemalananlar yangına odun taşımaktan neden vazgeçsinler, altın yumurtlayan tavuğu niye kessinler ki. Batı için maalesef Türk düşmanlığı seçim kazandıran, para kazandıran, istenilen politikaları uygulatma olanağı yaratan paha biçilmez bir araç haline gelmiştir. Bu durumda kolayken politikacılar da odun taşıyıcılarının tedarikçileri olmuşlardır.
Mağduriyetten mazuriyete
Ermeni kimliğinin önemli bir parçasını oluşturan “ mağduriyet psikolojisi ”, temellerini Ermeni mitolojilerinden alır. Ermeniler ilahi dinlerin kutsal hikayeleri arasında geçen Nuh Tufanı öyküsünde yer alan, Hz. Nuh’un soyundan çoğalıp kavim haline geldiklerine inanmaktadırlar. Onlara göre, Ağrı Dağı’na çıkarak hayatta kalmayı başaran kavim Ermenilerin atalarıdır. Aynı zamanda Ağrı Dağı’nın da onlara ait kutsal bir toprak olduğuna dair inançları buradan gelmektedir. Bu inanç Ermeni Kilisesi tarafından pekiştirilmektedir. Ermeniler bu inançla kendilerini “ seçilmiş ulus ” olarak tanımlarlar. Kavimlerinin başlangıç kökenlerinde yaşadıkları Nuh Tufanı gibi bir afeti atlatmışlar ve hayatta kalmışlardır, dayanıklılıklarını ispatlamışlardır, dirençleri sayesinde daha nice felaketleri birbirlerine kenetlenerek atlatacaklardır. 1915 tehcir olayı ile Nuh Tufanı arasında bağlantı kurmaya çalışması Ermeni Kilisesi’nin bilinçli olarak vurguladığı bir benzetmedir. Böylece soykırım olarak niteledikleri tehcirin de Ermeni kavmini yeryüzünden silmeye çalışan tufan gibi bir olay olarak algılanmasını sağlamaktadır. Bu kurgu, Ermenilerin tarihte iki defa “ yeniden diriliş ” yaşadıklarına dair mitlerinin güçlenmesine neden olmaktadır. Böylece Ermeniler “ ötekiler ” tarafından yok edilmeye çalışılırken dirilen seçilmiş bir ulus olduklarına dair inançlarını canlı tutarlar. Mitler, Kutsal Ararat Dağının (Ağrı) etrafında, büyük ve vaat edilmiş topraklarının üstünde, tüm Ermenilerin refah içinde yaşadıkları Büyük Ermenistan’ın kuruluşunu müjdeler.
Tarih boyunca toplumlar arası ilişkilerde haksızlıklar, mağduriyetler, zalimce uygulamalar v.b gerçekten yaşanmıştır ve maalesef günümüzde de yaşanmaktadır. Avrupa’da Yahudilerin Naziler tarafından soykırıma uğratılması, Amerika’nın Japonya’ya atom bombası atması, farklı etnik yapıdaki grupların Balkanlar’da, Kafkasya’da Afrika’da çatışması Irak’ta, Libya’da Uzak Doğu’da Latin Amerika’da birbirini hunharca boğazlaması v.b nice acıklı örnek sayılabilir. Belleğimizde olan veya olmayan tüm örneklerde, ortak gerçeklik, “ çirkin politikacılar ” aracılığı ile emperial güçlerin manipülasyonları, çıkarlarına uygun olan tarafa sağladıkları olanakların yarattığı orantısız güç kullanımıdır.
Ermeniler Yahudiliğin mağduriyetten beslenen, büyüyen, güçlenen yapısının farkındadırlar… Holocoust’un, Dünyada Yahudilere karşı pozitif yönde ayrımcılık yapılmasına neden olduğu görmüşlerdir. Yahudilik bu durumu kullanarak “ vaat edilmiş topraklarında ” devlet kurmuş ve güçlenmiştir. Daha sonra yasalar yoluyla durumunu pekiştirmiştir. Buna örnek verecek olursak, Fransa’da anti-Semitist bir yazı yazmak ya da Yahudilere soykırım uygulanmadığını söylemek yazarının hapis cezasına çarptırılmasına neden olmaktadır. Ayrıca 1993’te Avrupa Konseyi bünyesinde Hoşgörüsüzlük ve Irkçılığa Karşı Avrupa Komisyonu (European Commission Against Racism and Intolerance) (ECRI) tarafından yayınlanan ve üye ülkelerin ortak kararıyla imzalanan deklarasyonun ırkçılık ve anti-semitizmle mücadele etme mekanizması mevcuttur.
Almanya, Belçika II. Dünya savaşında mağdur edilen, soykırımdan kurtulan Yahudilere ve/veya Yahudi cemaatlerine hala savaş tazminatı ödemektedir, tabi sesiz sedasız fazla gürültü çıkarmadan. Buna karşılık Nazilerin elinde yok olan 500 000 civarındaki Avrupa çingenesi için Almanya tek kuruş ödememiştir. Çünkü onları örgütsüzdür ve bu tip işler de örgütsüz yürümez.
Ermenistan ve Ermeni örgütleri de Holocaust - mağdur Yahudi ilişkisine benzer bir durum yaratmak peşindedirler.
9 Ekim 1948’de Birleşmiş Milletler’de imzalanan “ Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması ” anlaşmasından sonra, Ermeniler ( 1950’lerden itibaren) 1915 tehcirinin de bir soykırım olduğuna dair iddialarını yüksek sesle dile getirmeye başlamışlardır.
Yine o yıllarda ABD, Fransa gibi ülkelerde yaşayan Ermeni diasporası, dil, yaşam tarzı, cemaat alışkanlıkları gibi Ermeni kimliğinin önemli parçalarının ikinci ve üçüncü kuşak Ermenilerde yok olmaya başladığını, yani asimilasyona uğradıklarını fark etmeye başlamıştır. Özellikle batılı ülkelerde Ermeni kimliğinin erimesinden dolayı var oluş tehdidi yaşamaya başlayan Ermeni Kilisesi, Hınçak ve Taşnak Partileri ve Ermeni yardım kuruluşları, Ermeni toplumunun yaşadığı ülke ile kaynaşmasını önlemeyecek, ancak Ermeni kimliğini canlı tutacak bir formül olarak soykırım iddialarını kullanmışlardır… Diasporada yaşayan Ermeniler, Ermenistan’ı geri dönülecek bir anavatan olarak algılamamaktadırlar. Bu nedenle “ soykırım imgesi ” hem duygusal olarak ortak kimlik inşasını sağlayan, hem bu kimliği kuşaktan kuşağa aktaran ve Ermeni kimliğini pekiştiren güçlü bir “ zihinsel anavatan işlevi ” görmektedir.
Ancak mağduriyet psikolojisinin bir de görünmeyen yüzü vardır: “ mazuriyet psikolojisi! ”. Bu olgu, insan hakları ve eşitlik gibi Batı kültürünün idealleştirdiği nosyonların içinde gizliden gizliye işletilmektedir…
Mağduriyet psikolojisinin altında işleyen asıl mekanizma, iki dünya savaşının sorumlusu olan Batı medeniyeti ülkelerinin “ mazuriyet psikolojileri ”dir ( mazeretli sayılmaktan türetilen) . Ermeni diasporası tarafından empoze edilmek istenen “ Hitler soykırım yapmayı Türklerden öğrendi ” tezi mevcuttur. Hıristiyan-Batı “ aslında biz böyle şeyler yapmayız ama bunu Türklerden öğrendik ” mantığını “ arınmacı bir mazuriyet psikolojisi ” ile işlemeye başlamıştır. Zaten cici çocuklar kaka şeyleri bilmezler “ ötekilerden ” öğrenirler.
1915 tehcirinde pek çok Ermeni, savaş ortamının yarattığı riskler, açlık ve salgın hastalıklar yüzünden bir trajedi ve travmatik bir olay yaşamıştır. Travma insan zihninde ve psikolojisinde önemli bir etki bırakır. Bu etkilenmeyi, yaşanan şeyin niteliğinden ziyade, nasıl algılandığı ve anlamlandırıldığı, belirler. İnsan zihninin travmayı çözümleyip eski işlevselliğine dönebilmesi için çiğnenmeden yutulmuş bir yiyeceği midenin öğütmesi gibi işlemden geçirmesi, eski zihinsel yapıları yenileriyle değiştirip güncellemesi, yani sarsılmış olan inanç ve değerler sistemini yeniden oluşturması gerekir. İlk kuşak Ermeniler tam bunu başarırken engellendiler. Ermeni katliamına uğramış Türkler ise bu yara kaşınıp işlenmediği için ruh sağlığına kavuştu. Birkaç yıl önce Eurovizyon şarkı yarışmasında, daha sonra azılı Türk düşmanı klipleri ile star olan, Ermeni bir topluluğun vasat şarkısına Türk halkı tam puan(20) verdi. Çok mu alicenabız …
Tehcir diasporanın “ seçilmiş travmasıdır ”. Bu seçilmiş travma nesiller arasında aktarılarak ve çeşitli şekillerde canlı tutularak geleceğe taşınmaktadır. Çocuklar bir önceki neslin sorunlu parçaları için bir depo haline getirilmektedirler. “ ben aşağılandım sen bunu tersine çevir ”, “ kurban olma durumumuzu idealize et ”, “ bana uygulanan şiddetin intikamını al ” gibi mesaj bombardımanı ile yetişmektedirler.
Bir seçilmiş travma, nesiller arasında aktarılırken grubun liderleri tarafından çeşitli nedenlerle alevlendirilebilir. Grubu uyanık tutmanın ve istenilen yönde hareketlendirmenin en kolay yollarından biri, dışarıda bir tehdit olduğu algısının yaratılıp, gruptaki uyuyan “ bizlik “ duygusunu uyandırmaktır. Seçilmiş travma bunun için en uygun araçtır. Uyumakta olan grup kimliği, tarihteki bir kayıp ve/veya travmanın yeniden gündeme getirilmesi durumunda, sanki olay yeni olmuş gibi etki eden bir mekanizma ile yeniden canlandırılır. Bu, olay sanki dün yaşanmış gibi, toplum içinde çok canlı duyguların yaşanmasına neden olur. En iyi örneklerden biri Şiilerin Hz. Ali ve Kerbela şehitleri için hala kanlı gözyaşı dökerek ağlamalarıdır.
Özetle 1915 tehcirinin Ermeniler için “ seçilmiş travma ” olarak işlev gördüğünü, Ermeni kimliğinin güçlenmesinde önemli bir rol oynadığını, özellikle diasporadaki Ermeniler için önemli bir “ bizlik “ duygusu kaynağı oluşturduğunu söylemiştik. Tehciri yaşamamış olmasına rağmen ikinci ve üçüncü kuşak Ermenilerde, birinci kuşağa göre daha çok Türk düşmanlığının görülmesi ve sonraki kuşakların soykırımın kabul edilmesi taleplerinde daha radikal olması, gerçekliğin arkasında psikolojik kökenli süreçlerin ve manipülasyonların işlediğini dile getirmek için yeterlidir. Ermenistan ve diaspora politikaları medya ve eğitim araçlarından yararlanarak toplumu soykırım yapıldığı söylemi etrafında homojenleştirecek şekilde dezenformasyona tabi tutup, nesiller arası aktarımı pekiştirmeye çalışmakta ve 1915 tehcirini kendi çıkarları doğrultusunda kullanmaktadır. Aslına bakılırsa hedefine ulaşmış gibi görünmektedir. Ayrıca bu psikolojik süreçler, çıkarlarına uygun olduğu noktalarda uluslararası sistemdeki büyük güçler tarafından da birçok amaç için kullanılmaktadır. Örneğin, Ermeni söylemi, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üye olmasını istemeyenler tarafından desteklenmekte, üyelik müzakerelerinin başlatılması öncesinde yapay olarak beslenen “ Ermeni soykırımının tanınması ” talebi Türkiye’nin önüne bir engel olarak konulmaktadır.
Düşmanlık eğitimle tırmandırılıyor
Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etütler Vakfı’nın (TESEV) Türkiye ve Ermenistan’da yaptığı geniş alan araştırmasının verileri, yukarıda aktarılan fikirleri destekler niteliktedir. Örneğin Ermeniler, Türklerle ilgili bilgi alma kaynaklarının büyük bir kısmının sırasıyla basın/TV, tarih kitapları ile eski kuşaklar ve aile büyükleri olduğunu bildirmişlerdir. Ayrıca Ermenilerde eğitim seviyesi yükseldikçe Türkiye’nin dini ya da siyasi sistemi gibi bilgilerde yanlış cevap verme oranı artmaktadır. Bunlar Ermenistan resmi ideolojisinin okullar aracılığı ile toplumu Türkiye hakkında yanlış bilgilendirerek dezenformasyon yaptığını ortaya koymaktadır.
Araştırma detaylı olarak incelendiğinde Ermenilerin Türklere göre daha önyargılı olduğu görülmektedir. Örneğin, Türkler Ermenistan ve Ermenilerle ilgili bilgi düzeylerinin ölçüldüğü sorulara genelde “ bilmiyorum ” cevabı verirken Ermeniler Türklerle ilgili benzer sorulara genellikle olumsuz yanıtlar vermiştir. Yani aslında Türkler Ermenilere karşı daha yansız yaklaşırken, Ermeniler daha çok olumsuz nitelemeler yapmaktadır. Benzer bir şekilde iki grubun birbirine karşı tutumlarının incelendiği sorularda, Türkler genelde olumludan olumsuza yayılan bir yelpazede çeşitli cevaplar verirken, Ermenilerin genelde olumsuz yönde ve tek tip cevaplar verdiği görülmektedir. Ayrıca karşılıklı olarak birbirleriyle ilgili düşüncelerinin hangi oranda olumlu ya da olumsuz olduğu hakkında sorulan soruya, Ermeniler Türk tarafının Ermenilerle ilgili düşüncelerini, gerçekte olduğundan daha negatif olarak tahmin etmişlerdir. Türkler ise bunun tersine, Ermenilerin Türklerle ilgili fikirlerini gerçekte olduğundan daha olumlu olduğu yönünde tahmin yürütmüşlerdir. Türk ve Ermenilerin birbirleriyle ilgili zihinsel temsillerinin araştırıldığı sorularda Ermenilerin Türklerle ilgili verdiği cevapların üçte ikisi “ düşman, barbar, kana susamış, katil, vahşi... ” gibi oldukça olumsuz yöndeyken, Türklerin verdiği cevapların sadece üçte birinde “ egoist, bencil, önyargılı, düşman... ” gibi olumsuz nitelemeler varken üçte ikisinde ise “ iyi insanlar, gayretli, dost bir millet, çok zeki, insan, Hıristiyan, Ermeni... ” gibi kelimeler yer almaktadır.
Nesiller arası aktarımı çok güzel bir şekilde ortaya koyan bir veriye göre, 18-29 yaş grubu Ermeniler, Türkleri en fazla negatif özelliklerle tanımlarken , 30-44 yaş arası grup daha normal bazen de olumlu tanımlamalar kullanmıştır. Ayrıca “ Türkiye’de üretilmiş ürünleri satın alır mıydınız? ” sorusuna verilen yanıtlara bakıldığında yaş küçüldükçe daha yüksek oranlarda “ hayır ” yanıtı verildiği görülmektedir. Bu verilere göre birinci ve ikinci kuşağa nazaran üçüncü kuşakta daha fazla oranda Türk düşmanlığı, önyargı olduğu söylenebilir.
Ermenilerin soykırım taleplerinin arkasında gerçekler değil, çıkar çevrelerinin sahneye koyduğu afaki, psikolojik söylemlere büyük ölçüde bağlı mekanizmalar bulunmaktadır.
Siyasette ise gerçeklik kimsenin umurunda değildir,” çirkin politikacılar ” insanlara (seçmenlere) sundukları “ algılattırdıkları gerçeklikle ” etki etmektedir. Tam burada, çok yakın zamanda yaşanmış olan bir seçilmiş travma manipülasyonunun “ yıkıcı algı ” yaratımındaki işlevini aktarmak isteriz.
Sırp kasabı Miloseviç Kosova savaşının 600. yılında (1989) bu savaşta ölen Sırp Prensi Lazar’ın kemiklerini köy köy gezdirmiş Türkler ve Müslümanlar hakkında yıkıcı bir propaganda yaparak Bosna birikmiş ama patlamamış Sırp-Boşnak, Hıristiyan-Müslüman gerilimlerini alevlendirmiştir. Sosyal psikologlar Miloseviç’in bu yolla Bosna katliamının alt yapısını oluşturduğuna dikkat çekmektedirler. Sırp halkının, katliama katılanlarının ve/ veya buna seyirci kalanların durumu bize çok akıldışı gelse de bu yaşandı.
Günümüzde çevrenize bir bakın. Bunca yalan dolan ve haksızlığa rağmen halklar demokrasi oyununda gerçekte kendi çıkarlarına ters düşen siyasetçilere ısrarla nasıl oy veriyorlar. Yakın geçmişte, Türkiye’de, Aleviler Maraş’ta ve daha birçok yerde nasıl kesildiler, Madımakta nasıl yakıldılar. Birkaç hafta önce Dersim olayları nasıl kaşındı. Aleviler, radikal Sünnilerin “ ötekileridir ”. Şimdilik henüz sağduyumuzu tam kaybetmedik ama yarın kim kimi nasıl kışkırtacak, hangi seçilmiş travmalar önümüze koyularak manipüle edileceğiz. Emperial güçlerin şamar oğlanı rolümüze son vermenin zamanı gelmedi mi? Kuzey Kore halkı 10 gündür yıllardır “ canlarına okuyan diktatör ” için nasıl kanlı gözyaşları döküyor. Acaba samimiler mi yoksa bizler öleni çok mu yanlış algıladık.
Türkiye 1950 den itibaren talepleri gittikçe tırmanan Ermeni tezlerinin ve 80 lerden itibaren de katliamlarla pekişen Ermeni terörünün açıkça hedefi olmasına rağmen, Ermeni politikalarına karşı tavır almakta nerede ise aldırmazlık içinde olmuş görünüyor. 1990’tan bu yana durum tatsızlaşmış nihayet 2003 den bu yana da açıkça aşağılanarak derdini bile anlatamaz hale düşmüştür. Bunca yıl Yahudi lobileri ve özellikle Amerika’daki Yahudi-İsrail lobilerinin yardımları, Şükrü Elekdağ gibi yürekli ve işbilir diplomatların çabaları ile ‘ günü kurtaran ’ Türkiye AKP iktidarı ile şamar oğlanına dönmüştür. Davos toplantısında, nerede ise efelenme dozundaki çok sert “ one minute ” ile başlayan İsrail Türkiye gerginliği, faydası ve samimiyeti meçhul “ Gazzeye yardım gemisi ” ile tırmanmış ve İsrail lobileri kaybedilmiştir. Artık bu lobiler aleyhimizde çalışır olmuşlardır.
Ermeni soykırımını inkar kapsamında bir çok ülke yasa çıkardı. Bu konuda tek somut mücadeleyi yapan Doğu Perinçek’tir. 2005 de İsviçre’de tüm Avrupa’nın duyacağı şekilde “ Türkler Ermenilere soykırım uygulamamıştır ” dedi. Perinçek, İsviçre yargısı tarafından Ermeni soykırımını inkar ettiği gerekçesi ile mahkûm edildi. Doğu Perinçek, İsviçre’deki iç hukuk yollarını tüketerek aleyhindeki kararın iptali için AİHM'e başvurmuş, bu davayı ele almayı kabul eden Strasbourg mahkemesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi gereğince, İsviçre hükümetinden savunma istemiştir. AİHM KAYNAKLARI, Strasbourg mahkemesinin Perinçek’i haklı bulması halinde bu içtihadın Fransa’nın da dahil olduğu Avrupa Konseyi ülkelerini bağlayacağını söylemektedir. Çünkü Ulusal mahkemeler, kendi içtihatlarıyla AİHM'in içtihatlarının çelişmesi halinde Strasbourg mahkemesinin kararları doğrultusunda karar vermek zorundadır. Muhtemelen, bu rezilce “ icat edilmiş suçtan ” Türkiye’nin hiç değilse Avrupa nezdinde kurtuluşu bu kararla olacaktır. Unutmayın ki Doğu Perinçek yıllardır Silivri’ de tutuklu.
Doğu Perinçek’ e verilen başka bir ceza daha var. Rus Arşivlerinde yıllarca çalışan ve I. Dünya Savaşı esnasında Ermenilerin Ruslarla yaptıkları işbirliğini ve katliamları belgeleyerek kitaplar haline getiren oğlu Mehmet Perinçek de tutuklanmıştır. Tabii ki Silivri’dedir. Daha bitmedi “ Arşivleri açalım, tarihi tarihçilere bırakalım “ böbürlenmesini borçlu olduğumuz Osmanlı arşivlerini açılabilir hale getiren ve Türk Tezlerini güçlendiren çok önemli çalışmaları olan Türk Tarih Kurumu başkanı Yusuf Hacaloğlu görevden alınmıştır.
Saymakla bitmez birçok konuda olduğu gibi kendimize yaptıklarımız ve yapacaklarımız. Biz bize bu kadar kıyarken acaba düşmana gerek var mı diye soramadan edemiyor insan.
Gelelim kuru sıkı Fransız mallarını boykot etmeye, Fransa’yı ihalelerden vs den dışlamaya nihayet Fransa’nın sömürgelerindeki katliamlarını sergilemeye.
Fransa, “ Ermeni soykırımı’nı “ 2001 yılında zaten resmen kabul etmişti. Fransa Meclisi, 1915 olaylarıyla ilgili Ermeni iddialarının inkarının suç sayılmasını öngören bir yasa teklifini 2006 yılında onaylamıştı. Ancak Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy, bu teklifin senatoya gelmesini engellediği için teklif yasalaşmamıştı. Türkiye birkaç gün benzer tepkiler verilmişti. Sonra unutuldu.
Daha sonra Türkiye’nin eline bir koz geçti. 2009 yılında Fransa 1966 da çıktığı NATO’nun askeri kanadına dönmek istiyordu. NATO Genel Sekreterliğine, Türk karşıtlığını saklamayan Rasmussen’in atanması oldukça gerilim yaratmıştı.
Aynı NATO zirvesinde sessiz sedasız Fransa'nın NATO'nun askeri kanadına girişine ' evet ' dedik. Veto hakkımızdan feragat ederken Fransa’dan ne aldık acaba?
Bizde bir atasözü vardır: ” Minareyi çalan kılıfını hazırlar ”. Sarkozy, bu kanunu Cezayir asıllı bir parlemanterle meclise yollayarak geçmişte sömürgelerde yaşananların kapanmış konular olduğunu vurgulamıştır. Batı, sömürgecilik dönemini çoktan aklamıştır. Ancak politikacılarımızın çoğu bunu farkında değildir. Bu günlerde pek moda olan bir tarihçi var. Nail Ferguson. Best seller olan ve bizde YKY yayınlarından çıkan “ İmparatorluk ” adlı kitabında özetle diyor ki “ sömürgecilik, günahları da olan bir uygarlık misyonudur.. . Sömürgeciliğin iyi tarafları da vardı… Yollar, hastaneler, köprüler, okullar yaptılar… Uygarlık taşıdılar… Örneğin Afrika’nın… tüm sorunlarından, Afrikalıların soykırımlarından, fanatik çatışmalarından sömürgecilik sorumlu tutulamaz v.b ”.
Sömürge geçmişli Batı, Ferguson’u baştacı etmekte. Fransa ise eski sömürgeleriyle “ içli dışlı-ağabey ” görüntüsü peşinde. Hatırlayalım, geçen yılın 14 Temmuz bağımsızlık günü kutlamalarına Fransa’nın eski 13 sömürgesinden devlet başkanları ve tören askeri birlikleri gelerek Champs Elysee’deki geçit törenine katılmışlardı. Sarkozy’nin “ Fransanın eski sömürgeleri ile bağlarını güçlendirme ” şovunda figüran oldular. Sömürgecilik günahını oldukça meşrulaştıran bu şov, Avrupa’nın takdirini kazandı. Batı bir günahtan daha kurtuldu. Kimi kime şikayet edecek durumdayız. Zaten herkes her şeyin farkında.
Özelleştirme furyasında Fransız şirketleri tüm ekonomimize nufuz etti.Bir araştırın onlarca Fransız sermayeli şirket banka ve buralarda binlerce çalışan var. Ulusal ne kaldı. Neyi boykot edeceğiz. Akıllı politikalar bağıra çağıra yumurta kapıya dayandığında yapılmaz. Maalesef “ Tete de Turc “ (Şamar Oğlanı) olmak durumunu kendimiz yaratıyoruz.
Emparyalist güçler Osmanlıyı parçalarken Yunanlıları Ermenileri Arapları kullandılar. Osmanlı İmparatorluğu'nu 30'un üzerinde yeni devlete parçalayan, İngiltere o dönemde bilinen petrol yataklarına göre Ortadoğu'yu tanzim etti. Bedevi Arap hanedanlarından ' krallar-prensler ' ilan ve icat ederek de, Irak, Suriye, Lübnan, Ürdün gibi ülkeler yarattı. II. Dünya Savaşından sonra da aralarına İsrail’i yerleştirdiler. Ortadoğu’daki bu yapay haritayı şimdi ABD yeniden çizmeye hazırlanıyor. Büyük Ortadoğu Projesi aslında budur.
Müttefik Kuvvetler Komutanı Mareşal Archibald Wavell, 1919'da Birinci Dünya Savaşı'nı , ' bütün savaşları bitiren savaş ' olarak nitelendirmişti. Wavel’in bu ‘ şık ’ sözlerini bilahare Versay'da Paris Anlaşması'nı yapıp, dünya ve özellikle de Ortadoğu haritasını yeniden çizen İngiliz, Fransız Başbakanları Lloyd George ve Clemencau ile ABD Başkanı Wilson da kullanmıştı.
Aslında Versay-Paris anlaşması ‘ bütün barışları bitiren barış ' tır. David Fromkin best-seller olan aynı adlı kitabını bulursanız mutlaka okuyun. Bu sözü ondan ödünç aldık. Fromkin, İngiltere'nin Osmanlıyı parçalamasının, ahmaklık, aptallık, büyük hata ve bitmeyecek savaşların başlangıcı olduğunu ve İngiltere’nin Ortadoğu da yanlış harita çizdiğini de söylüyor. Şimdi Emperyalistler Ortadoğu’daki hatalarını düzeltmeye çalışıyorlar.
Versay-Paris anlaşmasının Almanya’ ya uygulanan aşırı acımasız yaptırımları daha o günden II. Dünya Savaşının çıkış sebebini hazırlamıştı. 20 yıl sonra ilkinden daha acımasız bir Dünya savaşı daha yaşandı. Geçen haftalarda AB ülkelerini saran ekonomik krizin çözümü toplantılarında Angela Merkel Avrupa’yı dize getirdi. Almanya iki dünya savaşıyla alamadığı liderliği aldı. Avrupa’nın patronu oldu. Devlet yönetmek ciddi bir iştir. Uzun vadeli akıllı politikalar ve sağlam bir ekonomi gerektir. Bugün olanların kökleri geçmiştedir. Amerika ve yandaşları gelecek 25–50 yılı tahmin etmeye çalışıyorlar. Senaryo üstüne, senaryo hazırlıyorlar. Füturologlara (gelecek bilimci) gelecek tahminleri yaptırıyorlar.
BM, 2050 yılına kadar yaptığı nüfus projeksiyonlarını değiştirdi. 9,2 milyar tahmin ettiği dünya nüfusunu 8,8 milyara çekti. Projeksiyona göre, gelecekte 400 milyon kişi AIDS (200 milyon), savaşlar, açlık ve susuzluktan ölecek. Nüfus yitirecek, nüfus artışı ' eksi ' olacak ülkeler başta Almanya, İsrail, İtalya, Fransa, hatta ABD ve İngiltere, kısaca Batılı gelişmiş ülkeler ve özellikle İsrail. Nüfusu artacak ülkeler ise Türkiye'de dahil en başta Çin, Hindistan, Bangladeş, Pakistan, Filistin, Kongo vb. diye sıralanıyor. İsrail nüfusu yerinde sayıyor. Filistin nüfusu patlıyor. Yine bu çalışmalara göre, dünya su kaynakları kıtlaşıyor, 2030-2050'lerde su savaşları olacak. Global ısınmanın sebep olacağı iklim değişiklikleri öngörmesi zor olmayan kıtlık ve göçler. Gidişat hiç de parlak değil.
Türkiye jeopolitik açıdan iştah açan bir bölgededir. Doğal kaynakları suyu madenleri vb var. Ama Türkler pek de tekin bir millet değil. Emperial güçler Birinci dünya savaşı öngörülerinde yanıldıkları tek noktayı iyi hatırlamaktadırlar. Kurtuluş Savaşı ile bugünkü sınırlara sahip bir Türkiye hiç hesaplarında yoktu. O halde Türkiye ve Türkler “ özel ilgiyi ” hak etmektedir. Ermeni meselesi, Kürt meselesi …, Laik Türkiye’nin yapısının değiştirilmesi, üst yapı kurumlarının çökeltilmesi, vatandaşlıktan cemaate geçiş, karşı çıkana Silivri sürgünü …Saymakla bitmez. Türklerin öz güvenlerinin, milli duygularının yok edilmesi, uysallaştırılmaları gerekir. Bir de soykırımcı suçlaması eklenirse ‘ yeme de yanında yat ’ misali harika olmaz mı?
Ermeni Soykırımı meselesi bir taşla birçok kuş vurmaktır. Egemen güçler, işbirlikçileri, bilerek veya bilmeyerek kullanılanlar eliyle dünyanın en kapsamlı ‘ toplum mühendisliği ’ projelerinden birini, on yıllardır, bölgede yürütmektedir. Ülkemizin başındaki soykırım meselesi egemenler için bir enstrumandır.
Tekrarlayalım politikaların gerçekle ilgisi olması gerekmiyor.
15 Mayıs 1919 da İzmir’i İngiltere’nin taşeronu olarak işgal eden Yunan askerleri, Batı Anadolu’nun tarihsel olarak kendi hakları olduğuna inandırılmışlardı. Perişan oldular.
Şimdi de Ermeniler Doğu Anadolu’nun tarihsel hakları olduğuna inandırıldılar. Ama mert savaşlar dönemi bitti. Ermeniler Ağrı’yı işgal etmeyecek. Türlü ‘ çağdaş –demokratik ’ metotlarla kalleş bir savaş sürdürecekler. İşte ‘ Soykırım’ diretmesi bu savaşın maymuncuğudur.
Dünyada yaşanan bunca kargaşada ‘ egemen güçlerin ‘ parmağı vardır.
Evin
Osmanlı Devleti, 9–10 ay, cephe gerisindeki önemli tehlikeyi “ mahalli tedbirlerle “ çözüme ulaştırmaya çalışmıştır. Bu arada, 24 Nisan 1915’te, cephe gerisinde faaliyette bulunan Ermeni komitecilerine yönelik bir operasyon yapmış ve vatana ihanet eden 2345 komiteciyi tutuklamıştır. İşte tüm dünyada her 24 Nisanda Ermeniler bu günün anısına gürültü koparırlar.
Komitecilerin dışında özellikle Rus sınırına yakın bölgelerdeki Ermeni halkın da devlete isyan halinde olduğunu görünce, son çareye başvurmuş ve bölgedeki Ermenilerden sadece isyan hareketine karışanları savaş bölgesinden alıp, ülkenin emniyetli bölgelerine “sevk ve iskana”, o dönemdeki ifadesiyle “ tehcire ” tabi tutmuştur. Bu uygulama ile aynı zamanda her şeyden önce cephe gerisinde iç savaş ortamında bulunan Ermeni halkın can güvenliği sağlanmak istenmiştir. Çünkü Ermenilerin bölgedeki Türklere yaptıkları katliam ve mezalimin karşılığında Müslüman halk da karşı eylemlere başlamıştı. Doğuda can emniyeti kalmamıştı. İstanbul, Batı Anadolu ve Trakya’da oturan Ermeniler tehcir dışında bırakılmıştır. Hatta Orta Anadolu Ermenilerinden bile yerlerinde bırakılanlar olmuştur. Bu da teçhirin amacının ne olduğunu ortaya koymaktadır.
Bu olay, tıpkı İkinci dünya savaşında Amerika’da yaşayan Japon kökenli Amerikan vatandaşlarının sahillerden iç bölgelere nakli ve hatta toplama kamlarına alınması gibi bir olaydır. Tarihte bu tür uygulamalar çoktur. Osmanlı İmparatorluğu bir gurup tebaasını kendi İmparatorluk sınırları içinde hareket ettirmiştir. Ancak şartlar çetin, devlet parasızdır, etraf kanun dışı çetelerle doludur. Hastalıklar, salgınlar da cabasıdır. Bu zorunlu göçte maalesef telef olanlar vardır ama bu ölümleri soykırım olarak değerlendirmek kasıtlıdır.
İngilizler ve Fransızlar İstanbul’un işgalinden sonra Ermenilere karşı girişilen “ katliamın ” sorumlularını cezalandırmak amacıyla tutuklamalara girişmişler, Osmanlı Hürriyet ve İtilaf Hükümeti, İttihat ve Terakki Partisi ve yöneticilerine olan düşmanlığı nedeniyle işgal kuvvetlerine bu hususta elinden gelen her türlü yardımı yapmıştır. Tutuklananlardan bir kısmı İstanbul’da yargılanmış, bir kısmı ise Malta’ya sürülmüştür. Aralarında Osmanlı siyasi ve askeri liderleriyle önde gelen aydınların da bulunduğu 143 kişiyi “Ermeni olaylarında savaş suçu işledikleri” gerekçesiyle Malta adasına sürmüş ve hapsetmişlerdir. “ Malta sürgünleri “ olayı Kurtuluş Savaşı’yla bütünleşir. Olayın arkasında çetin bir Türk-İngiliz boğuşması yattığı apaçıktır… Türkiye’nin, işbirlikçiler dışındaki tüm yönetici kadrosunun sürülmesi amaçlanmıştır.
İstanbul’daki mahkeme İttihat ve Terakki’nin firardaki 4 yöneticisini gıyaplarında idama mahkum etmiş, ayrıca 3 kişiyi daha idam cezasına çarptırmıştır. Bu son idam cezalarının yalancı tanıkların ifadelerine dayanarak verildiği daha sonra açığa çıkmıştır.
İngilizler Malta’ya sürdükleri sanıklar aleyhine her yerde belge ve tanık aramaya girişmişler, Osmanlı Hürriyet ve İtilaf Hükümetinin de yardımlarına rağmen hiçbir belge bulamamış, bunun üzerine ABD arşivlerine müracaat edilmiştir. Bu arşivlerde de katliam iddialarını kanıtlayacak belge bulunamamıştır.
Osmanlı, ABD ve İngiliz arşivlerinde geniş çaplı araştırmalar yapılmış olmasına rağmen, Malta’daki tutuklular hakkında iftiraları kanıtlayacak deliller mahkemeye sunulamamıştır. Sonuç olarak Malta'daki tutuklular, kendilerine hiçbir suçlama dahi yöneltilmeden ve duruşma yapılmadan 1922'de serbest bırakılmışlardır.
Türk vatansever aydınlarına kurulan ne ilk ne son komplodur bu. Batı her zaman Damat Ferit Paşalar bulmakta ve onları düzmece davalar ve planlarla Türk aydınlarının üstüne salmakta mahirdir. Malta sürgünleri bugünün Türkiye’sinde size nereyi ve kimleri hatırlatıyor.
Bugüne yaklaşırken 1973 yılında, başta ASALA olmak üzere Ermeni terör örgütleri Türk diplomatlarına karşı silahlı eylemler yapmaya başladılar. Aralarında diplomat, iş adamı, güvenlik görevlisi, vb olan 43 kişi hayatını kaybetti. Ermeni terörünün büyük boyutlara vardığı, dünya kamuoyunun giderek Ermenileri ve teröristleri kınar hale geldiği bir ortam akıllıca olmadığından Ermeniler politikalarını aniden değiştirip açık teröre 1984 yılında son verdiler. Daha sonraki yıllarda karşımıza çıkacak olan tüm ayrılıkçı fikirleri, düşmanlıkları destekleyerek Türkiye düşmanlığını sürdürecek ve PKK gibi kanlı terör örgütlerini taşeronları olarak kullanacaklardır.
Ermeni Örgütleri 1. Dünya Kongresi
Ermeni Örgütleri 1. Dünya Kongresi, Paris’te 3 – 6 Eylül 1979 tarihinde toplanmıştır. Bu kongreye ASALA önemli bir güçle katılmış ve kongrede etkin rol oynamıştır. Kongre, Fransa’daki Ermeni ihtilalci güçler üzerinde etkili olmuş, özellikle terör örgütlerine katılma sağlanmıştır. Kongrenin amacı; “ dünyadaki Ermenilerin bir fikir etrafında, bir bayrak altında toplanması ve örgütlenmesiyle, siyasi ortamın değerlendirilip(Türkiye’den) toprak taleplerine yönelinmesi ” şeklinde özetlenebilir. Paris Kongresi sonunda, şiddet eylemleri ve terör olayları artmış, ASALA taze kan sağlayarak daha da güçlenmiştir. Bütünleşme çabalarında etkin bir dönem başlamış, silahlı eğitim faaliyetleri çeşitli merkez ve yerlerde artırılmıştır.
Ermeni Örgütleri II. Dünya Kongresi
1983yılında II Dünya Ermeni kongresi Lozan da toplandı. Lozan kongresi toplandığında Terör büyük boyutlara vardırılmış, dünya kamuoyu giderek Ermenileri ve teröristleri kınama durumuna gelmişti. Özellikle toplu katliam şekline varan eylemler başta Ermeniler olmak üzere bütün dost, tarafsız hatta müttefik güçleri bile tedirgin etmekteydi. Bu durumlar karşısında “ Ermeni siyasi görüşlerini birleştirmek ve tek doğrultuda hareket etmelerini sağlamak “ sağlanması gerekiyordu. Lozan Kongresinin görünür amacı budur. ASALA bu kongreye katılmadı. Şiddet yanlıları azınlıkta kaldı. Kongre sonunda Taşnaklarda ve ASALA'da bölünmeler görüldü. Alt terör tim ve grupları zaman zaman başıboş yeni örgütler şeklinde harekete giriştiler. Ve büyük bir kısmı tasfiye edildi.
Ermeni Örgütleri III. Dünya Kongresi
7 -13 Temmuz 1985 tarihinde Sevr'de toplanan ve adına “ III üncü Dünya Ermeni Örgütleri Kongresi “ denilen, kongrede temel amaç, hazırlanan “ Ermeni Anayasasının “ kabulü idi. Bu suretle, Ermenileri dünya çapında temsil edecek bir “ Birliğin “ oluşturulmasına çalışılacaktı.
Bu kongreye Ermeni terör örgütleri ‘ resmen ’ katılmadı. Türkiye'ye karşı sürekli savaşın devam etmesi önerildi, kabul edildi. Kongre, Türkiye'nin 1915 soy kırımını kabul etmesi için zorlanmasına ve böyle bir kabul halinde hak iddiasında oldukları topraklarının kurtarılması yolunun açılacağına inanarak, bu niyetini kullanmaya karar verdi, gerekli yerlere bildiriler dağıtıldı, başvurular yapıldı… Bugünkü politikaların tüm alt yapısı oluşturuldu.
Bugüne bakış
Ermenistan ilk kez 1918’de bağımsızlığını ilan etmiştir. Bu bağımsız devlet kısa ömürlü olmuştur 1920’den itibaren SSCB içinde yer almış, SSCB’nin dağılmasından sonra ise 23 Eylül 1991 tarihinde ikinci kez resmi olarak bağımsızlığını ilan etmiştir. Türkiye, Ermenistan Cumhuriyeti’ni ilk tanıyan devletlerarasında olmuştur.
Gerilimler
1988- 1990 arasında önce Rusların işgal ettiği daha sonra da Ermenilere terk ettiği, hukuken Azerbaycan’a bağlı olan (tarihteki adı Albanya) Dağlık Karabağ da yaşayan Azeriler acımasızca katledilmiştir. Azeri halk büyük ölçüde yok edilmiştir. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde alınan, işgal ettikleri Azerbaycan topraklarından şartsız çekilmesi yönündeki kararlara rağmen, Ermeniler hala işgalci durumundadır. Ermeniler göre “ bu bir işgal değildir. Çünkü 10–15 asır öncesinden bu topraklar zaten kendilerine aittir. Bu topraklar onlarındır zaten… “. Bu söylem fırsatını bulduğunda Ermenilerin Türkiye topraklarında neler yapabileceğini de ortaya koyuyor… Ama gerek Türkiye gerek Türk ordusu ‘ şimdilik ’ cılız Ermenistan için süper güçtür. Parçalanmış bir Türkiye zayıf bir ordu ne iyi olurdu değil mi?
Batı ve Rusya, Dağlık Karabağ’daki Azeri katliamını ve işgalci Ermenilerin el’an yaptıklarını çıkarlarına uygun bulmuş olmalı ki seyretmiş ve hala da seyretmektedir. Ermenistan’ın politikacıları bu güçlere sırtını dayayan şımarık çocuk gibi sağa sola kafa tutup iktidarlarını sürdürmektedirler.
Azerbaycan saldırısı ve katliamı Türkiye’nin Ermenistan ile ilişkilerinde normalizasyonu engelleyici faktörlerden sadece biridir. Ermeni diasporası ve Ermenistan’ın, pek çok ülkede, özellikle Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa Birliği parlamentolarında Ermeni soykırımını tanıma yönünde yaptıkları lobi çalışmaları, asılsız ve ölçüsüz propogandalar tahammül sınırlarını aşmaktadır. Son olarak Fransa’nın düştüğü durum (acıklı olsa da), Türkiye’yi zora sokan bu politikaların hızla tırmandığının göstergesidir. İki ülke arasındaki ilişkilerin düzelemez mecraya sokulması hızlanmaktadır… Bunların yanı sıra Ermeni istekleri artmaktadır. Ermeniler milattan önceki dönemlerden beri yaşadıklarına inandıkları toprakların (bu topraklar bugün Azerbaycan, Gürcistan, İran ve Türkiye sınırları içindedir) Ermenistan’a geri verilmesini istemektedir… Ermeniler; Doğu Anadolu illerinden Erzincan, Erzurum, Bitlis, Van, Kars, Artvin, Rize, Trabzon, Giresun, Sivas, Malatya, Tunceli, Bingöl, Elazığ ve Muş topraklarını Batı Ermenistan olarak nitelemekte ve bu toprakların kendilerine verilmesini talep etmektedir. Soykırım iddialarının realizasyonundan sonra topluca tazminat isteme hazırlığı içindedirler.
Ermenilerin sosyal ve ruhsal dünyasına bakış
Bugün kendisini Ermeni olarak niteleyenler, üç temel kategoriye ayrılmış durumdadır. Birincisi Ermenistan devletinde ve kısmen Rusya Federasyonu sınırları içinde yaşayanlar; ikincisi Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan Ermeniler ve son olarak diaspora Ermenileri (Amerika, Fransa gibi Batılı ülkelerde yaşayan)... Bunların her birinin toplumsal psikolojisi farklıdır ve bize göre, Türk düşmanlığını ve bunun bir devamı olarak " soykırım " tezini en çok körükleyenler diaspora Ermenileridir. Çünkü onlar, çok ciddi kimlik krizi içindedirler ve krizin telafisi için Türk düşmanlığından ve mağduriyet psikolojisinden başka yolları yoktur.
Fransa’da ve/veya Kaliforniya’da yaşayan, ataları Türkiye’den göç etmiş bir diaspora Ermeni’sinin ruhsal durumunu hayal etmeye çalışın; onun nasıl bir " ben duygusu’na “ (self-feeling) ya da " egokimliği’ne “ (ego-identity) sahip olabileceğini düşünün.
Zihnimizde “ Kimliğimizi ” oluşturan unsurları Ermenilere uygularsak ortaya şu tablo çıkar :
O bir Fransız ya da Amerikan ya da… Ülkenin vatandaşıdır.
O Katolik ya da Protestan olmadıysa Gregoryen’dir. Ermeni olduğu söylenmektedir ama büyük olasılıkla Ermenice bilmez veya çat pat bilir.
Ermenistan diye bir ülke olduğunu bilmektedir ama bu ülke sosyo-ekonomik bakımdan çok fakirdir. Oraya gitme hayali yoktur. Etrafı zengin doğal kaynaklı ülkelerle çevrili bu ülke araya sıkışmış kaynaksız, fakir bir kara ülkesidir. Komşuları ile kavgalıdır. İş yoktur. Diasporaya ve diğer dünya devletlerinin inayetine muhtaçtır. Ülke çok fazla göç vermiş nerede ise boşalmıştır. Bu haliyle iticidir ama sağdan soldan koparılmış topraklarla kurulabilecek denizlere açılmış, doğal kaynaklara sahip bir Ermenistan hayali (ortalıkta gezinen Büyük Ermenistan haritalarını hatırlayınız) çok caziptir ve tez desteklenmelidir.
Batısında büyük nüfusu, zengin yeraltı kaynakları ve güçlü ekonomisi olan Türkiye; doğusunda Dağlık Karabağ Bölgesi’nde yaşanan savaşla kanlı bıçaklı olduğu zengin doğal kaynakları ve denizde kıyısı olan Azerbaycan; kuzeyinde ilişkilerinin ekonomik alan dışında pekiyi olmadığı Gürcistan ve güneyinde nüfusun çoğunluğunu Azerilerin oluşturduğu Kuzey İran ile sarmalanmış bir Ermenistan aslında etrafını düşmanların sardığı bir ülke algısını taşımaktadır. Dört tarafında da iyi ilişki kuramadığı ve etnik olarak düşmanlığını yaptığı ülkelerle çevrili oluşu, Ermeni grup davranışındaki zavallılık, mağduriyet psikolojisini pekiştiren ve Batıda da bu mağduriyete prim vermeyi arttıran bir etki yaratmaktadır. Batılı bir Hıristiyan için Ermenistan halkı zavallı, mağdur din kardeşidir.
Rusya ile ilişkilerinde ortaya çıkan baba-oğul tarzı bağımlı ilişkisi de düşmanlarla çevrili bu sarmalanmayla meşruiyet kazanmaktadır. Batı genelde itiraz edeceği bu tür Rus yakınlığını şimdilik görmezden gelmektedir. Çünkü mağdur Ermeniler söz konusudur… Aralarında tarihsel ve dinsel bağların oluşu Rusya’nın Kafkasya’da bağımsızlaşan devletlerarasında Ermenistan’a daha ayrıcalıklı bir yer vermesini kolaylaştırmıştır. Rusya Kafkasya’da ekonomik, siyasi ve askeri etkinliğini Ermenistan üstünden sağlamlaştırma çabasındadır. Başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere Batılı ülkeler de Gürcistan’ı manipüle ederek ve vesayetine alarak zaten Rusya’ya karşı dengeyi tesis etmişlerdir. ABD, AB ve Rusya Kafkasya’da birbirinin ayaklarına basmamaya çalışan dansçılar gibi salınmaktadırlar, tabi ki şimdilik..
Bir Ermeni’nin Ermeni tarihiyle ilgili olarak en iyi bildiği tek şey, Türklerin kendilerine neler yaptıklarıdır. Ortak belleklerinin ve kimliklerinin inşasında temel olabilecek efsaneler dışında elle tutulur bir " zafer nişanesi " bulamamaktadır. Ama zorunlu göç travmasının anıları ve her gün çoğalttıkları acılar bir çadır gibi onları sarmalar ve bir arada tutar.
Öte yandan , " Ermeni karşıtlığı " Türklerin toplumsal psikolojilerinde önemli bir yer tutmamaktadır. Türkler, kimlik inşası için zaferlerle dolu ortak bir belleğe sahiptirler. Gerçi Osmanlı İmparatorluğu’nun çökmesiyle büyük bir yıkım ve hüsran duygusu yaşamışlardır ama sonuçta yine de bu yıkımın ardından destansı Kurtuluş Savaşını yaratmış ve Türkiye Cumhuriyetini kurmuş, devrimler yapmış, Mustafa Kemal Atatürk gibi sıra dışı dahi bir ulusal kahramana sahip olmuşlardır. Son yıllara kadar ortalama bir Türk Ermenilerin bu yaptıklarını saçma sapan bir yere varmaz işgüzarlık olarak nitelemiş pek de aldırmamıştır.
Şimdi Türklerin ulusal kimlik kurma açısından sahip oldukları ile diaspora Ermenilerinin konumlarını bir karşılaştıralım. Göreceğimiz şudur: Diaspora Ermenileri için, yaşadıkları zengin Batı ülkesinin kimliğine sarılmak dışında, bir ulusal kimlik şansı hiç yoktur. Bu noktada grup (Ermeni cemaati) kimlikleri açısından Türk düşmanlığı ve intikam duyguları kurucu-birleştirici bir işlev görmektedir… Grup kimliğine sahip olmanın ve mağduriyet psikolojisinin (hele hele Hıristiyan bir mağdur olmanın) avantajlarını Türk düşmanlığı sayesinde elde edebilir ve sürdürebilirler.
Ermenistan’ın Türkiye ile yaşadığı sorunda “ kimlik ”, önemli bir etmen olarak karşımıza çıkmaktadır. Ermeni grup varlığı, var olabilmek için, Türkiye’yi “ ötekileştirip ” ebedi düşman konumuna koyarak, bu algıyı çatışma yaratan düzlemlere taşımakta ve başta hukuki, siyasi ve ekonomik alanlar olmak üzere pek çok platformda bu duruma meşruiyet aramaktadır. Bu durumdan politikacılar ve bazı aşırı uçlar da sürekli nemalanmaktadır. “ Tehcir ” trajedisi altın yumurtlayan tavuktur kimse de böyle bir tavuğu kesmez…
Bugün öne sürülen Ermenistan ve Diaspora politikalarının ve yaşananların özetinin özeti işte budur.
Tekrar vurgulayalım, bir diaspora Ermeni’sinin etnik grup kimliği geliştirebilmek için ebeveyninden devraldığı ve diğer Ermeni popülasyonu ile paylaşabildiği ortak olan tek miras, Türk düşmanlığıdır. Üstelik hayatlarında hiç Türkiye’yi ve hatta bir Türkü görmemiş olan ikinci nesil ve sonraki Ermeni nesilleri için her şey hayali olduğundan, Türk düşmanlığının boyutlarını hayali biçimde artırarak böyle bir kimlik inşası kolayca gerçekleştirilebilmektedir. Türk düşmanlığı pompalanırken her türlü abartma, yalan mubah hale gelmiştir, yeni nesil Ermeniler, " Türklerin tuvalet taşlarını Ermeni mezarlarından yaptıkları " şeklindeki saçma yalanlara bile inanabilmekte hayatlarında en çok yapmak istedikleri şeyin " bir Türkün yüzüne tükürmek " olduğunu söyleyebilmektedirler.
Diaspora Ermenilerini tanıma imkanı bulmuş olanlar, Türk düşmanlığının her yeni nesille birlikte nasıl olup da böylesine artığını gördüklerinde hayretlerini gizleyemezler. Oysa Gerçekten acıya tanık olan ilk nesil Ermeniler böyle öfkeli değillerdi. Hatta ölene kadar hep bir kulakları Türkiye’de olmuş, sanki hiç ayrılmamışlar gibi Türkçe radyo dinlemişler, evlerinde Türkçe konuşmuşlar, Türk televizyonlarını izlemişlerdir. Ortak birçok güzel anıları olan Türk komşularını, birlikte geçirdikleri güzel günleri özlemişlerdir.
Tarihin çok uzun yıları boyunca bir arada yaşamış olan Türkleri ve Ermenileri, hep birbirlerinin olumsuz özelliklerini göstererek birbirlerine kırdırmaya çalışmanın ilişkileri çözümsüzlüğe itmekten başka faydası yoktur. Türkler ve Ermeniler (halklar) onları birbirlerine kırdırmaya kalkanları (çirkin politikacı ve taraf aşırı uçları) saf dışı edip akıllarını başlarına almadıkça da bu sorun çözülmez.
Yeri gelmişken, milyarlarca dolarlık Türk düşmanlığı pazarından da söz etmek gerekir. Çeşitli kitaplar, posterler, CD ler filmler, şaşalı ödül törenleri, konferanslar, anıtlar, sayılmakla bitmeyen ve her yıl katlanan bir ağıt pazarı mevcuttur. Bu pazardan nemalananlar yangına odun taşımaktan neden vazgeçsinler, altın yumurtlayan tavuğu niye kessinler ki. Batı için maalesef Türk düşmanlığı seçim kazandıran, para kazandıran, istenilen politikaları uygulatma olanağı yaratan paha biçilmez bir araç haline gelmiştir. Bu durumda kolayken politikacılar da odun taşıyıcılarının tedarikçileri olmuşlardır.
Mağduriyetten mazuriyete
Ermeni kimliğinin önemli bir parçasını oluşturan “ mağduriyet psikolojisi ”, temellerini Ermeni mitolojilerinden alır. Ermeniler ilahi dinlerin kutsal hikayeleri arasında geçen Nuh Tufanı öyküsünde yer alan, Hz. Nuh’un soyundan çoğalıp kavim haline geldiklerine inanmaktadırlar. Onlara göre, Ağrı Dağı’na çıkarak hayatta kalmayı başaran kavim Ermenilerin atalarıdır. Aynı zamanda Ağrı Dağı’nın da onlara ait kutsal bir toprak olduğuna dair inançları buradan gelmektedir. Bu inanç Ermeni Kilisesi tarafından pekiştirilmektedir. Ermeniler bu inançla kendilerini “ seçilmiş ulus ” olarak tanımlarlar. Kavimlerinin başlangıç kökenlerinde yaşadıkları Nuh Tufanı gibi bir afeti atlatmışlar ve hayatta kalmışlardır, dayanıklılıklarını ispatlamışlardır, dirençleri sayesinde daha nice felaketleri birbirlerine kenetlenerek atlatacaklardır. 1915 tehcir olayı ile Nuh Tufanı arasında bağlantı kurmaya çalışması Ermeni Kilisesi’nin bilinçli olarak vurguladığı bir benzetmedir. Böylece soykırım olarak niteledikleri tehcirin de Ermeni kavmini yeryüzünden silmeye çalışan tufan gibi bir olay olarak algılanmasını sağlamaktadır. Bu kurgu, Ermenilerin tarihte iki defa “ yeniden diriliş ” yaşadıklarına dair mitlerinin güçlenmesine neden olmaktadır. Böylece Ermeniler “ ötekiler ” tarafından yok edilmeye çalışılırken dirilen seçilmiş bir ulus olduklarına dair inançlarını canlı tutarlar. Mitler, Kutsal Ararat Dağının (Ağrı) etrafında, büyük ve vaat edilmiş topraklarının üstünde, tüm Ermenilerin refah içinde yaşadıkları Büyük Ermenistan’ın kuruluşunu müjdeler.
Tarih boyunca toplumlar arası ilişkilerde haksızlıklar, mağduriyetler, zalimce uygulamalar v.b gerçekten yaşanmıştır ve maalesef günümüzde de yaşanmaktadır. Avrupa’da Yahudilerin Naziler tarafından soykırıma uğratılması, Amerika’nın Japonya’ya atom bombası atması, farklı etnik yapıdaki grupların Balkanlar’da, Kafkasya’da Afrika’da çatışması Irak’ta, Libya’da Uzak Doğu’da Latin Amerika’da birbirini hunharca boğazlaması v.b nice acıklı örnek sayılabilir. Belleğimizde olan veya olmayan tüm örneklerde, ortak gerçeklik, “ çirkin politikacılar ” aracılığı ile emperial güçlerin manipülasyonları, çıkarlarına uygun olan tarafa sağladıkları olanakların yarattığı orantısız güç kullanımıdır.
Ermeniler Yahudiliğin mağduriyetten beslenen, büyüyen, güçlenen yapısının farkındadırlar… Holocoust’un, Dünyada Yahudilere karşı pozitif yönde ayrımcılık yapılmasına neden olduğu görmüşlerdir. Yahudilik bu durumu kullanarak “ vaat edilmiş topraklarında ” devlet kurmuş ve güçlenmiştir. Daha sonra yasalar yoluyla durumunu pekiştirmiştir. Buna örnek verecek olursak, Fransa’da anti-Semitist bir yazı yazmak ya da Yahudilere soykırım uygulanmadığını söylemek yazarının hapis cezasına çarptırılmasına neden olmaktadır. Ayrıca 1993’te Avrupa Konseyi bünyesinde Hoşgörüsüzlük ve Irkçılığa Karşı Avrupa Komisyonu (European Commission Against Racism and Intolerance) (ECRI) tarafından yayınlanan ve üye ülkelerin ortak kararıyla imzalanan deklarasyonun ırkçılık ve anti-semitizmle mücadele etme mekanizması mevcuttur.
Almanya, Belçika II. Dünya savaşında mağdur edilen, soykırımdan kurtulan Yahudilere ve/veya Yahudi cemaatlerine hala savaş tazminatı ödemektedir, tabi sesiz sedasız fazla gürültü çıkarmadan. Buna karşılık Nazilerin elinde yok olan 500 000 civarındaki Avrupa çingenesi için Almanya tek kuruş ödememiştir. Çünkü onları örgütsüzdür ve bu tip işler de örgütsüz yürümez.
Ermenistan ve Ermeni örgütleri de Holocaust - mağdur Yahudi ilişkisine benzer bir durum yaratmak peşindedirler.
9 Ekim 1948’de Birleşmiş Milletler’de imzalanan “ Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması ” anlaşmasından sonra, Ermeniler ( 1950’lerden itibaren) 1915 tehcirinin de bir soykırım olduğuna dair iddialarını yüksek sesle dile getirmeye başlamışlardır.
Yine o yıllarda ABD, Fransa gibi ülkelerde yaşayan Ermeni diasporası, dil, yaşam tarzı, cemaat alışkanlıkları gibi Ermeni kimliğinin önemli parçalarının ikinci ve üçüncü kuşak Ermenilerde yok olmaya başladığını, yani asimilasyona uğradıklarını fark etmeye başlamıştır. Özellikle batılı ülkelerde Ermeni kimliğinin erimesinden dolayı var oluş tehdidi yaşamaya başlayan Ermeni Kilisesi, Hınçak ve Taşnak Partileri ve Ermeni yardım kuruluşları, Ermeni toplumunun yaşadığı ülke ile kaynaşmasını önlemeyecek, ancak Ermeni kimliğini canlı tutacak bir formül olarak soykırım iddialarını kullanmışlardır… Diasporada yaşayan Ermeniler, Ermenistan’ı geri dönülecek bir anavatan olarak algılamamaktadırlar. Bu nedenle “ soykırım imgesi ” hem duygusal olarak ortak kimlik inşasını sağlayan, hem bu kimliği kuşaktan kuşağa aktaran ve Ermeni kimliğini pekiştiren güçlü bir “ zihinsel anavatan işlevi ” görmektedir.
Ancak mağduriyet psikolojisinin bir de görünmeyen yüzü vardır: “ mazuriyet psikolojisi! ”. Bu olgu, insan hakları ve eşitlik gibi Batı kültürünün idealleştirdiği nosyonların içinde gizliden gizliye işletilmektedir…
Mağduriyet psikolojisinin altında işleyen asıl mekanizma, iki dünya savaşının sorumlusu olan Batı medeniyeti ülkelerinin “ mazuriyet psikolojileri ”dir ( mazeretli sayılmaktan türetilen) . Ermeni diasporası tarafından empoze edilmek istenen “ Hitler soykırım yapmayı Türklerden öğrendi ” tezi mevcuttur. Hıristiyan-Batı “ aslında biz böyle şeyler yapmayız ama bunu Türklerden öğrendik ” mantığını “ arınmacı bir mazuriyet psikolojisi ” ile işlemeye başlamıştır. Zaten cici çocuklar kaka şeyleri bilmezler “ ötekilerden ” öğrenirler.
1915 tehcirinde pek çok Ermeni, savaş ortamının yarattığı riskler, açlık ve salgın hastalıklar yüzünden bir trajedi ve travmatik bir olay yaşamıştır. Travma insan zihninde ve psikolojisinde önemli bir etki bırakır. Bu etkilenmeyi, yaşanan şeyin niteliğinden ziyade, nasıl algılandığı ve anlamlandırıldığı, belirler. İnsan zihninin travmayı çözümleyip eski işlevselliğine dönebilmesi için çiğnenmeden yutulmuş bir yiyeceği midenin öğütmesi gibi işlemden geçirmesi, eski zihinsel yapıları yenileriyle değiştirip güncellemesi, yani sarsılmış olan inanç ve değerler sistemini yeniden oluşturması gerekir. İlk kuşak Ermeniler tam bunu başarırken engellendiler. Ermeni katliamına uğramış Türkler ise bu yara kaşınıp işlenmediği için ruh sağlığına kavuştu. Birkaç yıl önce Eurovizyon şarkı yarışmasında, daha sonra azılı Türk düşmanı klipleri ile star olan, Ermeni bir topluluğun vasat şarkısına Türk halkı tam puan(20) verdi. Çok mu alicenabız …
Tehcir diasporanın “ seçilmiş travmasıdır ”. Bu seçilmiş travma nesiller arasında aktarılarak ve çeşitli şekillerde canlı tutularak geleceğe taşınmaktadır. Çocuklar bir önceki neslin sorunlu parçaları için bir depo haline getirilmektedirler. “ ben aşağılandım sen bunu tersine çevir ”, “ kurban olma durumumuzu idealize et ”, “ bana uygulanan şiddetin intikamını al ” gibi mesaj bombardımanı ile yetişmektedirler.
Bir seçilmiş travma, nesiller arasında aktarılırken grubun liderleri tarafından çeşitli nedenlerle alevlendirilebilir. Grubu uyanık tutmanın ve istenilen yönde hareketlendirmenin en kolay yollarından biri, dışarıda bir tehdit olduğu algısının yaratılıp, gruptaki uyuyan “ bizlik “ duygusunu uyandırmaktır. Seçilmiş travma bunun için en uygun araçtır. Uyumakta olan grup kimliği, tarihteki bir kayıp ve/veya travmanın yeniden gündeme getirilmesi durumunda, sanki olay yeni olmuş gibi etki eden bir mekanizma ile yeniden canlandırılır. Bu, olay sanki dün yaşanmış gibi, toplum içinde çok canlı duyguların yaşanmasına neden olur. En iyi örneklerden biri Şiilerin Hz. Ali ve Kerbela şehitleri için hala kanlı gözyaşı dökerek ağlamalarıdır.
Özetle 1915 tehcirinin Ermeniler için “ seçilmiş travma ” olarak işlev gördüğünü, Ermeni kimliğinin güçlenmesinde önemli bir rol oynadığını, özellikle diasporadaki Ermeniler için önemli bir “ bizlik “ duygusu kaynağı oluşturduğunu söylemiştik. Tehciri yaşamamış olmasına rağmen ikinci ve üçüncü kuşak Ermenilerde, birinci kuşağa göre daha çok Türk düşmanlığının görülmesi ve sonraki kuşakların soykırımın kabul edilmesi taleplerinde daha radikal olması, gerçekliğin arkasında psikolojik kökenli süreçlerin ve manipülasyonların işlediğini dile getirmek için yeterlidir. Ermenistan ve diaspora politikaları medya ve eğitim araçlarından yararlanarak toplumu soykırım yapıldığı söylemi etrafında homojenleştirecek şekilde dezenformasyona tabi tutup, nesiller arası aktarımı pekiştirmeye çalışmakta ve 1915 tehcirini kendi çıkarları doğrultusunda kullanmaktadır. Aslına bakılırsa hedefine ulaşmış gibi görünmektedir. Ayrıca bu psikolojik süreçler, çıkarlarına uygun olduğu noktalarda uluslararası sistemdeki büyük güçler tarafından da birçok amaç için kullanılmaktadır. Örneğin, Ermeni söylemi, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üye olmasını istemeyenler tarafından desteklenmekte, üyelik müzakerelerinin başlatılması öncesinde yapay olarak beslenen “ Ermeni soykırımının tanınması ” talebi Türkiye’nin önüne bir engel olarak konulmaktadır.
Düşmanlık eğitimle tırmandırılıyor
Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etütler Vakfı’nın (TESEV) Türkiye ve Ermenistan’da yaptığı geniş alan araştırmasının verileri, yukarıda aktarılan fikirleri destekler niteliktedir. Örneğin Ermeniler, Türklerle ilgili bilgi alma kaynaklarının büyük bir kısmının sırasıyla basın/TV, tarih kitapları ile eski kuşaklar ve aile büyükleri olduğunu bildirmişlerdir. Ayrıca Ermenilerde eğitim seviyesi yükseldikçe Türkiye’nin dini ya da siyasi sistemi gibi bilgilerde yanlış cevap verme oranı artmaktadır. Bunlar Ermenistan resmi ideolojisinin okullar aracılığı ile toplumu Türkiye hakkında yanlış bilgilendirerek dezenformasyon yaptığını ortaya koymaktadır.
Araştırma detaylı olarak incelendiğinde Ermenilerin Türklere göre daha önyargılı olduğu görülmektedir. Örneğin, Türkler Ermenistan ve Ermenilerle ilgili bilgi düzeylerinin ölçüldüğü sorulara genelde “ bilmiyorum ” cevabı verirken Ermeniler Türklerle ilgili benzer sorulara genellikle olumsuz yanıtlar vermiştir. Yani aslında Türkler Ermenilere karşı daha yansız yaklaşırken, Ermeniler daha çok olumsuz nitelemeler yapmaktadır. Benzer bir şekilde iki grubun birbirine karşı tutumlarının incelendiği sorularda, Türkler genelde olumludan olumsuza yayılan bir yelpazede çeşitli cevaplar verirken, Ermenilerin genelde olumsuz yönde ve tek tip cevaplar verdiği görülmektedir. Ayrıca karşılıklı olarak birbirleriyle ilgili düşüncelerinin hangi oranda olumlu ya da olumsuz olduğu hakkında sorulan soruya, Ermeniler Türk tarafının Ermenilerle ilgili düşüncelerini, gerçekte olduğundan daha negatif olarak tahmin etmişlerdir. Türkler ise bunun tersine, Ermenilerin Türklerle ilgili fikirlerini gerçekte olduğundan daha olumlu olduğu yönünde tahmin yürütmüşlerdir. Türk ve Ermenilerin birbirleriyle ilgili zihinsel temsillerinin araştırıldığı sorularda Ermenilerin Türklerle ilgili verdiği cevapların üçte ikisi “ düşman, barbar, kana susamış, katil, vahşi... ” gibi oldukça olumsuz yöndeyken, Türklerin verdiği cevapların sadece üçte birinde “ egoist, bencil, önyargılı, düşman... ” gibi olumsuz nitelemeler varken üçte ikisinde ise “ iyi insanlar, gayretli, dost bir millet, çok zeki, insan, Hıristiyan, Ermeni... ” gibi kelimeler yer almaktadır.
Nesiller arası aktarımı çok güzel bir şekilde ortaya koyan bir veriye göre, 18-29 yaş grubu Ermeniler, Türkleri en fazla negatif özelliklerle tanımlarken , 30-44 yaş arası grup daha normal bazen de olumlu tanımlamalar kullanmıştır. Ayrıca “ Türkiye’de üretilmiş ürünleri satın alır mıydınız? ” sorusuna verilen yanıtlara bakıldığında yaş küçüldükçe daha yüksek oranlarda “ hayır ” yanıtı verildiği görülmektedir. Bu verilere göre birinci ve ikinci kuşağa nazaran üçüncü kuşakta daha fazla oranda Türk düşmanlığı, önyargı olduğu söylenebilir.
Ermenilerin soykırım taleplerinin arkasında gerçekler değil, çıkar çevrelerinin sahneye koyduğu afaki, psikolojik söylemlere büyük ölçüde bağlı mekanizmalar bulunmaktadır.
Siyasette ise gerçeklik kimsenin umurunda değildir,” çirkin politikacılar ” insanlara (seçmenlere) sundukları “ algılattırdıkları gerçeklikle ” etki etmektedir. Tam burada, çok yakın zamanda yaşanmış olan bir seçilmiş travma manipülasyonunun “ yıkıcı algı ” yaratımındaki işlevini aktarmak isteriz.
Sırp kasabı Miloseviç Kosova savaşının 600. yılında (1989) bu savaşta ölen Sırp Prensi Lazar’ın kemiklerini köy köy gezdirmiş Türkler ve Müslümanlar hakkında yıkıcı bir propaganda yaparak Bosna birikmiş ama patlamamış Sırp-Boşnak, Hıristiyan-Müslüman gerilimlerini alevlendirmiştir. Sosyal psikologlar Miloseviç’in bu yolla Bosna katliamının alt yapısını oluşturduğuna dikkat çekmektedirler. Sırp halkının, katliama katılanlarının ve/ veya buna seyirci kalanların durumu bize çok akıldışı gelse de bu yaşandı.
Günümüzde çevrenize bir bakın. Bunca yalan dolan ve haksızlığa rağmen halklar demokrasi oyununda gerçekte kendi çıkarlarına ters düşen siyasetçilere ısrarla nasıl oy veriyorlar. Yakın geçmişte, Türkiye’de, Aleviler Maraş’ta ve daha birçok yerde nasıl kesildiler, Madımakta nasıl yakıldılar. Birkaç hafta önce Dersim olayları nasıl kaşındı. Aleviler, radikal Sünnilerin “ ötekileridir ”. Şimdilik henüz sağduyumuzu tam kaybetmedik ama yarın kim kimi nasıl kışkırtacak, hangi seçilmiş travmalar önümüze koyularak manipüle edileceğiz. Emperial güçlerin şamar oğlanı rolümüze son vermenin zamanı gelmedi mi? Kuzey Kore halkı 10 gündür yıllardır “ canlarına okuyan diktatör ” için nasıl kanlı gözyaşları döküyor. Acaba samimiler mi yoksa bizler öleni çok mu yanlış algıladık.
Türkiye 1950 den itibaren talepleri gittikçe tırmanan Ermeni tezlerinin ve 80 lerden itibaren de katliamlarla pekişen Ermeni terörünün açıkça hedefi olmasına rağmen, Ermeni politikalarına karşı tavır almakta nerede ise aldırmazlık içinde olmuş görünüyor. 1990’tan bu yana durum tatsızlaşmış nihayet 2003 den bu yana da açıkça aşağılanarak derdini bile anlatamaz hale düşmüştür. Bunca yıl Yahudi lobileri ve özellikle Amerika’daki Yahudi-İsrail lobilerinin yardımları, Şükrü Elekdağ gibi yürekli ve işbilir diplomatların çabaları ile ‘ günü kurtaran ’ Türkiye AKP iktidarı ile şamar oğlanına dönmüştür. Davos toplantısında, nerede ise efelenme dozundaki çok sert “ one minute ” ile başlayan İsrail Türkiye gerginliği, faydası ve samimiyeti meçhul “ Gazzeye yardım gemisi ” ile tırmanmış ve İsrail lobileri kaybedilmiştir. Artık bu lobiler aleyhimizde çalışır olmuşlardır.
Ermeni soykırımını inkar kapsamında bir çok ülke yasa çıkardı. Bu konuda tek somut mücadeleyi yapan Doğu Perinçek’tir. 2005 de İsviçre’de tüm Avrupa’nın duyacağı şekilde “ Türkler Ermenilere soykırım uygulamamıştır ” dedi. Perinçek, İsviçre yargısı tarafından Ermeni soykırımını inkar ettiği gerekçesi ile mahkûm edildi. Doğu Perinçek, İsviçre’deki iç hukuk yollarını tüketerek aleyhindeki kararın iptali için AİHM'e başvurmuş, bu davayı ele almayı kabul eden Strasbourg mahkemesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi gereğince, İsviçre hükümetinden savunma istemiştir. AİHM KAYNAKLARI, Strasbourg mahkemesinin Perinçek’i haklı bulması halinde bu içtihadın Fransa’nın da dahil olduğu Avrupa Konseyi ülkelerini bağlayacağını söylemektedir. Çünkü Ulusal mahkemeler, kendi içtihatlarıyla AİHM'in içtihatlarının çelişmesi halinde Strasbourg mahkemesinin kararları doğrultusunda karar vermek zorundadır. Muhtemelen, bu rezilce “ icat edilmiş suçtan ” Türkiye’nin hiç değilse Avrupa nezdinde kurtuluşu bu kararla olacaktır. Unutmayın ki Doğu Perinçek yıllardır Silivri’ de tutuklu.
Doğu Perinçek’ e verilen başka bir ceza daha var. Rus Arşivlerinde yıllarca çalışan ve I. Dünya Savaşı esnasında Ermenilerin Ruslarla yaptıkları işbirliğini ve katliamları belgeleyerek kitaplar haline getiren oğlu Mehmet Perinçek de tutuklanmıştır. Tabii ki Silivri’dedir. Daha bitmedi “ Arşivleri açalım, tarihi tarihçilere bırakalım “ böbürlenmesini borçlu olduğumuz Osmanlı arşivlerini açılabilir hale getiren ve Türk Tezlerini güçlendiren çok önemli çalışmaları olan Türk Tarih Kurumu başkanı Yusuf Hacaloğlu görevden alınmıştır.
Saymakla bitmez birçok konuda olduğu gibi kendimize yaptıklarımız ve yapacaklarımız. Biz bize bu kadar kıyarken acaba düşmana gerek var mı diye soramadan edemiyor insan.
Gelelim kuru sıkı Fransız mallarını boykot etmeye, Fransa’yı ihalelerden vs den dışlamaya nihayet Fransa’nın sömürgelerindeki katliamlarını sergilemeye.
Fransa, “ Ermeni soykırımı’nı “ 2001 yılında zaten resmen kabul etmişti. Fransa Meclisi, 1915 olaylarıyla ilgili Ermeni iddialarının inkarının suç sayılmasını öngören bir yasa teklifini 2006 yılında onaylamıştı. Ancak Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy, bu teklifin senatoya gelmesini engellediği için teklif yasalaşmamıştı. Türkiye birkaç gün benzer tepkiler verilmişti. Sonra unutuldu.
Daha sonra Türkiye’nin eline bir koz geçti. 2009 yılında Fransa 1966 da çıktığı NATO’nun askeri kanadına dönmek istiyordu. NATO Genel Sekreterliğine, Türk karşıtlığını saklamayan Rasmussen’in atanması oldukça gerilim yaratmıştı.
Aynı NATO zirvesinde sessiz sedasız Fransa'nın NATO'nun askeri kanadına girişine ' evet ' dedik. Veto hakkımızdan feragat ederken Fransa’dan ne aldık acaba?
Bizde bir atasözü vardır: ” Minareyi çalan kılıfını hazırlar ”. Sarkozy, bu kanunu Cezayir asıllı bir parlemanterle meclise yollayarak geçmişte sömürgelerde yaşananların kapanmış konular olduğunu vurgulamıştır. Batı, sömürgecilik dönemini çoktan aklamıştır. Ancak politikacılarımızın çoğu bunu farkında değildir. Bu günlerde pek moda olan bir tarihçi var. Nail Ferguson. Best seller olan ve bizde YKY yayınlarından çıkan “ İmparatorluk ” adlı kitabında özetle diyor ki “ sömürgecilik, günahları da olan bir uygarlık misyonudur.. . Sömürgeciliğin iyi tarafları da vardı… Yollar, hastaneler, köprüler, okullar yaptılar… Uygarlık taşıdılar… Örneğin Afrika’nın… tüm sorunlarından, Afrikalıların soykırımlarından, fanatik çatışmalarından sömürgecilik sorumlu tutulamaz v.b ”.
Sömürge geçmişli Batı, Ferguson’u baştacı etmekte. Fransa ise eski sömürgeleriyle “ içli dışlı-ağabey ” görüntüsü peşinde. Hatırlayalım, geçen yılın 14 Temmuz bağımsızlık günü kutlamalarına Fransa’nın eski 13 sömürgesinden devlet başkanları ve tören askeri birlikleri gelerek Champs Elysee’deki geçit törenine katılmışlardı. Sarkozy’nin “ Fransanın eski sömürgeleri ile bağlarını güçlendirme ” şovunda figüran oldular. Sömürgecilik günahını oldukça meşrulaştıran bu şov, Avrupa’nın takdirini kazandı. Batı bir günahtan daha kurtuldu. Kimi kime şikayet edecek durumdayız. Zaten herkes her şeyin farkında.
Özelleştirme furyasında Fransız şirketleri tüm ekonomimize nufuz etti.Bir araştırın onlarca Fransız sermayeli şirket banka ve buralarda binlerce çalışan var. Ulusal ne kaldı. Neyi boykot edeceğiz. Akıllı politikalar bağıra çağıra yumurta kapıya dayandığında yapılmaz. Maalesef “ Tete de Turc “ (Şamar Oğlanı) olmak durumunu kendimiz yaratıyoruz.
Emparyalist güçler Osmanlıyı parçalarken Yunanlıları Ermenileri Arapları kullandılar. Osmanlı İmparatorluğu'nu 30'un üzerinde yeni devlete parçalayan, İngiltere o dönemde bilinen petrol yataklarına göre Ortadoğu'yu tanzim etti. Bedevi Arap hanedanlarından ' krallar-prensler ' ilan ve icat ederek de, Irak, Suriye, Lübnan, Ürdün gibi ülkeler yarattı. II. Dünya Savaşından sonra da aralarına İsrail’i yerleştirdiler. Ortadoğu’daki bu yapay haritayı şimdi ABD yeniden çizmeye hazırlanıyor. Büyük Ortadoğu Projesi aslında budur.
Müttefik Kuvvetler Komutanı Mareşal Archibald Wavell, 1919'da Birinci Dünya Savaşı'nı , ' bütün savaşları bitiren savaş ' olarak nitelendirmişti. Wavel’in bu ‘ şık ’ sözlerini bilahare Versay'da Paris Anlaşması'nı yapıp, dünya ve özellikle de Ortadoğu haritasını yeniden çizen İngiliz, Fransız Başbakanları Lloyd George ve Clemencau ile ABD Başkanı Wilson da kullanmıştı.
Aslında Versay-Paris anlaşması ‘ bütün barışları bitiren barış ' tır. David Fromkin best-seller olan aynı adlı kitabını bulursanız mutlaka okuyun. Bu sözü ondan ödünç aldık. Fromkin, İngiltere'nin Osmanlıyı parçalamasının, ahmaklık, aptallık, büyük hata ve bitmeyecek savaşların başlangıcı olduğunu ve İngiltere’nin Ortadoğu da yanlış harita çizdiğini de söylüyor. Şimdi Emperyalistler Ortadoğu’daki hatalarını düzeltmeye çalışıyorlar.
Versay-Paris anlaşmasının Almanya’ ya uygulanan aşırı acımasız yaptırımları daha o günden II. Dünya Savaşının çıkış sebebini hazırlamıştı. 20 yıl sonra ilkinden daha acımasız bir Dünya savaşı daha yaşandı. Geçen haftalarda AB ülkelerini saran ekonomik krizin çözümü toplantılarında Angela Merkel Avrupa’yı dize getirdi. Almanya iki dünya savaşıyla alamadığı liderliği aldı. Avrupa’nın patronu oldu. Devlet yönetmek ciddi bir iştir. Uzun vadeli akıllı politikalar ve sağlam bir ekonomi gerektir. Bugün olanların kökleri geçmiştedir. Amerika ve yandaşları gelecek 25–50 yılı tahmin etmeye çalışıyorlar. Senaryo üstüne, senaryo hazırlıyorlar. Füturologlara (gelecek bilimci) gelecek tahminleri yaptırıyorlar.
BM, 2050 yılına kadar yaptığı nüfus projeksiyonlarını değiştirdi. 9,2 milyar tahmin ettiği dünya nüfusunu 8,8 milyara çekti. Projeksiyona göre, gelecekte 400 milyon kişi AIDS (200 milyon), savaşlar, açlık ve susuzluktan ölecek. Nüfus yitirecek, nüfus artışı ' eksi ' olacak ülkeler başta Almanya, İsrail, İtalya, Fransa, hatta ABD ve İngiltere, kısaca Batılı gelişmiş ülkeler ve özellikle İsrail. Nüfusu artacak ülkeler ise Türkiye'de dahil en başta Çin, Hindistan, Bangladeş, Pakistan, Filistin, Kongo vb. diye sıralanıyor. İsrail nüfusu yerinde sayıyor. Filistin nüfusu patlıyor. Yine bu çalışmalara göre, dünya su kaynakları kıtlaşıyor, 2030-2050'lerde su savaşları olacak. Global ısınmanın sebep olacağı iklim değişiklikleri öngörmesi zor olmayan kıtlık ve göçler. Gidişat hiç de parlak değil.
Türkiye jeopolitik açıdan iştah açan bir bölgededir. Doğal kaynakları suyu madenleri vb var. Ama Türkler pek de tekin bir millet değil. Emperial güçler Birinci dünya savaşı öngörülerinde yanıldıkları tek noktayı iyi hatırlamaktadırlar. Kurtuluş Savaşı ile bugünkü sınırlara sahip bir Türkiye hiç hesaplarında yoktu. O halde Türkiye ve Türkler “ özel ilgiyi ” hak etmektedir. Ermeni meselesi, Kürt meselesi …, Laik Türkiye’nin yapısının değiştirilmesi, üst yapı kurumlarının çökeltilmesi, vatandaşlıktan cemaate geçiş, karşı çıkana Silivri sürgünü …Saymakla bitmez. Türklerin öz güvenlerinin, milli duygularının yok edilmesi, uysallaştırılmaları gerekir. Bir de soykırımcı suçlaması eklenirse ‘ yeme de yanında yat ’ misali harika olmaz mı?
Ermeni Soykırımı meselesi bir taşla birçok kuş vurmaktır. Egemen güçler, işbirlikçileri, bilerek veya bilmeyerek kullanılanlar eliyle dünyanın en kapsamlı ‘ toplum mühendisliği ’ projelerinden birini, on yıllardır, bölgede yürütmektedir. Ülkemizin başındaki soykırım meselesi egemenler için bir enstrumandır.
Tekrarlayalım politikaların gerçekle ilgisi olması gerekmiyor.
15 Mayıs 1919 da İzmir’i İngiltere’nin taşeronu olarak işgal eden Yunan askerleri, Batı Anadolu’nun tarihsel olarak kendi hakları olduğuna inandırılmışlardı. Perişan oldular.
Şimdi de Ermeniler Doğu Anadolu’nun tarihsel hakları olduğuna inandırıldılar. Ama mert savaşlar dönemi bitti. Ermeniler Ağrı’yı işgal etmeyecek. Türlü ‘ çağdaş –demokratik ’ metotlarla kalleş bir savaş sürdürecekler. İşte ‘ Soykırım’ diretmesi bu savaşın maymuncuğudur.
Dünyada yaşanan bunca kargaşada ‘ egemen güçlerin ‘ parmağı vardır.
Evin
