19 Ocak 2012 Perşembe

Ermeni Zorunlu Göçü



Ermenilerin Hint Avrupa grubundan mı, Kafkas halklarından mı, Urartuları oluşturan halkların bir bölümünden mi olduğu tartışmalıdır. Hiç biri netleşmemiştir. Ancak Ermenilerin Güney Kafkasya ve Doğu Anadolu’daki en eski halklardan biri olduğu kesindir.

Ancak kökeni ne olursa olsun Ermeniler de tüm diğer halklar gibi saf bir ırk değildir. Pek çok ırkın karışmasından oluşmuş bir topluluktur. Onlar diğer Anadolu halkından sadece dilleri ve dinleri ayırmaktadır. Örf ve adetleri, başta müzikleri olmak üzere folklorları bile diğer Anadolu halkları ile neredeyse aynıdır.

Ermeniler, İskender’den sonra bir süre bağımsız bir devlet kurmuş olsalar bile bu kısa sürmüştür. Roma döneminde vassal bir topluluk olarak Roma imparatorluğu ile Sasaniler (İran) arasındaki dengelerden istifade ederek yaşantılarına devam ediyorlardı. Zaman zaman Roma’ya, zaman zaman Sasanilere bağlı oldular. Ancak, onları, geçmiş zamanın büyük bir bölümünde Sasanilere daha yakın kabul etmek daha doğrudur. Bu durum, Roma Hıristiyan olana kadar 6 – 7 asır devam etti.

Ermeniler, Roma’dan önce Hıristiyan olmuşlardı. Roma Hıristiyanlığı kabul edince, aralarında dini inanış farkı çıktı. Ermeniler Gregoryan’dı. Yani Ortodoks Doğu Roma imparatorluğu ile problemleri vardı ve hiç rahat değildiler. Türkler gelene kadar Ermeniler, Doğu Romanın dini baskısı altında yaşıyorlardı.

Türklerin gelmesi ile birlikte bir kısım Ermeniler Güney Doğu Anadolu’ya göç ederek, Kilikya ve etrafında yerleştiler. Ermenilerin Çukurova’daki varlıkları 1071’den sonradır.

Haçlı seferleri başlayınca Kilikya Ermenileri, Doğu Roma tehdidinden korunmak amacı ile Haçlılarla işbirliği yapmışlardır. Kilikya Ermenilerinin Fransa ile ilişkileri bu döneme kadar gider. Daha sonra, Rusya Ortodoksların korumacılığını istediğinde, Fransa da Katolik ve Ermenilerin koruyuculuğuna kollarını sıvayacaktır.

Haçlı seferlerinden sonra, Moğol istilası sırasında, Kilikya Ermenileri Müslüman olmayan Moğollara vassal olmayı ve onlarla beraber hareket etmeyi kendi menfaatlerine daha uygun bulmuşlardır. Moğolların ilerleyişinin durdurulduğu ilk savaş olan İlhanlı (İran Moğolları) Memluk (Mısır Türk Köleleri) savaşında Ermeniler Moğol ordusunda savaşmışlardır.

Osmanlılar döneminde Ermeniler zaman zaman Osmanlılara, zaman zaman Safevilere (İran) bağımlı yaşamışlardır. Zaman zaman da bu iki devlet arasında paylaşılmışlardır.

1826 – 1828 Rus-İran savaşı sonunda, 21 Şubat 1828 Türkmençay Analaşmasıyla Bakü’de dahil olmak üzere Azerbaycan’ın kuzey toprakları Ruslara geçti. Ermenilerin bir kısmı Rus topraklarında, bir diğer kısmı Osmanlı topraklarındaydı. Ermeniler ve büyük bir Türk nüfus iç içe, yan yana yaşıyordu. Ermeniler artık yüzlerini Rusya’ya dönmüşlerdi. Bu gelişme ileride büyük facialar yaşanmasına sebep olacaktı.

1839 Tanzimat Fermanı ile Osmanlı geleneksel vergi yapısında ve hukukta kesin bir ayrılığa gitti. Artık Osmanlı İmparatorluğunda bütün uyruklar, din ve ırk farkı olmaksızın birbirine eşittiler. Bunun bir sonucu da Ermeni patriklerinin yetki ve protokoldeki yerlerinin artması olmuştu.

XIX. yüzyılın başından beri İngiliz ve ABD’li misyonerler Anadolu’da daha doğrusu tüm Osmanlı topraklarında çalışıyorlardı. 1850 yılına gelindiğinde, misyoner çabaları sonucu Protestan olan Ermeni sayısı 15.000 çıvarındaydı. Hala Ermenilerin büyük çoğunluğu Gregoryen idi. Bu Protestan Ermeniler Babıali’den “ Protestan Milleti “ sayılma hakkını aldılar. Başlarında bir piskopos ve ona yardım eden bir dini kurul vardı. Bu yeni milletin dünya işlerini de laik bir komite yönetecekti.

Osmanlı İmparatorluğunda 1850’de Bağımsız bir Protestan Milleti teşekkül ettirilince, Gregorian Ermeniler de cemaatlerine bir canlılık getirmeye çalıştılar. Cemaatin Tanzimat ruhuna uygun bir tüzüğünü 1863’de Babıali onayladı. Bu tüzük Ermeni cemaatinin Osmanlı imparatorluğundaki durumunda bir değişiklik yaratmıyordu. Yapılan, fiili duruma uygunluk ve iç yönetimde kazanılmış olanakları belirtmekti.

Ermeni Cemaati Tüzüğü, çoğunluğu din adamı olmayanlardan oluşmuş, 147 üyeli bir meclisle, bu meclis tarafından seçilmiş 2 kurulun varlığını ön görüyordu. Kurullardan biri dinseldi ve dini işlerle uğraşacaktı. Diğeri sivildi ve iktisadi konularla, eğitimle uğraşacaktı. Bu tüzük ile kurulan meclis, geleceğin tüm sorunlarını içerecekti.

Bu meclis radikal öğelerin itmesiyle, Ermeni cemaatinin parlamentosuna dönüşecek ve Osmanlı devleti açısından yıkıcı bir tutum takınacaktı.

1869’da Gregoryen Ermeniler Mıgırdıç Kırımyan’ı Patrik olarak seçtiler (1869 – 1873). Bu patrik Ermeni Meclisini Osmanlı Devletinden özerklik isteyecek noktaya itenlerin başında gelecekti.

1871’de Ermeni cemaatinin İstanbul’da 48, Anadolu’da 469 okulu vardı. Bu sırada Türkçe eğitim yapan modern Osmanlı okullarının sayısı parmak sayısından azdı.

Yabancı okullardan bahsederken misyoner faaliyetlerini de unutmamak gerekir. Sadece Amerikan misyonerlerinin 1870’de 205 okulu olduğundan bahsedilir. 1863 de kurulan Robert Kolejde bunların arasındaydı. Katolik misyonerlerin de yüzlerce okuldan oluşmuş ağları vardı. Misyonerler Osmanlı İmparatorluğunu kültürel olarak sömürgeleştiriyorlardı. Bir yandan da özerklik isteklerini ajite ediyorlardı.

Osmanlı Devlet adamları olup bitenin farkındaydı. Bu okullar ayrılıkçı fikirlerin tohumlarının dikildiği yerlerdi, ayrılıkçı akımlara insan yetiştiren merkezlerdi. Ancak, İmparatorluk kendine güveniyordu. Osmanlı imparatorluğu önceliğini yenileşmeye vermişti. Ayrılıkçı akımları önemsiyor ama en önceliğe koymuyordu. İleride biraz daha fazla önlem alınacaktı. Bu da II. Abdülhamit döneminde olacaktı. O zamana kadar Babiali Hıristiyan misyonerleri hareketlerinde serbest bıraktı. Babaili Batılı devletlerin dostluğuna çok ihtiyaç duyuyordu. Batılılar da eğitimde azınlıklara ve misyonerlere verilen hakları Osmanlıların modernleşmedeki en belirgin işareti olarak kabul ediyorlardı. Devlet yanlış tercih kullanmış, yabancı hayranlığı ile altının oyulmasına razı olmuştu. Halbuki bilmeli idi ki her işin başı eğitimdir. Ama modern eğitimden gelmeyenler bunu nasıl anlayacaklardı.

Patrik Mıgırdıç Kırımyan yerine İstanbul Ermeni Patriği olarak Nerses Varjabedyan seçildi. (1874 – 1884). Bu patrik zamanında da özerklik isteği kuvvetlenerek devam etti.

Ermenilerin özgürlük isteklerini yadırgamamak gerekir. Fransız ihtilalinde alevlenen milliyetçilik duyguları 1848 Paris Komününden sonra dünyanın her yerinde ihtilallere neden olmuştu. İtalya, Avusturya, Macaristan, Rusya, Meksika, İspanya, Brezilya, Yunanistan, Girit, Sırbistan, Romanya, Bulgaristan, vs… nerede ise tüm ülkelerde ayrılıkçı hareketler vardı. Dünyanın her yeri ihtilal depremleri ile sarsılıyordu. Bu nedenle Ermenilerin Osmanlı İmparatorluğundan ayrılma istekleri çağın rutin bir isteğiydi.

XIX. yüzyılın sonunda ve XX. Yüzyılın başlarında, tüm Batı Osmanlı imparatorluğunu parçalamak ve ondan önemli bir pay koparmak istiyordu. Osmanlıyı zayıf düşürmek için Ruslar Doğu Anadolu Ermenilerini silahlandırıyor, eğitiyor, çeteler düzenleyip Müslüman köylerine saldırtıyorlardı. Bu metot daha önce Balkanlarda, Girit’te ve Kafkasya’da denenmiş, başarılı olmuştu. Korkutulan Müslümanlar kaçıyor, çoğunluk terör uygulayanlara geçiyordu. Böylece, o bölgenin bağımsızlık isteği çoğunluk isteği olarak haklı hale geliyordu.

Güneydeki Ermenileri de Fransızlar eğitiyor, silahlandırıyor, örgütlüyordu.

Amerikalılar Protestan Ermenilerin peşindeydiler.

Misyonerler tüm Ermenileri eğitirken, onların Müslüman hakimiyetinden kurtulmaları için maddi ve manevi destek veriyorlardı. Yani Kapitalist dünya, hem Osmanlı imparatorluğunun parçalanması için, hem parçaladıktan sonra Ermenileri yönetimleri altına alabilmeleri için, hem dini nedenlerle arka çıkabilmek için Ermenileri destekleyip, terörist saldırılarını ya teşvik edip, örgütlüyor veya hiç olmaz ise görmezden geliyorlardı.

Sultan Abdülhamit döneminde Milliyetçi Daşnak Ermeni çetesi isyan etti ve terör uygulamaya başladı. Müslüman (genelde Kürt) köyleri basılıp, herkes bire kadar işkence edilerek öldürülüyordu. Bu zulme 1908’de Daşnaklar ara verdiler.

Dünya savaşı çıktığında Doğu Cephesinde Osmanlı ve Rus orduları boğuşuyordu. Bu sırada Ermeniler Ruslardan yana tavır almış ve çeteler gerilla savaşları vererek Osmanlı ordusunun lojistik hatlarını vuruyorlardı. Bu sırada 25 bin Osmanlı tebaası Ermeni Osmanlılara karşı dövüşüyordu.

Nisan 1915’de Van’da bir Ermeni isyanı oldu. Müslüman evleri yakıldı. Van’a ilerleyen Rus ordusuna 20 bin Ermeni katıldı.

Osmanlı devleti artık Ermenileri, varlığı için bir tehdit olarak görüyordu. Onların düşmana yaptıkları yardımlar önlenmeliydi. Devlet teçhir (göç ettirme, yeniden yerleştirme) kararı verdi. Ermeniler önceden haber verilemeden kısa bir süre içinde evlerini terk ederek, yine Osmanlı toprakları olan ama savaştan uzak olan emniyetli bölgelere yollandılar.

Trenler asker, mühimmat taşıyordu yani savaştaydı. Bu nedenle Ermeni göçü yürüyerek yaptırıldı. Bu sırada Türk asker ve subayları da yeni görevlerine genelde yürüyerek gidiyorlardı. Bu sırada Anadolu’da genel bir kıtlık vardı, göçenler de gıda bulmakta çok zorluk çektiler. Anadolu’da tifo, tifüs gibi salgınlar oluşmuştu. Bu salgın hastalıklar göçte zayıf düşen Ermenileri de vurdu.

Osmanlı devleti Ermenileri zorunlu göçe tabi tutmuştur. Bu hiçbir şekilde bir soykırım eylemi değildir. Ermenilerin öldürülmesine dair tek bir emir Osmanlı arşivlerinde yoktur. Buna karşılık korunmalarına dair emirler vardır. Çok sayıda Ermeni, göç sırasında, yorgunluktan, açlıktan ve hastalıktan ölmüştür. Yolda yer yer kıymetli mallarını almak isteyen eşkıyaların hücumuna uğramışlardır. Zaman zaman kafileleri korumakla görevli askerler eşkıya ile işbirliği yapmıştır. Buna karşılık kafileleri korumak için çarpışan askerlerde vardır.

Ermeni göçmenlere, daha önce Ermeni çetelerinin vahşetine maruz kalmış olan yerel halk (genelde Kürtler) intikam hissi ile saldırıp, vahşet uygulamıştır.

Yolu olmayan, vahşi ve çok zor bir coğrafyada aç, sefil ve yeterli koruması olmayan göç bir dramdır. Kötü koşullar sadece Ermeniler için değildi. O sırada tüm Anadolu ve Osmanlı ordusu kıtlık çekiyordu. Dedem Sait Altınyay, Irak cephesinde çarpışırken, ordunun iaşe olarak kişi başına 2 günde yarım peksimet verebildiğini anlatmıştı.

Salgın hastalıklar da tüm Anadolu’yu vurmuştu. 1916 yılında sadece Malatya’da günde 100 asker koleradan ölüyordu.

Yani özet olarak, zorunlu göç sırasında Ermenilere onları yok etmek için uygulanan özel bir durum yoktur.

Savaştan sonra Ermenilerin bir kısmı geri dönmüşlerdir. Ölen Ermeni sayısı öyle milyonlar falan değildir. Ölenlerin çoğu da salgın hastalıklar nedeniyle ölmüşlerdir. Zorunlu göç sırasında göçe tabi olmamak için pek çok Ermeni Müslüman olmuş, sonra da dinini değiştirmemiştir. Şimdi onları da kayıp Ermenilerin içinde sayıyorlar. Geri dönenler de kayıplar arasında sayılmaktadır.

1915 sürgünü hem Türkler ama özellikle Ermeniler için bir trajedi olmuştur. Ancak unutulmamalıdır ki Ermeni çeteleri yüzünden yerinden yurdundan olan, yollarda ölen ve katliama uğrayan Müslümanların sayısı da göç sırasında ölen Ermenilerin sayısına nerede ise eşittir.

Burada söylenmesi gereken Osmanlı devletinin Ermenileri yok etmeye çalışmadığı ama istemeden, koşullar gereği Ermenilerin bir afete maruz kaldıklarıdır.

Bu trajedinin bir soykırım olmadığının en önemli göstergelerinden biri doğuda bu olaylar cereyan ettiği esnada, ülkenin batı bölgelerinde yaşayan Ermenilerin aynı şekilde bir muameleye tabi olmadığıdır.