12. Sanayileşme
Devlet sanayiden elini eteğini çekmiştir ki bu çok yanlış olmuştur. Türkiye’nin geleceği ve daha genel planda dünyanın geleceği kişilerin kişisel çıkarlarının nasıl gelişeceğine bırakılamaz. Toplumun menfaatleri yönünde de gelişebilmesi için devletin öncü ve yönlendirici rolünü bırakmaması gerekir.
Denilebilinir ki toplum kendi menfaatlerini bilemiyor, yatırımları yönlendiremiyor mu? Bunu normal bir toplum yapabilir. Normal bir toplum demek başka unsurlarında yanında eğitilmiş toplum demektir. Şu anda Türk toplumu eğitilmiş bir toplum yani normal bir toplum değildir. İşleri toplumun kendine bırakıp devletin aradan çekilebilmesi için, önce toplumu eğitmek gerekir. Bunun için de eğitimi verecekleri yani öğretmenleri önce iyi bir eğitmek gerekir. Bu iş en az 3 – 4 nesil sürecek bir iştir. Bir taraftan da dinci kesim ve onun peşine takılmış bilinçsiz bir kalabalık doğru eğitimin yapılmasını önlemek için elinden geleni yapmaktadır. Bu durumda devletin öncü rolü küçümsenemez ve vazgeçilemez.
Konu buraya geldiğinde şunu da söylemeden geçmek mümkün değildir. Emperyalizm ve onun işbirlikçisi dini kesimler, son zamanlar da sanki fertler ( kişiler ), toplum ve devlet birbirine karşı öğelermiş gibi bir propaganda içine girmişlerdir. Kişi hak ve özgürlükleri, sivil toplum kuruluşları, devletin sanayiden el çekmesi vs… bu böl ve yönet politikasının birer parçasıdır. Tabii ki ceberut bir devlet karşısında kişilik halkları korunmalıdır. Tabii ki gönüllü kuruluşlar yönetimin yükünün bir kısmını üzerlerine almalıdırlar. Ama bu demek değildir ki devlet düşmanımızdır. Veya devlet hakları gasp etmiştir de biz onları kopara kopara alıyoruz. Devlet bizim devletimizidir. Devlet en gelişmiş sivil toplum örgütüdür. İnsanlar ortak menfaatlerini korumak için devlet çatısı altında birleşirler. Bugün devlet hakkında yapılan bütün negatif propagandaların amacı devleti yani onun somut kurumlarını çökertmek, zayıflatmak ve böylece meydanı boş bulabilmek içindir.
Devlet sanayiden elini çekemez. Devlet sanayiden elini çekti demek, bütün sanayileşme gücü zenginlere yani kapitalistlere kaldı demektir ki, böyle bir devlette bırakın sanayinin yönlenmesini ne işsizliğe çare bulunabilinir ve ne de kaynakların adil dağılımı sağlanabilinir. Herkesin baştan kabul etmesi gereken husus devletin biz bireyleri, biz fakir bireyleri, biz zayıf bireyleri temsil ettiği ve bizim en üst organımız olduğudur. Sanayileşme ve sanayi devletin elinde bir araçtır. Devlet onu kullanarak, halkın genel menfaatlerine uygun değişiklikleri yapar. Türkiye için devletin yapması gereken değişikliklerin en önemlilerinden biri de Güney Doğu Anadolu nüfus yapısının değiştirilmesidir.
Bu ne demek? İnsanları zor ile oradan buraya göç mü ettireceğiz? Yeniden teçhir politikası mı uygulanacak? Tabii ki hayır. Bütün Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının ülke sınırları içinde serbestçe seyahat etme ve yerleşme hakkı var ve bu hak hep olmalıdır. Güney Doğu ve Doğuda oturan Kürt kökenli vatandaşlarımız, istedikleri gibi Batıya veya Ege’ye giderek orada yerleşiyor ve iş sahibi oluyorlar. Bunun muadili olarak Kürt kökenli olmayan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları neden Doğuya giderek orada iş tutamıyorlar. Bunun iki temel nedeni var. Birincisi, Güney Doğu Anadolu’da ve Doğu Anadolu’daki ırkçı terör ve onun uzantılarıdır. Ama bir diğer neden de o topraklar hakikaten yaşanmak istenecek yerler değildirler. Aslında bu topraklar yani yukarı Mezopotamya, insanların ilk yerleşik düzene geçebildikleri yerdir. Yani bu topraklar geçmişin cennetidir. Tekrar bu hale getirilebilinir.
Devlet sanayileşmeye tekrar el attığında ilk yapması gereken eylemlerin başında, yukarıda anlatılan politikaya uygun olarak, Doğu ve Güney Doğu bölgesini sanayileştirmesi olmalıdır. Bu sanayileşme ve nüfus yapısı değişimi 25 yıl sürecekse sürecektir. Önemli olan Anadolu’yu bir daha ırkçı terörün eline vermemektir. Emperyalistler, Türkiye’yi bölmekten vazgeçerek, ellerini ülkemizden çekmelidirler. Sanayileşme işte bu geleceğin anahtarıdır.
Bir diğer önemli nokta sanayileşme de önceliğin gıda sektörüne verilmesidir. Tarımın bütün üretimi sanayi ürünü haline getirilmelidir. Ama bunun için hiçbir katkı kullanılmamalıdır. Gıdaların en uzun dayanacak ama doğal hallerine en yakın olacak şekilde hazırlanması gerekir.
Güney Doğu Anadolu’da GAP projesi ile Sanayileşme el ele ve çok planlı bir şekilde gitmek zorundadır. Doğru planlanmış, sürekli denetlenen, araştırma ve geliştirme ile teçhiz edilmiş bir GAP projesi sadece Türkiye’nin değil, tüm komşularının da kurtuluşuna sebep olabilecek bir olanaktır.
Şimdi bakın. İşin püf noktası şudur. Türkiye Cumhuriyeti bir kavram değişikliği yapacaktır. Artık amaç sanayileşerek, dış satımı arttırıp zenginleşmek değildir. Sanayileşecek ve bu sanayi ürünleri ile kendi halkını geleceğin zorluklarına karşı müdafaa edecek hale gelecektir. Sonra çevresinde ki komşu ülkelerden başlayarak ihtiyacı olanlara yetişebildiği kadar yetişmeye çalışacaktır. Bunu para kazanmak için değil, yardım etmek için yapacaktır.
Ama şimdi duyuyorum. Birileri aaaa… Adam iyice zırvaladı, bu iktisat kurallarına aykırı diyor. Nedir bu iktisadın el değmez kuralları. Bu konuya ileride tekrar döneceğim. Ama sırası gelmişken şunu söylemeden geçmek mümkün değildir. Tabii iktisadın bazı kuralları vardır. Ama bu kurallar hangi değişkenler içinde geçerlidir. Siz bugüne kadar geleceği ekonomik olarak tahmin edebilen bir ekonomiste veya ekonomi kuruluna rastladınız mı? Ekonomi o kadar çok bilinmeyenli bir denklem ki, onu çözmek daha kimsenin harcı değil. Belki gelecekte, bilgisayarlar daha da geliştikten sonra, ekonomik ön görüler yapmak veya doğruya daha yakın sonuçlara varmak mümkün olur. Onun için ekonomide kesin bir şekilde şu doğrudur, şu yanlıştır falan demeyi bir tarafa bırakmak gerekir. Biz hepimiz, yetiştirildiğimiz çerçeve içinde düşünüyoruz. Para kazanma hırsı nerede ise kromozomlarımıza işlemiş, ama toplumu toplum yapan esas unsur yardımlaşmadır. Yardımlaşma güveni doğurur. Her işin altında kişisel menfaat var mı yok mu diye bakmak ise toplumu ayrıştırır. Güven hissini yok eder. İnsanların tek güvencesi haline para gelir. Ama aslen güven sadece yardımlaşma ile kurulup, devam ettirilebilinir. Para bir güvence değildir. Hele gelecekte tek geçerli dayanak yardımlaşma olacaktır.
Para nedir ki. İnsan yaşıyorsa, doyuyorsa, ısınıyorsa, mutlu ve umutlu ise iş bitmiştir. Paranın kalanını ne yapacaktır. Ben bankaya biraz daha fazla para koyayım da kendimi daha bir garantiye alayım. Çok merak ediyorum kim kendini ve gelecek nesillerini garanti altına almıştır. Nerede Nizamülmülk ailesi, nerede Sokullular, Cengiz’in torunları… Bütün eski Harunların torunları bugün hala Harun gibi yaşamaya devam mı ediyorlar?
Devletin sanayileşmedeki görevlerine geri dönersek, Devlet araştırma ve geliştirme yapmak zorundadır. Eğer devlet sanayi ile uğraşmaz ise, nasıl geliştirme yapabilir. Ama geleceğin dünyasında hayatımızın daha yaşanabilir olması için pek çok yeni buluşa ihtiyaç olacaktır. Birinci gelişme silahlarda olmalıdır. Ülke gelecekte bir yandan çevresine yardım ederken, bir yandan da kendini çok farklı tehlikelere karşı korumak zorunda kalacaktır. İkinci gelişme enerjide olmalıdır. Nasıl daha ucuz, daha bol bulunulabilinen, nasıl çevreyi kirletmeyen enerji bulabilirim diye uğraşılmalıdır. Üçüncü gelişme ziraat ve tohumlarla ilgili yapılmalıdır. Arkadan elektronik sanayi vs gelir. Devletin bir görevi de ağır sanayi yatırımları yapmaktır. Biz demir çelik sanayi gibi yatırımları özel sektör gelip yapsın, o yapmaz ise dışardan birileri gelip yapsın diye mi bekleyeceğiz.
Yalnız kimse yanlış anlamasın. Özel sektör demir çelik yatırımları yapmasın demiyorum. Kim ne yatırımı yapmak istiyorsa yapsın diyorum. Yatırımı kim yaparsa yapsın, ama yapılan yatırım her açıdan çok iyi denetlenmelidir. Burada özel sektörü, sağmal inek gibi düşünmemek gerekir. Özel sektörün vereceği vergi kadar ve hatta ondan daha önemli olarak, vereceği hizmetin kalitesi, çalıştıracağı insan sayısı, ülkenin hangi açığını kapadığı gibi meseleler öne çıkmaktadır. Özel sektör deyince iç veya dış olarak ayırmıyorum. İçeride, dışarıda kim yatırım yapmak istiyorsa gelir yapar.
Hizmet sektöründe istihdam, tam bir istihdam değildir. İnsanların birbirlerine hizmet edeceklerine üretimde çalışması tercih edilmelidir. Bu açıdan bakıldığında sanayi ve tarım sektörü nüfusun büyük bir bölümünü üretken yaparken, hizmet sektörü de ülkenin yönetimini mümkün olan en ufak sayıda insanı çalıştırarak gerçekleştirmelidir. Burada amaç mümkün olan en büyük sayıda insanı üretken hale getirmektir. Herkesin işi olmalıdır. Kadın erkek ayrımı yapmadan herkes çalışmalıdır.
Herkes, hiçbir ayrıma tabi olmaksızın çalışmalıdır. Evde sadece belli bir yaşın üzerindekiler, artık çalışma hayatlarını bitirdikleri için oturabilirler. Onlar bile ister çalışır, ister çalışmazlar ama yine de ellerinden geldiğince faydalı işler yapmaya bakarlar. Belli bir yaşın altındakiler ise, eğitimde olacaklarından onların görevi geleceğe hazırlanmaktır. Bu eğitimde olan kesim üretimi büyüklerinden devir almaya hazırlanan kesimdir.
Çalışabilir nüfusun büyük bir oranı sanayide çalışacağından, sanayi bu nüfusu çalıştırabilecek tarz da organize edilmelidir. Üretimin maliyetinde işçilerin ücret ve diğer haklarının maliyeti arttırdığı söylemi külliyen yalandır. Üretim yaşamak içindir, üretenler yaşayamıyorsa bu üretim kimin içindir. Maliyet girdileri içinde işçi ücretleri hiçbir şey tutmaz. Enerjinin maliyeti, kullanılan teknoloji, kayıp zamanlar, alınan ham maddenin fiyatı, alınan kredilerin maliyeti, çalınan paralar, dışarıya kaptırılan paralar, suiistimaller vs… ama kimse bunlara bakmaz da çalışanların parasına bakar. Bizler de bu abukluğu doğal bir olaymış gibi karşılarız. Karşılarız çünkü öyle şartlanmışızdır. Bence bu kadar anormal şeyleri kabul ediyorsak, dönüp tüm inançlarımızı sorgulamamız gerekir.
Tarım, Sanayi, Geçim indeksi, istihdam bunlar tek başlarına düşünülecek şeyler değildirler. Birbirinden ayrılamaz. Bunlar hep beraber düşünülmeli, planlanmalı ve hayata geçirilmelidirler.
