

4. Ordu
Türk halkı ile Türk ordusunun ilişkileri, iç içe ilişkilerdir. Türk halkı ve ordusu bir bütündür, nerede ise aynı şeydir. Türklerin Anadolu’da yerleşik düzene geçmeleri, daha önce de defalarca anlatıldığı gibi, 13. yüzyılda başlamış, belki 20. yüzyılda büyük bir çoğunlukla gerçekleşmiştir. Türkler yerleşik düzene geçip, kabile ( aile ) bağları zayıflayana kadar, Kabile üyesi olmakla Asker olmak aynı şeydi. Yani bir Türk için ordusu ile ailesi arasında fark yoktur. Bu nedenle Türkiye Cumhuriyeti halkının Türk kökenlerinden gelen karakteri baskın bir askerlik ve ordu sevgisi taşır. Ve sevgiden daha önemli olarak güven duygusu taşır.
Daha önce anlattığım gibi, bugün Türkiye Cumhuriyeti halkının DNA’ları içinde Anadolu yerli halkının DNA’sı, en az, Türk kökenleri kadar çok ve etkendir. Anadolu yerli halkları da huzuru ancak Türkler gelip, Anadolu yönetimini ele aldıktan sonra bulmuşlardır. Yani Anadolu’nun huzuru Osmanlı devleti ile başlamış ve bugünlere kadar gelmiştir. Ondan önce, Anadolu halkı, 3 bin yıl durmadan soyulmuş, bir daha soyulmuştur. Yüzlerce defa göçe mecbur edilmiştir. Kesilmiş, işkenceler görmüş, köle olmuş, ırzına geçilmiştir. Küçük kızları, oğlan çocukları fahişe yapılmıştır. Anadolu halkının çektikleri anlatmakla bitmez. Ölümle Anadolu halkı iç içedir. Onun için kimse halkımıza ölümsüz laf etmiyor diye kızmasın. İşte bu halk bir gerçeği iyice anlamış ve içselleştirmiştir. Kuvvetli olduğun kadar yaşarsın. Kuvvetli olmanın birinci şartı da kuvvetli ama halkına düşman olmayan bir orduya sahip olmaktır.
Bu iki önemli ve var olma bilgisi, bugünkü Türkiye Cumhuriyeti halkında birleşerek ve birbirini kuvvetlendirerek, Türklerin ordularına karşı olan tutumunu bir huy, bir karakter haline getirmiştir. Bunun yanı sıra Türkiye Cumhuriyeti kuruldu kurulalı, erkeklerimizin hepsi, en verimli ve en deli yıllarını orduda geçirmişlerdir. Her Türk erkeği orduda geçirdiği yıllarla iftihar eder ve ilk fırsatta askerlik anılarını anlatır. En iyi arkadaşlarının içinde askerlik arkadaşları da vardır. Ama hepsi bu kadar değildir. Hepimizin ailesinde savaşta ölen veya yaralanan dedelerimizin sayısı, yatağında ölenlerden fazladır. Şaman dini kökenlerimizden gelen ve ata ruhlarına olan düşkünlüğümüz ve saygımız, bizi erkek atalarımızın gidip de dönemedikleri o ocağa saygı duymaya ve hatta onu içimizde kutsal saymaya mecbur eder.
Bu özel ilişki içinde Türk halkının en güvendiği kurum ordu’dur. Batı Avrupa halkı parlamentosuna güvenirken, Türkiye ordusuna güvenir. Türk halkı ordusuna Cumhurbaşkanından bile fazla güvenir. Türk halkının nezdinde orduyu terazinin bir kefesine koyunca, terazinin öbür kefesine ne konursa konsun denge sağlanamaz. Aynı şey ordu için de geçerlidir. Ordu’da bir kurum olarak sadece ve sadece halkı için vardır. Bu böyle olduğu içindir ki Tanzimat’tan bu yana Türk ordusu defalarca iktidarı ele geçirmesine veya istediği anda geçirir duruma gelmesine rağmen, hiçbir zaman iktidarı elinde tutmaya çalışmamıştır. Darbe yapar, işi düzeltir ( genelde düzeltemez de düzelttiğini sanır ), iktidarı devreder ve kışlasına çekilir. Böyle bir olgu ve gelenek, dünyada başka hiçbir ulus da yoktur.
Türk ordusu ayrıca dünyanın en güçlü birkaç ordusundan biridir. Gücü sadece teknik kuvvetinden gelmemekte, mantığından, organizasyonundan, kişilerin savaşma güdüsünden, Türklerin savaşmaya olan doğal becerisinden gelmektedir. Ordu binlerce yıldır savaşa savaşa, savaşın her yüzünü göre göre özel bir bilgi ve deneyim biriktirmiştir. Ayrıca son yıllarda Kürt ırkçı terörüne karşı yaptığı mücadele de bu bilgi ve deneyimi pekiştirmiştir.
Türk ordusu her yönü ile Türk milletinin gelecekte var olabilmesi için, olmaz ise olmaz kurumudur. Bu nedenle Türk ordusunun daha da kuvvetlenmesine en büyük öncelik ayrılmalıdır. Türk ordusu gelecekte kitlesel göçlerle karşılaşacaktır. Bunları disipline etmek sadece güçlü ve buna ilişkin planlarını önceden yapmış bir ordu ile sağlanabilinir. İstanbul depremi gibi felaketlerde, tek ayakta kalan kurum ordu olacaktır. Ve tüm yük onun sırtına binecektir. Ordu bu durumun farkında olarak planlarını yapmalıdır ( Bu konuda ciddi bir planlama ve hazırlık içinde olduğu medya haberleri olarak duyulmaktadır ).
Ordunun daha da kuvvetlenmesine çalışılmalıdır. Gelecekte, bütün ülkeler kendi dertlerine düştüklerinde kimse onların ellerindeki nükleer silahları kullanıp, kullanmayacağını bilemez. Bu nedenle bizim ordumuz da bu silahlara kavuşmak zorundadır. Burada, barışa bu kadar aykırı bir şey söylerken ve herkesin içine dehşet salarken, bir daha şunu vurgulamam gerekiyor. İster fert olarak tek tek, ister kurumlar olarak, ister Türkiye Cumhuriyeti olarak kimse savaşmayı ve hele bir istila savaşı yapmayı aklının ucundan geçirmemelidir. Çevremizdeki dostlara daima yardımcı davranmalı ve imkânlarımızı onlarla paylaşmalıyız. Dünyanın düşeceği çıkmazdan, Türkiye Cumhuriyeti tek bir devlet olarak çıkamaz. Bu vartayı tüm insanlık birlikte atlatırsa atlatır, yoksa hep beraber yok olunur. Bunun bilincinde olan bir ülke, her imkânını paylaşarak yola devam etmelidir. Bu iyilik, adalet ve yardımlaşma, yeni bir yol açarak diğer insanların, toplulukların ve ülkelerin açılan yoldan yürümesini sağlayacaktır. Ama hem idealleri ve hem de imkânları korumak için güçlü, kararlı ve ne yaptığını bilen bir orduya ihtiyaç olacaktır. Meşru müdafaa vazgeçilemeyecek bir olgudur. Türk ordusu, diğer hiçbir ordudan, hiçbir konuda daha aşağıda olmamalıdır. Nükleer gücü bu kapsam içinde düşünmek gerekir.
Ordu konusunu kapatmadan şu konuya da değinmek gerekiyor. Daha ilerde konu özellikle enine boyuna tartışılacaktır. Ancak şimdi konuya azıcık değineceğim. Türkiye Cumhuriyeti bir demokrasi değildir. Zaten demokrasi de en ideal yönetim rejimi değildir. Ama bugün için mevcut rejimlerin en halka ve hakka dönük olanıdır. Ancak demokrasi Türkiye de demokrasi bile değildir. Türkiye’deki rejime olsa olsa demokrasi maskesi takmış oligarşi denilebilinir. Bu haliyle bana ordumu yoksa bu rejim mi diye sorsalar, ben ordudan yana olurum. Kendi halkını, halkının oyları ile sömüren bu rejim, bizi ancak şimdi olduğu gibi bölünmeye ve yok olmaya götürür. Bu rejim durmadan şeriat zorlaması yapmaktadır. Bu zorlamalar bu güne kadar, 28 Şubat da olduğu gibi ordunun müdahalesi ile geciktirilebilinmiştir. Bu tip müdahalelerde Türk halkı daima ordusunun yanında olacaktır. Ben öyleyim ve Türklerin büyük çoğunluğunun da öyle yapacağından eminim.
Şimdi, peki ama her ordu müdahalesinden sonra, halk mağdurların yanında yer almıyor mu? Sağ oylar artmıyor mu? Denecek. Bunlar o kadar kaypak ve satılmış insanlardır ki hemen olayları çarpıtarak kendi menfaatleri doğrultusunda kullanma ustaları olmuşlardır. Bunlar, 19 Ağustos depreminden sonra yemin ederek, halka deprem nedeni olarak: Subay hanımlarının yabancı subaylarla yatmalarını, o gece Gölcük de balo yapılmasını anlatmışlardır. Yine yeminle sudan çıkarılan subay cesetlerinin yüzlerinin domuz yüzüne döndüğünü söylemişlerdir. Bunlar karşılarındaki en büyük engelin Türk Ordusu olduğunu bilmekte ve onu yıpratmak, halkın güvenini sarsmak için her fırsatı kullanmaktadırlar. Bu ahlaksızların, yalancıların ve şeriatçıların demokrasiye veya AB ye sevimli gözükeceğim diye yanında olamam.
AKP son seçimlerde geçerli oyların % 47 sini almıştır. Ama bu tüm seçmenlerin % 40’ın altında bir oy etmektedir. Bunu Cumhurbaşkanlığı seçimleri ile ilgili gelişmelere bağladılar. Ve dediler ki halk anti demokratik müdahalelere tepki gösteriyor. Bu şeddeli bir yalandır veya kendi kendini aldatan beyinlerin her şeyi bilme kompleksidir. Bir kere halkın çoğunluğu AKP’ye hayır demiştir. Bunların mecliste bu kadar büyük çoğunluğa sahip olmalarının nedeni aldıkları oylar değil, bizim demokrasi maskeli oligarşimizdir.
Yukarda söylediklerime inanmasanız bile, inanın ki gelecek tehlikelere karşı ilk ve en önemli güvencemiz, Silahlı Kuvvetlerimizdir. Onun için onu gözümüzden bile sakınmalıyız. Ve onu elimizden geldiğince desteklemeliyiz. Biz demokrasi oyunu oynayacağız diye, ülke elden gidemez.
Konu bitecek gibi görülmüyor. Gelecekte Türkiye hem düzenli bir ordu ile ve hem de milis kuvvetleri ile dövüşmek zorunda kalacaktır. Yani meşru müdafaa top yekûn olacaktır. Bu nedenle kadınlarında bu konuda eğitilmesi ve görev alması gerekmektedir. Zaten Türk kadını Müslümanlık öncesinde erkeklerle birlikte dövüşen Savaşçı bir kadındı. Oku daha iyi kullanabilmek için bir göğsün dağlanması bir mit değil, Türk kadınlarının bir gerçeğidir. Türk ordusu vakit geçirmeden kadınları da askere alarak, karma bir ordu haline dönüşmelidir. Ordunun amacı sadece disiplin vermek değil aynı zamanda kişisel korunmayı ve kişisel olarak dövüşmeyi öğretmek olmalıdır. Gelecekte herkesin tek tek kendini koruyabilir durumda olması gerekecektir.
Kadın ve erkeklerin birlikte yapacakları bir askerliğin sayısız faydaları olacaktır. Gelecek zor günlere kadın ve erkek herkes daha hazır olacaktır. Kadınların görgüsü, bilgisi ve kendine güveni artacaktır. Kadın ve erkek eşit vatandaşlar olmaya yaklaşacaklardır. Erkeğin kadına olan saygısı artacaktır. Kadın ve erkek ilişkileri çok daha yoluna ve rayına girecektir. Aileleri tarafından genç kızlarımızın istismarı önlenmiş olacaktır. Kan davası ve töre cinayetleri gibi dinozor gelenekler çok büyük bir darbe yiyecektir.
Diğer bir yandan da kadın talep eden haline gelecektir.
Türkiye için ordu-millet denir. Bu doğrudur. Ama şimdi bunun gereklerini çok ciddi bir biçimde yerine getirme günleri gelmiştir.
Türk halkı ile Türk ordusunun ilişkileri, iç içe ilişkilerdir. Türk halkı ve ordusu bir bütündür, nerede ise aynı şeydir. Türklerin Anadolu’da yerleşik düzene geçmeleri, daha önce de defalarca anlatıldığı gibi, 13. yüzyılda başlamış, belki 20. yüzyılda büyük bir çoğunlukla gerçekleşmiştir. Türkler yerleşik düzene geçip, kabile ( aile ) bağları zayıflayana kadar, Kabile üyesi olmakla Asker olmak aynı şeydi. Yani bir Türk için ordusu ile ailesi arasında fark yoktur. Bu nedenle Türkiye Cumhuriyeti halkının Türk kökenlerinden gelen karakteri baskın bir askerlik ve ordu sevgisi taşır. Ve sevgiden daha önemli olarak güven duygusu taşır.Daha önce anlattığım gibi, bugün Türkiye Cumhuriyeti halkının DNA’ları içinde Anadolu yerli halkının DNA’sı, en az, Türk kökenleri kadar çok ve etkendir. Anadolu yerli halkları da huzuru ancak Türkler gelip, Anadolu yönetimini ele aldıktan sonra bulmuşlardır. Yani Anadolu’nun huzuru Osmanlı devleti ile başlamış ve bugünlere kadar gelmiştir. Ondan önce, Anadolu halkı, 3 bin yıl durmadan soyulmuş, bir daha soyulmuştur. Yüzlerce defa göçe mecbur edilmiştir. Kesilmiş, işkenceler görmüş, köle olmuş, ırzına geçilmiştir. Küçük kızları, oğlan çocukları fahişe yapılmıştır. Anadolu halkının çektikleri anlatmakla bitmez. Ölümle Anadolu halkı iç içedir. Onun için kimse halkımıza ölümsüz laf etmiyor diye kızmasın. İşte bu halk bir gerçeği iyice anlamış ve içselleştirmiştir. Kuvvetli olduğun kadar yaşarsın. Kuvvetli olmanın birinci şartı da kuvvetli ama halkına düşman olmayan bir orduya sahip olmaktır.
Bu iki önemli ve var olma bilgisi, bugünkü Türkiye Cumhuriyeti halkında birleşerek ve birbirini kuvvetlendirerek, Türklerin ordularına karşı olan tutumunu bir huy, bir karakter haline getirmiştir. Bunun yanı sıra Türkiye Cumhuriyeti kuruldu kurulalı, erkeklerimizin hepsi, en verimli ve en deli yıllarını orduda geçirmişlerdir. Her Türk erkeği orduda geçirdiği yıllarla iftihar eder ve ilk fırsatta askerlik anılarını anlatır. En iyi arkadaşlarının içinde askerlik arkadaşları da vardır. Ama hepsi bu kadar değildir. Hepimizin ailesinde savaşta ölen veya yaralanan dedelerimizin sayısı, yatağında ölenlerden fazladır. Şaman dini kökenlerimizden gelen ve ata ruhlarına olan düşkünlüğümüz ve saygımız, bizi erkek atalarımızın gidip de dönemedikleri o ocağa saygı duymaya ve hatta onu içimizde kutsal saymaya mecbur eder.
Bu özel ilişki içinde Türk halkının en güvendiği kurum ordu’dur. Batı Avrupa halkı parlamentosuna güvenirken, Türkiye ordusuna güvenir. Türk halkı ordusuna Cumhurbaşkanından bile fazla güvenir. Türk halkının nezdinde orduyu terazinin bir kefesine koyunca, terazinin öbür kefesine ne konursa konsun denge sağlanamaz. Aynı şey ordu için de geçerlidir. Ordu’da bir kurum olarak sadece ve sadece halkı için vardır. Bu böyle olduğu içindir ki Tanzimat’tan bu yana Türk ordusu defalarca iktidarı ele geçirmesine veya istediği anda geçirir duruma gelmesine rağmen, hiçbir zaman iktidarı elinde tutmaya çalışmamıştır. Darbe yapar, işi düzeltir ( genelde düzeltemez de düzelttiğini sanır ), iktidarı devreder ve kışlasına çekilir. Böyle bir olgu ve gelenek, dünyada başka hiçbir ulus da yoktur.
Türk ordusu ayrıca dünyanın en güçlü birkaç ordusundan biridir. Gücü sadece teknik kuvvetinden gelmemekte, mantığından, organizasyonundan, kişilerin savaşma güdüsünden, Türklerin savaşmaya olan doğal becerisinden gelmektedir. Ordu binlerce yıldır savaşa savaşa, savaşın her yüzünü göre göre özel bir bilgi ve deneyim biriktirmiştir. Ayrıca son yıllarda Kürt ırkçı terörüne karşı yaptığı mücadele de bu bilgi ve deneyimi pekiştirmiştir.
Türk ordusu her yönü ile Türk milletinin gelecekte var olabilmesi için, olmaz ise olmaz kurumudur. Bu nedenle Türk ordusunun daha da kuvvetlenmesine en büyük öncelik ayrılmalıdır. Türk ordusu gelecekte kitlesel göçlerle karşılaşacaktır. Bunları disipline etmek sadece güçlü ve buna ilişkin planlarını önceden yapmış bir ordu ile sağlanabilinir. İstanbul depremi gibi felaketlerde, tek ayakta kalan kurum ordu olacaktır. Ve tüm yük onun sırtına binecektir. Ordu bu durumun farkında olarak planlarını yapmalıdır ( Bu konuda ciddi bir planlama ve hazırlık içinde olduğu medya haberleri olarak duyulmaktadır ).
Ordunun daha da kuvvetlenmesine çalışılmalıdır. Gelecekte, bütün ülkeler kendi dertlerine düştüklerinde kimse onların ellerindeki nükleer silahları kullanıp, kullanmayacağını bilemez. Bu nedenle bizim ordumuz da bu silahlara kavuşmak zorundadır. Burada, barışa bu kadar aykırı bir şey söylerken ve herkesin içine dehşet salarken, bir daha şunu vurgulamam gerekiyor. İster fert olarak tek tek, ister kurumlar olarak, ister Türkiye Cumhuriyeti olarak kimse savaşmayı ve hele bir istila savaşı yapmayı aklının ucundan geçirmemelidir. Çevremizdeki dostlara daima yardımcı davranmalı ve imkânlarımızı onlarla paylaşmalıyız. Dünyanın düşeceği çıkmazdan, Türkiye Cumhuriyeti tek bir devlet olarak çıkamaz. Bu vartayı tüm insanlık birlikte atlatırsa atlatır, yoksa hep beraber yok olunur. Bunun bilincinde olan bir ülke, her imkânını paylaşarak yola devam etmelidir. Bu iyilik, adalet ve yardımlaşma, yeni bir yol açarak diğer insanların, toplulukların ve ülkelerin açılan yoldan yürümesini sağlayacaktır. Ama hem idealleri ve hem de imkânları korumak için güçlü, kararlı ve ne yaptığını bilen bir orduya ihtiyaç olacaktır. Meşru müdafaa vazgeçilemeyecek bir olgudur. Türk ordusu, diğer hiçbir ordudan, hiçbir konuda daha aşağıda olmamalıdır. Nükleer gücü bu kapsam içinde düşünmek gerekir.
Ordu konusunu kapatmadan şu konuya da değinmek gerekiyor. Daha ilerde konu özellikle enine boyuna tartışılacaktır. Ancak şimdi konuya azıcık değineceğim. Türkiye Cumhuriyeti bir demokrasi değildir. Zaten demokrasi de en ideal yönetim rejimi değildir. Ama bugün için mevcut rejimlerin en halka ve hakka dönük olanıdır. Ancak demokrasi Türkiye de demokrasi bile değildir. Türkiye’deki rejime olsa olsa demokrasi maskesi takmış oligarşi denilebilinir. Bu haliyle bana ordumu yoksa bu rejim mi diye sorsalar, ben ordudan yana olurum. Kendi halkını, halkının oyları ile sömüren bu rejim, bizi ancak şimdi olduğu gibi bölünmeye ve yok olmaya götürür. Bu rejim durmadan şeriat zorlaması yapmaktadır. Bu zorlamalar bu güne kadar, 28 Şubat da olduğu gibi ordunun müdahalesi ile geciktirilebilinmiştir. Bu tip müdahalelerde Türk halkı daima ordusunun yanında olacaktır. Ben öyleyim ve Türklerin büyük çoğunluğunun da öyle yapacağından eminim.
Şimdi, peki ama her ordu müdahalesinden sonra, halk mağdurların yanında yer almıyor mu? Sağ oylar artmıyor mu? Denecek. Bunlar o kadar kaypak ve satılmış insanlardır ki hemen olayları çarpıtarak kendi menfaatleri doğrultusunda kullanma ustaları olmuşlardır. Bunlar, 19 Ağustos depreminden sonra yemin ederek, halka deprem nedeni olarak: Subay hanımlarının yabancı subaylarla yatmalarını, o gece Gölcük de balo yapılmasını anlatmışlardır. Yine yeminle sudan çıkarılan subay cesetlerinin yüzlerinin domuz yüzüne döndüğünü söylemişlerdir. Bunlar karşılarındaki en büyük engelin Türk Ordusu olduğunu bilmekte ve onu yıpratmak, halkın güvenini sarsmak için her fırsatı kullanmaktadırlar. Bu ahlaksızların, yalancıların ve şeriatçıların demokrasiye veya AB ye sevimli gözükeceğim diye yanında olamam.
AKP son seçimlerde geçerli oyların % 47 sini almıştır. Ama bu tüm seçmenlerin % 40’ın altında bir oy etmektedir. Bunu Cumhurbaşkanlığı seçimleri ile ilgili gelişmelere bağladılar. Ve dediler ki halk anti demokratik müdahalelere tepki gösteriyor. Bu şeddeli bir yalandır veya kendi kendini aldatan beyinlerin her şeyi bilme kompleksidir. Bir kere halkın çoğunluğu AKP’ye hayır demiştir. Bunların mecliste bu kadar büyük çoğunluğa sahip olmalarının nedeni aldıkları oylar değil, bizim demokrasi maskeli oligarşimizdir.
Yukarda söylediklerime inanmasanız bile, inanın ki gelecek tehlikelere karşı ilk ve en önemli güvencemiz, Silahlı Kuvvetlerimizdir. Onun için onu gözümüzden bile sakınmalıyız. Ve onu elimizden geldiğince desteklemeliyiz. Biz demokrasi oyunu oynayacağız diye, ülke elden gidemez.
Konu bitecek gibi görülmüyor. Gelecekte Türkiye hem düzenli bir ordu ile ve hem de milis kuvvetleri ile dövüşmek zorunda kalacaktır. Yani meşru müdafaa top yekûn olacaktır. Bu nedenle kadınlarında bu konuda eğitilmesi ve görev alması gerekmektedir. Zaten Türk kadını Müslümanlık öncesinde erkeklerle birlikte dövüşen Savaşçı bir kadındı. Oku daha iyi kullanabilmek için bir göğsün dağlanması bir mit değil, Türk kadınlarının bir gerçeğidir. Türk ordusu vakit geçirmeden kadınları da askere alarak, karma bir ordu haline dönüşmelidir. Ordunun amacı sadece disiplin vermek değil aynı zamanda kişisel korunmayı ve kişisel olarak dövüşmeyi öğretmek olmalıdır. Gelecekte herkesin tek tek kendini koruyabilir durumda olması gerekecektir.
Kadın ve erkeklerin birlikte yapacakları bir askerliğin sayısız faydaları olacaktır. Gelecek zor günlere kadın ve erkek herkes daha hazır olacaktır. Kadınların görgüsü, bilgisi ve kendine güveni artacaktır. Kadın ve erkek eşit vatandaşlar olmaya yaklaşacaklardır. Erkeğin kadına olan saygısı artacaktır. Kadın ve erkek ilişkileri çok daha yoluna ve rayına girecektir. Aileleri tarafından genç kızlarımızın istismarı önlenmiş olacaktır. Kan davası ve töre cinayetleri gibi dinozor gelenekler çok büyük bir darbe yiyecektir.
Diğer bir yandan da kadın talep eden haline gelecektir.
Türkiye için ordu-millet denir. Bu doğrudur. Ama şimdi bunun gereklerini çok ciddi bir biçimde yerine getirme günleri gelmiştir.
