15 Mayıs 2008 Perşembe

Türkiye analizleri 3 1

2 temel tehlike: Küresel ısınma ve İstanbul depremi



Bugün Türkiye Cumhuriyetini tehdit eden iki en büyük tehlike “ Küresel Isınma “ ile “ İstanbul Depremi “ dir. Bu iki tehlikenin ne olduğunu artık herkes biliyor. Bu nedenle bu tehlikelerin ne olduğunu anlatmayacağım. Bu tehlikelerden nasıl kurtulunulacağından veya en azından zararının nasıl azaltılacağından da bahsetmeyeceğim. Küresel ısınmayı durdurmak için başta ABD olmak üzere dünya hiçbir şey yapmadı, yapmıyor ve yapmayacak. Zaten bu konuda dönüş noktası geçildi. Bundan sonra olacaklar sadece bir zaman sorunu. İstanbul Depremi de böyle. Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ve parlamentosu bu konuda bir şey yapmadı, yapmıyor ve yapmayacak. Bundan sonra depremi beklemekten başka bir yol biz halka bırakılmadı.

Birinci soru önce hangisi gelecek sorusu. İklim değişikliği zaten başladı, bu değişiklik bundan sonra kendi dinamiği içinde adım adım hayatı ve ülkemizi yaşanmaz yaparak ve etkisini arttırarak devam edip gidecek. 15 – 20 yıl içinde, ülkemizde büyük beslenme ve su problemleri başlayacağından, ülke ekonomisi ve dolayısı ile insanların hayatı batacak. Açlık, işsizlik, parasızlık, paran olsa bile malsızlık, eğitim yokluğu, hastanelerin işe yaramaması, anarşi, terör, çeteler, yer yer iç çatışmalar alıp başını gidecek. İnsanlar yer değiştirmek, kaçmak isteyecekler ama gidecek yer bulamayacaklar.

10 – 15 yıl içinde İstanbul depremi ülkeyi yerle bir edecek. Zaten zorla ayakta duran ülke, bu sarsıntı ile birlikte yıkılacak ve parçalanacak. Paramparça olacak…

Bütün bunları durdurma ve filmi geri sarma imkânımız olmadığına göre, nasıl ayakta kalırız sorusuna cevap vermek gerekir. Bunun olmaz ise olmaz koşulu örgütlenmektir. Fiziksel olarak birbirine yakın olan ve kendi içinde uyumlu olan aileler bir araya gelerek örgütlenmelidirler. Bir örgütteki kişi sayısı, yaşlı, genç, çocuk dahil 15 - 20 civarında olmalıdır. 3 veya 4 aile. Meslek gurupları değişik mesleklerden seçilmelidir. Bunlar muntazaman bir araya gelerek, her fırsatta beraber olarak, birbirlerine karşı büyük bir güven ve birliktelik geliştirmelidirler. Boş vakitleri mümkün olduğu kadar birlikte harcayarak, bütünleşmeli ve aralarında asabbiyet oluşturmalıdırlar. Bu örgütlenme hem çok önemli ve hem de gerçekleştirilmesi zor olduğundan, konu olarak ileri de tek başına ele alınıp, anlatılmaya çalışılacaktır.

Anadolu kuraklıktan en çok etkilenecek coğrafyalardan biri olarak bilinmektedir. Bu nedenle Anadolu’nun küresel ısınma karşısındaki davranışını çok acele simüle etmek gerekmektedir. Yani parametrelere bağlı bir model geliştirerek, önümüzdeki yıllarda olabilecekleri bilmeliyiz. Bu iş Üniversitelere ve Araştırma enstitülerine düşmektedir. Ancak eş güdümü ve finansmanı sağlamak üzere veya en azından koordinasyon açısından, “ Küresel ısınma karşısında Anadolu’nun ikliminin değişmesi “ konulu bir sivil örgütlenmeye gidilerek hemen çalışılmaya başlanmalıdır. Burada ve bundan sonra anlatacaklarımı anlatırken, kimse “ Yahu bu devletin görevi değil mi? “ diye soru sormasın veya aklından geçirmesin. Türkiye Cumhuriyetinde geçerli oyların % 47 sini ve toplam seçmenin % 36 sının oyunu alarak, iktidarda olan Ak partiden hayır gelmez. Onların tek işi ve amacı Türkiye’ye Şeriatı nasıl getiririz hesaplarıdır.

Onlara oy veren cahil ve ne yaptığını bilmez kardeşlerimiz de, kendilerini attıkları çukura bizi de çekmelerine izin vermemeliyiz. Bu nedenle yapılacak tüm işler, biz halka yani halkın kendine düşmektedir. Halk ya bunu yapar, ya da olayların akışına kapılıp gider. Tabii yapılması gerekenler yapılırken buna baştan çok az insan katılacaktır. Ancak her hareket başlangıçta bir avuç insanla başlar. Sonra gelişir ve büyür. Burada önemli olan daha yeni başlamış olan Küresel ısınma dizginleri tam ele almadan, yol kat edebilmektir.

Türkiye, söz konusu felaketleri atlatabilir mi? Evet, eğer yeterli örgütlenmeye ve bilince sahip olabilse idi, zarara uğrayarak ama tam yok olmadan atlatabilirdi. Hala örgütlenme ve bilinçlenme gerçekleşse, hiç olmazsa hemen teslim olunmaz, felaketlerle mücadele edilebilinir. Ve hiçbir mücadelenin sonucu da yapılmadan, baştan bilinemez. Yapılacak mücadele en azından zaman kazanılmasına sebep olur.

Şimdi mücadele için gerekli olan unsurları anlatmaya çalışalım:

1. Az yukarıda bahsedilen “ Anadolu’nun iklim değişikliğine vereceği cevap “ simülasyonu yapılmalıdır.

2. Daha önce ve az yukarıda bahsettiğim “ küçük, sivil örgütlenmelerin “ oluşup yaygınlaşması. Bu örgütlenme biçimi ileride uzun uzun anlatılacaktır. Şimdilik geçiyoruz…

3. Kişilerin, örgütlerin, kuruluşların, bütün toplumun çevresine art niyetsiz ve yardımcı davranması. Komşular birbirine, kuruluşlar birbirine, ülkeler birbirine, insanlar hayvanlara ve bitkilere vs… devamlı yapabilecekleri yardımı yapmalı ve bunu karşı taraf istemeden gerçekleştirmelidirler. Asırlardır insanların içine işletilmiş olan bencillik ve rekabetin gerekliliği konusundaki tüm öğretilerin, dünyamızı getirdiği yer işte bu yok olma çizgisidir. Bu nedenle artık hakikati görme zamanıdır. Ben değil “ Biz “ varızdır. Rekabet değil, yardımlaşma olmalıdır.

Bunun sonucu şu demektir. Liberalizm dünyayı ve dolayısı ile insanlığı yok etmeye götüren büyük bir aldatmacadır. İnsanlar kendilerini ve dünyayı kurtaracaklarsa bunu ancak “ Liberalizmi “ bütün organları ve sonuçları ile mahkûm ederek yapabileceklerdir. Felaketlere karşı direnmek isteyen toplumlar, toplumsal ağırlıklı karma sistemleri kabul etmek zorundadırlar. Bu konuya ilişkin ekonomik ve siyasi model kütüphaneler dolusu kitap ile tartışılmıştır. Onun için burada bu konuda söylenecek yeni bir şey olamaz. Ama sonuç ortadadır. Yok olmak istemiyorsan “ at tekmeyi Liberalizm’in kıçına “.

Her durumda Ak partinin özelleştirilmelerine karşı çıkılmalıdır. Satılan her kurum, çocuklarınızın ölümü için yapılmış bir eylemdir. İktidar değişir değişmez ( eğer değişebilirse ) satılan tüm kurumlar ve topraklar geri alınmalıdır. Bedeli ne olursa olsun geri alınmalıdır. Ak partinin sosyal dengeyi bozucu nitelikteki tüm çıkarttığı kanunlara ( örneğin sosyal sigortalar yasası gibi ) ve talimatlara karşı çıkılarak, gerçekleşmesi önlenmelidir.

Ülkenin birinci amacı milli geliri arttırmak değil, mevcut imkânları adilane bölüşmek olmalıdır. Bunu yapmak içinde özel sektör denilen ucubeden korkmamak gerekir. Özel sektör ülkeye verse verse ağzından düşen kırıntıları verir. Onun için, özel sektörün geliri azalır ve yatırımlardan vazgeçer, aman küstürmeyelim demek “ biz yok olalım, onlar yaşamaya devam etsinler “ demektir. Yapılacak ilk işlerden biri kayıt dışı ekonomiyi yok etmektir. Ama…

Burada söyleyeceğim ve daha sonra söyleyeceklerimin olmaz ise olmaz koşulu güvendir. Bir iktidar halkına güvenirse ve halkı da hükümete güvenirse her şey yapılabilinir. Bu nedenle Ak parti iktidarında bunlar yapılamaz. Yapılabilinmesi için halkın iktidara gelmesi gerekir. Ama önümüzdeki bu çok kısa sürede bu da olamayacağından, “ yahu niye beynimizi olmazlarla meşgul ediyorsun “ demeyin. Onun için biran önce örgütlenin diyorum. Örgütlenmek ve belli bir amaca ( ki bu durumda amaç çok net bellidir ve gelecekte kendini dikte ettirecektir ) hedeflenmek, kendi sistemini getirir.

Yapılacak ilk işlerden biri kayıt dışı ekonomiyi yok etmektir. Bunun için halk, kayıt dışı ekonomi ihtimali olan her durumu, kurulacak veya geliştirilecek “ Vergi denetim adamlarına “ bildirmelidir. Kayıt dışı ekonomi yaparak halkın parasını çalanlar veya vergi kaçırarak halkın parasını çalanlar, öyle cezalandırılmalıdırlar ki bu düşünülemez bir eylem haline dönüşsün. Tabii ceza tek başına çözüm değildir. Diğer çözümler olmadan, kendi başına fazla etkili olamaz. Dolayısı ile örneğin vergi oranları öyle tayin edilmelidir ki, vergi kaçırmak isteyenler, buna değmeyeceğini düşünsünler.

Bunları okuyan arkadaşlarım, aman sen hiç bu halka güvenmiyorsun, herkes hırsız mı diye beni eleştirebilirler. Ama unutmasınlar ki en az 7 bin yıldır, insanlar yanlış eğitilmişlerdir. Bu yanlış ve ahlak dışı öğretilerin sonunda, ben de dâhil, maalesef herkes az veya çok bencil ve özel çıkarcıdır. Ve bunun sonucunda, şu anda dünyada kimsenin ahlakı tam değildir veya ahlakı tama yakın olanların sayısı ihmal edilecek mertebededir. Şimdi herkes kendine bir sorsun bakalım, ahlakı ne kadar? Hiç mi vergi kaçırmadınız. Hiç mi iltimas yapmadınız veya yaptırmadınız. Hiç mi iltimas istemediniz veya kullanmadınız. Hiç mi rüşvet vermediniz. Faturalarınızı ve ödeme fişlerinizi sektirmeden aldınız mı? Bunlar saymakla bitmez…

Soru şudur. Dünyada hiç ahlakı tam olan kimse var mıdır? Bu soru tek tanrılı dinlerin ve özellikle Hıristiyanların “ herkes annesinin karnından günahkâr doğar “ yaklaşımı gibi bir yaklaşıma benzedi. Ama öyle değildir. Çünkü bundan 7 – 8 bin yıl önceye yani insanların toprağa yerleşiminden önceye gidildiğinde, insanlar ahlaksız değillerdi. Münferit ahlaksızlıklar olabilir, ama tüm insanlar bir huy gibi ahlaksız değillerdi. Onları ahlaksız yapan servet farklılaşması ve sınıflaşmadır. Bunu körükleyen de dinler ve özellikle tek tanrılı dinlerdir. İnsanlara verilen ve verilmekte olan eğitim sonucunda insanlar kişisel çıkarları söz konusu olduğunda, ahlakı bir tarafa iterler veya görmezden gelirler.

10 bin yıldır, insanın içine işlemiş olan ve artık DNA’larına yerleşmiş olan bu bilgiyi ( davranış biçimini ) insandan çekip çıkartmak hiç kolay bir iş değildir. Uzun bir vadede ve çok bilinçli çabalar sonucu bu tavır değiştirilebilinir. Ama şimdi, insan gelişmesinin bu ilk aşamalarında bu tavırla birlikte yaşamak zorunluluğu vardır. O nedenle caydırıcı olmak bu ilk aşamaların bir gerekliliğidir. Çok ileriki tarihlerde, caydırıcılığa ihtiyaç kalmayıncaya kadar, maalesef, ceza yürürlükte olacaktır.

Bu konuya nereden gelmiştik: Kayıt dışı ekonominin, kayıt içine alınmasından gelmiştik. Beklenen vergi adaletidir. Vergi adaleti, gelir dağılımı adaletini sağlayacak şekilde düzenlenmelidir. Bu ülkenin imkânlarından herkesin eşit yararlanma hakkı vardır. Devlet ben vergiyi yakaladığımdan alırım mantığını güdemez. Çalışandan vergi alacaksın, ama işverenden aman yeni işyerleri açmaz veya parasını kaçırır diye korkup, yeteri kadar almayacaksın. Yeni iş yerlerini özel sektör açmaz ise devlet açar, açmalıdır. Özel sektör diyip duruyoruz, herkes öyle diyor, yani halka şirin göstermek için kapitalist lafını özel sektör yaptık.

İş yerlerini devlet açar. Parayı da kapitalistler kazanacağına devlet kazanır. Ama devlet kazanamıyor. Devletin kazanamama nedeni devlet değil ki. Yine kapitalizm, devlet imkânları bir takım kişilere peşkeş çekiliyor. Devlet işletmelerine gelenler, çalışacaklarına ceplerini doldurmanın yollarını arıyorlar, kaytarmanın yollarını arıyorlar. Hani dedi ya “ benim memurum işini bilir “ diye. Yahu bu ne ahlaksızca bir sözdür. Devletin başına bu mantıkta insanlar gelsin, sonra devlet işletmeleri zarar etsin. Böylece devlet işletmelerini kapitalizme vermenin yolu açılsın.

Bütün parasal ahlaksızlıkları denetime almak artık çok kolay. Hele bu elektronik ortamda son derece kolay. İş ki devlet bunu yapmayı istesin. Ama istemek yetmez, iş ki o devletin arkasında halkın desteği ve en önemlisi güveni olsun.

Fazla uzamış olan bu 3. maddeyi geçerken bir özet yaparsak: Yapılacak olan önce pastayı büyütüp, sonra dağıtmak değildir. Yapılması gereken önce mevcut pastayı dağıtıp, sonra hep beraber bunu büyütmeye çalışmaktır.

Burada anlatılanlar, çok daha ileriki tarihlerde, vakit kalırsa daha kapsamlı olarak ele alınacaktır. Burada meramın anlaşıldığını var sayarak kesip, yeni bir maddeye geçiyorum.