14 Aralık 2009 Pazartesi

Köprüden Geçiş


Terörü neden durduramıyoruz


TC, demokrasi ve insan hakları içinde kalarak, terörü durdurmaya çalışmaktadır. Bu nedenle terör olduğundan güçlü görünüyor ve çok ses çıkarıyor. Yoksa demokrasi dışı yöntemler kullanılsa, PKK birkaç ay yaşayamaz. Onlar terör kullanır ve insan haklarını hiçe sayarken, Cumhuriyet elinden geldiğince yanlış yapmamaya çalışmaktadır. Yolumuz doğrudur. Uzun bile sürse, Türkiye teröre teslim olmayacaktır. PKK ve yandaşlarının kazanma şansı hiç yoktur.


Güney Doğuda ve tüm Türkiye’de yapılması gereken esas açılım ise toprak reformudur. Toprak reformu deyince kimse toprağın mülkiyetinin dağıtılmasını anlamasın. Toprak reformu denen şey, toprağın mülkiyetini devletin alıp, kullanım hakkını toprağı işleyecek olanlara tahsis etmesidir.


Terörün ön safındaki çocuklar


Bu teröristler, çocukları ileri sürerek, ne kadar hayasız ve kalleş olduklarını gösteriyorlar. Çocukları alet ediyorlar, kalkan yapıyorlar. Biz çocukları korumaya çalışırken, onlar çocukları savaşa sürüyor. Bu bile teröristlerin sevgi ve saygıdan ne denli uzak olduğunu göstermektedir.


Bu zor durumda bize düşenler şunlardır. Emniyet güçleri olaylar sırasında kimseyi yaralamamaya dikkat etmelidir. Olaylardan sonra, bu olaylara karışanlar bir bir evlerinden veya bulundukları yerlerden alınmalıdırlar. Çocukların sorumlusu ailelerdir. Bu nedenle olaylara katılan çocuklar ailelerinden alınıp, devlet yetiştirme yurtlarına yerleştirilmeli ve bunların eğitimi devlet tarafından üstlenilmelidir. Çocuğun işlediği suçun cezası ise velisine (babası, büyük abisi, annesi, amcası vs…) verilmelidir.


DTP’nin Kapatılması


Kimse timsahın gözyaşlarını dökmesin. Anayasa mahkemesi siyasi değil hukuki karar verir. Eğer partinin kapanması istenmiyordu ise buna uygun kanunlar çıkartılmalıydı. Mevcut kanunlar çerçevesinde bu parti kapanır ve kapatılmıştır.


Bana göre, çok da iyi olmuş, bir şer ocağı ortadan kalkmıştır. DTP’nin varlığı demokrasi için ve şiddetin durması için şarttı diyenler geçtiğimiz 2 sene boyunca, yani DTP mecliste ilken Türkiye’de durum nereye gitti, ona bakmalıdırlar. Bu iki senede iyi mi olmuştur, daha kötü mü. DTP faşist, ırkçı ve ayrılıkçı bir partiydi. Kuyusunu kazanlara demokrasi geç de olsa dur der.


Avrupa


Tüm insanlığı sömüren, Çin, Güney Doğu Asya, Hindistan, Afrika, Güney Amerika’daki insanların kanından can bulan, refah bulan Avrupa’nın bize öğretecek nesi vardır. Amerikan köleleri (Zenciler) kimin eseridir. Yahudi katliamı kimin eseridir. İki dünya savaşı kimin eseridir. Kendi halkını asırlarca ezen, sömüren, o yetmeyince dünyayı ezen sömüren Avrupa değil midir. İnsanları ateşte yakan, cadı avı düzenleyenler onlar değil midir. Faşist ve ırkçıların ana yurdu, bana insan hakları konusunda ders mi verecek. Dünya, global ısınma nedeni ile yok olmakla karşı karşıya kimin yüzünden geldi. Avrupa fütursuzca, daha da şişmanlamak için, hala atmosferi kirletmiyor mu. Dünya insanlarının ezici çoğunluğu da (3. dünya) açlıktan ölüyor ve gittikçe daha fazla yok olmakla karşı karşıya kalmıyor mu. Silahları kim üretip, satıyor. Her yerde kolsuz, bacaksız dolaşan insanlar kimin eseri.


Bir de kalkmışlar demokrasi, insan hakları diyorlar. Dünyayı gözümüzün içine baka baka yok ediyorlar. Kimsenin bize vereceği bir dersi yoktur. XXI. Yüzyıl eğer dünya küresel ısınma sonucu felakete gitmez ise Türklerin çağı olacaktır. Gelsinler ve bizden insanlık dersi alsınlar.


Unutacak mıyız


Evet unutacağız. Bizim kültürümüzde kötü olaylar unutulur. Kaşımamak için, işi kan davasına dönüştürmemek için geçmişin kötü olaylarından bahsedilmez. PKK terörü bittiğinde onu unutacağız. Nasıl Ermeni olaylarını unuttuk ise öyle unutacağız. Unutmayan Avrupa olacaktır. O yaraları deşmeye devam edecektir. Biz ise geleceğe, yaşayanlarımızın bir arada yaşama keyfine vararak hasletlerini gelecek kuşaklara aktarmalarına bakacağız.


Kimseye karşı boynumuz eğik değildir. Eğik olması için de bir neden yoktur. Kardeşçe, iyi ve kötü günde birbirimize yardım ederek, kendi yolumuzda gideceğiz.


AKP


Türkiye, AKP yüzünden geriye gitmiş, kurumları parçalanmış, halkı işsiz ve aç kalmış, terör ve bölücülük hortlamış, daha fazla kan dökülmüş, hukuk zedelenmiş ve aksamış, milletin malı özelleştirme adı altında satılmış ve yenmiş, ordu töhmet altında bırakılmıştır.


Şimdi ise halk bu partinin ülke için ne denli tehlikeli olduğunu anlamıştır. Önümüzdeki ilk seçimlerde bir daha gelmemek üzere gideceklerdir.


Devlet Kurumları


Bütün olup bitenlerden sonra halk devletin ve onun kurumlarının ne denli önemli olduğunu anlamaya başlamıştır. Artık halkın tek parti iktidarı peşinde koşmayarak, devletin kurumlarına sahip çıkacağına ve gelecek davranışlarında bunu önemle göz önünde tutacağına inanıyorum. Yeni iktidar ile birlikte Yasama, Yürütme, Yargı ve Cumhurbaşkanlığı arasındaki kargaşa bitecek, herkes kendi görevine dönecektir.


Demokrasimizin ilerlemesi


Bunun için olmaz ise olmaz koşul, seçim sistemindeki %10 barajının kaldırılması ve her siyasi görüşün mecliste temsiline olanak sağlanmasıdır.


İnanıyorum ki ülke AKP felaketini atlattıktan sonra, koalisyonların gereğini, önemini ve faydasını anlamış olacaktır.




Bizimkiler adlı tarih kitaplarına erişmek için
http://dunya-tarihi.com/
veya
http://sites.google.com/site/ekitapdunyatarihi/
sitesini ziyaret ediniz.

3 Şubat 2009 Salı

Türkiye’yi nasıl parçalıyorlar, Bölüm 7 ( Türkiye analizleri 4.7 )

İstanbul depremi hazırlıkları


İstanbul depremine çok az vakit kalmış olmasına rağmen, bu konuda doğru dürüst tedbir alınmadığı, herkesin malumudur. Depremde yıkılacak olan zayıf binaların, müteahhitler eli ile devletten 1 kuruş bile çıkmadan, yıkılarak yenisinin yapılmasına olanak sağlayacak kanun bile TBMM’den çıkmamıştır. Yani bir kanun bile halka çok görülmüştür. Çünkü büyük İstanbul depremi ile çok sayıda insanın ölmesi, ekonominin felç olması istenmektedir. Onun için hiçbir şey yapılmamıştır ve yapılmayacaktır. İstanbul depremi, çok hasarlı bir deprem olursa, bu Türkiye’nin bölünmesi için en önemli fırsat olacaktır.

Açlık



Global ısınmanın dışında, sadece Türkiye’nin iç dinamikleri nedeni ile Türkiye kısa süre içinde açlıkla karşı karşıya kalacaktır. Önce bu açlık, peşinden de susuzluk derken felaket büyüyüp gidecektir. Bunu önlemek için yapılacak pek çok şey olmasına rağmen, tam tersi yapılmaktadır. Tohumluklar yok edilmiştir, tohum yetiştirme merkezleri kapatılmıştır, erozyona karşı tedbir alınmamaktadır, bilinçsiz ve toprağı körletici sulama yapılmaktadır, 2b alanlarının orman sahası olmaktan çıkarılması gibi bilinçli hainlikler yapılmaktadır.

Türkiye’nin açlıktan kurtulması için, çok daralmış olmasına rağmen hala vakit vardır. Ama ülkenin açlık felaketinden kurtulmaması için ellerin den geleni yapmaktadırlar. Niçin?

Çünkü açlık demek Türkiye’nin parçalanması, paramparça olması demektir. İmparatorluk diyor ki, hele bir parçalansın, sonra biz doğruları yaparak Anadolu’yu yine üretken hale getiririz.

Ekonomik Bunalım

Bugün dünyanın karşı karşıya olduğu ekonomik bunalım, kapitalizmin işleyişinin doğal bir sonucudur. İnsanların açgözlülüğü körüklendikçe bu bunalımlar olacaktır ve olmuştur. Sanırım İmparatorluk bu bunalımı çözecektir. Ama ne pahasına çözecektir? İmparatorluk sürekli karşılıksız para basmaktadır. Yani paranın değerini düşürerek, bunalımı tüm dünyaya yaymaktadır. Böylece herkes gittikçe biraz daha fakirleşmektedir. Bunalım öncesinde, zaten birileri eskisinden çok daha fazla zengin olmuşlardır. Şimdi sıra, zararın fakirin sırtına yüklenmesine gelmiştir.

Şu anda yaşanmakta olan ekonomik bunalım bitmeyerek, kapitalizmin de sonunu getirebilir. Ancak bence daha kapitalizm kendini yok etme noktasına gelmemiştir. Bu bunalım bitecek, bir süre sonra bir yenisi hortlayacaktır. Ta ki kapitalizm tarihin tozlu sayfalarına gömülene kadar bu böyle sürüp gidecektir. Bu bunalımların çıkmasının önüne geçilemez mi? Tabii ki geçilir. Ama bunun için parayı yok etmek gerekir. Bir gün gelecek dünyada para kullanılmaz olacaktır. O gün kapitalizm olmayacaktır.

Enerji



Ülkenin bölünmesini ivmelendirecek bir diğer husus da enerji yokluğu olacaktır. Daha önce de yazdığım gibi Türkiye mümkün olduğu kadar çabuk, güneş enerjisi gibi temiz enerjiye ve nükleer enerjiye geçmelidir. Türkiye istese tüketim olarak tüm enerjisini temiz enerji olarak elde edebilir.

Nükleer enerjiye ise, deniz suyunu tatlı suya çevirmek için ve temiz enerji eksiğini tamamlamak için ihtiyacı vardır. Ancak, bu konuda da İmparatorluk, Türkiye’nin enerji sorununu, uygun bir şekilde çözmesini istememektedir. Son nükleer enerji ihalesine hiçbir önemli ülke ( Rusya hariç ) katılmamıştır. İmparatorluk Türkiye’yi parçalama konusunda bu kadar ilerlemişken, ona soluk alma fırsatı vermez, vermeyecektir.

Eğitim

Bu kadar önemli bir konuya burada kısaca değinmek istemiyorum. Sadece yapılmak isteneni hatırlatayım. Şu anda yapılmakta olan, eğer baştan beri söylenenler tutmaz ise, ileriki yıllarda bölünmeye daha az dirençli ve aslında bölünmeyi kolaylaştıracak nesilleri yetiştirmektir. Bunun için Cumhuriyet ve Atatürk bilincinden yoksun, dinin hurafesine bağlı eğitim yapılmaya çalışılmaktadır.

Bu konuyu uzatmak istemiyorum, ama şunu söylemeden geçemeyeceğim. Şu anda Anadolu’daki okullarda 5’ci sınıfa kadar gelmiş olup, okuma yazma bilmeyen çocukların sayısı inanılmayacak kadar çoktur. Bunun artık ne olduğunu söylemeye gerek yoktur.

29 Ocak 2009 Perşembe

Türkiye’yi nasıl parçalıyorlar, Bölüm 6 ( Türkiye analizleri 4.6 )

Bu bölümde, yaşanmakta olan çeşitli güncel olayların bazılarının, daha önce anlatılan analizin ışığı altında yorumlayacağım. Bunların başında Ergenekon davası geliyor.


Ergenekon


Türkiye’de, NATO kararıyla veya ABD’nin isteği ile veya devletin kendisi ihtiyaç duyduğu için, gizli örgütler kurmuştur. Bu gizli örgütler, ülkede gelişmekte olan siyasi konjonktüre bağlı olarak bir takım özel faaliyetlerde bulunmuşlardır. Bu yapılanmaları ortaya çıkarmak için düzenlenen Ergenekon operasyonu, yapılanmaları ortaya çıkarma kılıfı altında, Türkiye’yi bölmek için propaganda silahı olarak kullanılmaktadır. Türkiye’de Gladyo gibi veya başka gizli örgütlerin devletin bilgisi dışında kurulmasına imkân yoktur. Kurulmuş olsa bile devlet en azından bunu bilir. Bu örgütler yaptıkları eylemlerdeki emirlerin büyük bir kısmını devlette görevli bir takım kişilerden almışlardır. Bu örgütler daha sonraları kontroldan çıkmış, sapıtmış olabilirler. Ergenekon veya benzeri soruşturmalarda amaç eğer devleti bu örgütlerden temizlemek ise işin ucu en üst makamlara kadar dayanır. O zaman bu işin sonunun başbakanlara, Cumhurbaşkanlarına kadar dayanacağını düşünerek hareket etmek gerekir. Yargılanacak olanlar sadece devletin emri altında hareket edenler olmayacak, bu örgütleri kurduranlar ve ana kararları verenler olacaktır. Bunun kime bir yararı vardır. Bu yapılırsa en hafifinden Türk devleti yani Türkiye hüküm giymiş olacaktır. Bu da parçalanmaya giden yolu rahatlatan bir durumdur.


Ama Ergenekon soruşturması ile yapılan sadece bu da değildir. Silahlı eylem yapmış veya yapmaya hazır kişiler ile aslında silahla hiçbir ilgisi olmayan, sadece demokrasi yanlısı, bağımsızlık yanlısı insanları bir araya konmaktadır. Bu McCarty’ciliktir. Burada amaç, ulusalcıları sindirmek, orduyu yıpratmak, AKP’ye karşı olan muhalefeti susturmaktır. Yaratılmak istenen bir korku devletidir. Olup bitenleri halka anlatmaya çalışanlara ya sus veya seni sustururum denmektir. Sonuçta da ülkedeki ayrışma körüklenmektedir.


Daha soruşturma sırasında, aydınlar ( laf gelişi söylendi ) ikiye bölünüyorlar. Bir kısmı benim gibi “ bu soruşturma yanlıştır, bu faşizmdir, AKP iktidarı muhaliflerini sindirme operasyonudur “ diyor. Bir kısmı da, “ oh ne iyi oluyor, darbeciler açığa çıkarılıyor, bu soruşturma gereklidir, sonuna kadar gitmelidir “ diyor.


İmparatorluk, Türk ordusunun dağılıp, parçalanmanın önündeki en büyük engel olduğunu biliyor. Türk ordusu bir bütün olarak kaldığı sürece, Türkiye’yi bölmek isteyen bir iç gücün buna cesaret edebilmesi mümkün değildir. Ama ordu kendi içinde parçalanırsa, Türkiye’nin bölünmesinin de önü açılmış olur.


Emekli yüksek rütbeli subaylar içeri alınarak, hala görevde olanlara bakın sizi de sürüm sürüm süründürürüz deniliyor. Diğer yandan da “ Bak darbe yaparsanız, özel polis güçleri, Cuma namazcıları, falan, bakın size karşı dururlar “ denerek, ordu mensuplarının gözü korkutulmaya çalışılıyor. Bir taraftan da halkın nazarında çok yüksek olan TSK’nın güvenilirliği azaltılmaya çalışılıyor.


Ergenekon sayesinde halka doğruları anlatacak olanlar kendi aralarında gittikçe bölünüyorlar. Böylece her kafadan farklı bir ses çıkmaya başlıyor. Bu da halkın olup biteni hiç anlamamasına sebep oluyor. Aynı şekilde basında ikiye, üçe… bölünüyor. Böylece zinde güçler parçalanıyor. ATO başkanı Sinan Aygün’e ne oldu, içeri alıp susturdular. Parçalanma devam ediyor. Korkanlar, korkmayanlar. Korkanların korktuğunu bilmesi gerekmez. Korku öyle bir durumdur ki, kişi korku nedeniyle korkutanın yanında yer alır ama bunu fark bile etmez. Kişi doğrusu bu diye o yanı tutuğunu sanır.


Öz eleştiri çok önemli bir mekanizmadır. Çok az insan kendini eleştirir. Çoğunluk onun yerine her yaptığına bir mazeret bulmayı tercih eder. Ergenekon’da da korktuğu için o yanı tutanlara bahane bulmak çok kolaydır. “ Bu araştırmalar yapılmalı. Bakın nasıl silahlar, mühimmat bulunuyor “.


Korkuyu kullanmayı bilen, psikolojik savaşın ustaları ile karşı karşıyayız. Bu Ergenekon davası Türkiye’yi bölmek, parçalamak, zayıflatmak ve özellikle orduyu zayıflatmak isteyen bir harekettir. Sadece ordu değil, Türkiye’nin bütün kurumları hedef alınmıştır. Bunun hukukla ilgisi yoktur. Yapılan hukuku kullanarak, hukukun kamuflajı altında elde edilen dokunulmazlık ile kurumları yıpratmaktır.


Gazze olayları karşısında Türk Hükümetinin tutumu



Türk Hükümeti Gazze olayları sırasında Hamas’ın yanında yer almış ve Türkiye’deki Yahudi düşmanlığını körüklemiştir. Bu neden yapılmıştır?


Bu soruya cevap vermeden 1 Mayıs’ta olanları hatırlayalım. 1 Mayıs’ta toplantı yapmak isteyen işçilerin üzerine, polis orantısız güç kullanarak, daha önce planlandığı şekilde saldırmıştır. İşçiyi toplanamaz hale getirmiştir. Amaç Nedir? Türkiye’de en çok korkulan şey işçi hareketleri ve bu hareketlerin gençlik hareketleri ile birleşmesidir. Hükümetin bundan ödü kopar. İşte bunun için amaç, muhtemel bir işçi hareketinin nasıl bastırılacağının provasını yapmaktır.


Gazze olayları bahane edilerek bu provanın devamı yapılmıştır. Eğer Halk ve ordu bir tarafta ise buna karşı polis ile çıkılamaz. Halkın karşısına halk ile çıkılabilinir. Gazze, bu imkânı verdi. Cuma namazı çıkışındaki kalabalık, İsrail’i protesto ederken, gelecek hareketlerin de provasını yapıyordu.


Yobaz dediğimiz zümre zaten bilenmiştir. Her şeyi yapmaya hazırdır. Ama tek başına gücü yetmez. Bunun yanına normal halkı katmak gerekir. İşte provalar, bu katılımın sağlanma taktiği provalarıdır. Yobazlar yanlarında kimi bulacaktır? Köylüler gelmezler, Laikler, Aleviler karşı cephede işçilerden yanadırlar. Pekiyi de, yandaş nereden bulunacaktır? Bunlar Cuma çıkışındaki Sünni Müslümanlardan elde edileceklerdir. Cuma namazına gelenler işinde gücünde Müslümanlardır. Namaz bitince işlerine dönerler. Onları ancak önemli bir sebep, önemli bir adaletsizlik harekete katabilir. Bu da Gazze’dir.


Gazze olayları nedeniyle Türkiye’de gericilerin “ karşı devrim halk hareketi “ provaları yapılmıştır. Bu kadar ile kalınmamış, bütün Müslüman halkın içine Yahudi düşmanlığı ekilmiş, daha önce ekilmiş olanların da bu düşmanlığı kuvvetlendirilmiştir.


Yani halk bir kere daha bölünmüştür. Önce Yahudi dininden Türkler, Müslüman dininden Türklerden daha da ayrıştırılmıştır. Yahudiler, faşistlerin, gericilerin yanında yer almazlar. Onların yeri daima ileri taraftır, demokrasinin yanıdır. Gazze olayları ile onlar sindirilmiştir. Yahudilerin entelektüel girişimde bulunmaları engellenmiştir.


Diğer yandan İsrail bir seçimle karşı karşıya bırakılmıştır. İsrail’i ABD’den ayırmak mümkün değildir. İkisinin Ortadoğu politikaları aynıdır. Tabii İsrail’in kendine has hedefleri de olabilir. Ama bu hedefler ancak ABD ile uyuştuğu sürece geçerli olacaktır. İsrail, Türkiye ile çatışmak istemez. Ama eğer bir gün Türkiye, hayat memat meselesi bir çatışmada, ciddi olarak İsrail’in karşısında yer alırsa, İsrail’in de Türkiye’ye karşı oynayabileceği kartları olmalıdır. Bu kartlar nerededir. Bu kartlar şu anda Türkiye düşmanlarının yani Türkiye’yi bölmeye çalışanların kendileridir. Eğer İsrail’in Türkiye’nin bölünmesinde bazı tereddütleri varsa, bu tereddütler giderilmektedir.


Bunun dışında Gazze olaylarına karşı hükümetin takındığı tavır, Türkiye içindeki Laikler arasında da yeni bir bölünmeye neden olmuştur. Bir kısım insanlar Gazze’de yaşanan felakete tepki duyarak, yapılan İsrail aleyhtarı gösterilere katılmakta, bir takım insanlarda onları yobazlarla birlikte görünce onlara tepki göstermektedir. İşte bölmek için her fırsatı değerlendirmek budur.


AKP, Gazze olaylarından, bir de Yahudi ve İsrail aleyhtarlığı yaparak, normal halk arasında mazlumun yanını tutuyor havası vererek, yaklaşmakta olan seçimler için yatırım yapmıştır. Okuması yazması ancak olan insanlar “ bak, başbakan nasıl Müslümanlara, ezilenlere arka çıkıyor “ demektedir.


Yani Gazze olayları bölücüler için katmerli börek olmuştur.


Devamı var


23 Ocak 2009 Cuma

Türkiye’yi nasıl parçalıyorlar. Bölüm 5 ( Türkiye analizleri 4.5 )


AKP, 2007 seçimlerini % 47 oy alarak kazanmıştı. Şimdi her iki seçmenden birinin oyunu alarak, büyük bir çoğunlukla iktidara devam ediyordu. Bu seçimlerin karşı devrimciler tarafından kazanılabilmesi için İmparatorluk her konuda elinden geleni yapmıştı. Kullandığı yöntemlerin içinde gayri kanuni işler de olabilir. Bunlar var mı, yok mu bilmiyoruz. Kimi şüpheler dilden dile dolaşıyor. Ben eminim ki İmparatorluk, istediği sonucu sağlamak için, insan öldürmek dahil her türlü melaneti yapar ve yapmıştır.


Görünüşte, Türk halkının her iki kişisinden birinin oyu İmparatorluğun istediği partiye gitmişti ama halk hala büyük çoğunluğu ile ABD’ye karşıydı. Bu nasıl bir çelişkiydi. Bu çelişkinin nedeni, AKP’ye oy veren insanların eğitimsizliğinde yatıyordu. Bu insanların çoğunun eğitim düzeyi o kadar düşüktü ki Emperyalizm ve AKP ortaklığını anlayamıyor, bir dindarın bunu nasıl yapacağını kavrayamıyorlardı.


AKP, seçimlerden sonra, Cumhurbaşkanlığını hiç zorlanmadan ele geçirdi. Demokrasilerde üç kuvvet, yasama, yürütme ve yargı vardır derler ya, Türkiye demokrasisinde ise beş kuvvet vardır. Bunlar Cumhurbaşkanı, yasama, yürütme, yargı ve ordudur. AKP şimdi bu beş unsurdan üçüne sahipti. Yasama, yürütme ve cumhurbaşkanlığını eline geçmişti. Bu sayede kolayca, yapacağı tayinlerle demokrasinin diğer kurumlarını ve özellikle yargıyı ve uzun vadede orduyu eline geçirebilirdi.


Modern demokrasiler, uzlaşma kültürü ile çalışabilecek yönetim biçimleridir. Demokrasinin sağlıklı işleyebilmesi için toplumun geniş bir kesiminin mutabakatı gerekir. Buna halk ile kurumların mutabakatı da denilebilinir. Demokrasi kurumları içinde Üniversiteler, Basın, Sendikalar, İşveren örgütleri, Barolar, İnanç kurumları ( ateistlik dâhil bütün inanç kuruluşları ), meslek odaları, bankaların mesleki kuruluşu, diğer önemli ve güçlü sivil toplum örgütleri vardır. AKP aslında Cumhurbaşkanlığını ele geçirmiş olmakla, bu kurumların büyük bir kısmının da, zaman içinde, eline geçmesinin yolunu açmış oluyordu. Bu kurumları da eline geçirdiğinde, istediği sonuca varıp, şeriat devletini kurmuş olacaktı.


Cemaatler uzun zamandır yargıya ve orduya kendi adamlarını sokmaya uğraşmışlardı. Ordu içine sızmayı başaramamış bile olsalar, yargıya girmişler ve hatta orada bir güç bile kazanmışlardı. Ancak yargıda hala Cumhuriyetin o dürüst hâkim ve savcıları vardı. Ve hala onların gücü cemaat adamlarından fazlaydı.


Yapılan tayinlerle, türban bastırmasıyla, cinayetlerle, halk gittikçe parçalanıyordu. İki kutup, Laikler ve Sünni ( Muhafazakâr ) Müslümanlar ( Bunların büyük bir çoğunluğu cemaat mensubudur ) gittikçe birbirinden ayrılıyordu. Yargı, Parti kapatma davaları bahane edilerek, türban bahane edilerek yıpratılıyordu. Böylece kuşatılan yargı, zaten hem içten ve hem de dıştan kuşatılınca, eski direncini kaybedecekti.


Geriye kala kala ordu kalıyordu. Onu bölmenin ve parçalamanın yolları bulunmalıydı.


Ahmet Necdet Sezer gideliden beri, AKP’yi frenlemeye çalışan ve elinden geleni yapan sadece CHP idi. CHP tek başına mücadele ediyor ve gericileri durdurup, devlet kurumlarını kurtarmaya çalışıyordu. Ama eti neydi, budu neydi?


Ortaya Ergenekon atıldı. Bunun provası daha önce Van’da Van Üniversitesi rektörünün sindirilmesi konusunda yapılmıştı. Burada Sn. Enver Arpalı suçsuz yere çektiği zulme daha fazla dayanamayıp, intihar etmişti. Sonra da dava fos çıkmasına rağmen kimse dökülen kanın hesabını sormamıştı. Ergenekon hem orduyu yıpratmak, hem emekli yüksek rütbeli subayları cezalandırmak, hem 28 Şubatı yapanların cezasını vermek, hem Nakşi karşıtlarını sindirmek, hem ülkeyi biraz daha bölmek için kullanılıyordu. Burada Ergenekon’un içinde hiç suçlu yoktur demiyorum. Ama sap ile saman birbirine karışıyordu. Olay, esas olması gereken “ Gizli Silahlı örgütün “ deşifre edilmesinden başka amaçlara kaydırılıyordu.


Bir senelik ikinci AKP iktidarından sonra gelinen durum şudur. Türkiye Cumhuriyeti artık bir ulus devlet değildir. Çoktan parçalanmıştır. Parçalanmıştır ama ayrışma daha gerçekleşmemiştir. Bunun için de bir tetikleyici felaket beklenmektedir. Bu konuya tekrar dönmek üzere, biz Türkiye’nin bir ulus devlet değilse ne olduğuna bakalım. Prof. Dr. Hakan Yavuz bunu bir otele benzetmektedir. Her odasında bir cemaat yaşayan bir oteldir artık burası. Bir yuvanın sıcaklığı ve tasada ve kaderde ortaklık kalmamıştır. Herkes kendi odasında oturmaktadır. Aralarında ilişki bile kalmamıştır. Ortak kullanım alanlarında yangın çıksa, söndürecek adam bile bulunamayacaktır.


İşte istenen de buydu. Ama otelden kaçış ne zaman olacaktı.


Otelin boşalması için bir felaket gereklidir. Potansiyel felaketler Marmara Depremi, Açlığın başlaması gibi olaylardır. Marmara depremi için sanırız en fazla 15 – 20 yıl vardır. Ama her an da olabilir. Açlığın ülkenin üzerine çökmesine gelirsek: Erozyon, yanlış özelleştirmeler, yanlış toprak ve su politikaları, küresel ısınma ile birleşince önümüzdeki 5 – 6 yıl içinde ülkede açlık başlayacaktır. AKP hükümeti buna rağmen 2B alanlarını orman alanı olmaktan çıkartarak, açlığın üzerine benzinle gitmektedir. Şimdi yukarıdaki felaketlerden hangisi erken olursa, fiili parçalanmanın fitili tutuşacaktır.


Bu arada İmparatorluk felaketlere gerek kalmadan, bu işi bitirmek için birkaç koldan çalışmaktadır.


Bunlardan biri Ermeni meselesidir. Bu yeni ABD hükümeti sırasında Ermeni tasarısı ABD geçecek ve Türkiye aleyhine tazminat davaları açılmaya başlanacaktır. Türkiye’yi ya tazminat davaları yıkacak veya ülke Ermeni tasarılarına sert tepki gösterirse iş ambargoya kadar gidebilecektir. İşte bu kargaşalar, fiili parçalanma ortamını doğurabilir.


Bir diğer olasılık, ordunun darbeye zorlanmasıdır. Eğer Cemaatler hazır olduğunda, ordu bir darbe girişiminde bulunursa iç savaş çıkarılabilinir. Ancak imparatorluk bu konuda net bir görüşe sahip değildir. Darbe yapacak olan ordu, duruma hâkim olursa, bütün planları suya düşecektir. Bu nedenle orduyu yıpratabildikleri kadar yıpratıp, kırpmaya çalışmaktadırlar.


Bir diğer olasılık da seçimlere hile karıştırmaktır. Bunun alt zemini hazırlanmış, seçmen kütükleri YSK’dan alınıp, İç İşleri Bakanlığına verilmiştir. Ortada daha şimdiden hesabı yapılamayan bir 6 milyon, cin şişesinden çıkma seçmen vardır. İnternette3 dolaşan bilgisayar hileleri vardır. Bu seçimlerin sonu karakolda bitebilir. İşte o zaman halk hareketleri başlarsa, bu da istenen ayrışma fünyesi olabilir.


Bir diğer olasılık çok büyük bir ekonomik bunalım çıkararak Türkiye’nin iyice anarşi içine sokulmasıdır. Şu andaki ekonomik bunalım Kapitalizm’in yapısal sorunları nedeni ile istem dışı ve küreseldir. Bu nedenle de kontrol dışıdır. İmparatorluğun yapmayı planlayacağı bunalım, Türkiye’ye has olmalıdır. Bunun için alt yapı hazırlanmaktadır. İMF, Türkiye’de gerekli adımları atmıştır.


Mutlaka imparatorluğun daha benim aklıma gelenlere ilave pek çok oyunu vardır.


Ülke, otel olmuştur. Şimdi herkesin bavulunu alıp gitmesi için zemin hazırlanmaktadır.


Devamı var.


21 Ocak 2009 Çarşamba

Türkiye'yi nasıl parçalıyorlar, Bölüm 4 ( Türkiye analizleri 4.4 )



2002 seçim sonuçlarının böyle olacağını kimse tahmin etmemişti. Bu sonucun alınmasında %10 seçim barajı esas sorumluydu. Bu seçim sistemi sayesinde, %34 oy alan AKP, meclisin nerede ise 2/3 çoğunluğuna sahip olmuştu. Hani derler ya “ yeme de yanında yat “. İmparatorluk bu fırsatı değerlendirmek için hemen harekete geçti. “ Sünni Müslüman Burjuvalar ” da bu fırsatı “ karşı devrim “ için bir fırsat olarak gördüler. Nakşîler zaten hiçbir zaman ne Türkiye Cumhuriyeti, ne Mustafa Kemal Atatürk ve ne de onun devamı olan Atatürkçülük ile uyuşmamıştı. Kemalist devrimi daima yıkmak, kendilerine uydurmak istemişlerdi. 2002 seçimlerini kendilerinin yapmayı hep istedikleri “ karşı devrim “ için bir fırsat olarak gördüler.


AKP iktidara gelir gelmez ABD ile Türkiye arasında ciddi bir problem çıkmıştı. Bu “ Teskere krizi ” idi. Kriz öncesi ABD ve Türkiye arasında yapılan görüşmelerde, Türk ordusu Irak’ın özellikle kuzeyine ABD ordusu ile beraber girmek için çok diretmişti. Hâlbuki Türk askerinin kuzey Irakta bulunması, İmparatorluğun parçalama planlarına aykırıydı. ABD Teskerenin TBMM geçmemesinin faturasını TSK’ne çıkardı. Onlara göre, eğer ordu istese idi, bu teskere mutlaka geçerdi. Böylece İmparatorluk TSK’ne daha da düşmanca bakmaya başladı. Ancak, teskerenin TBMM’den geçememesi, AKP’ye olan güvenini de sarsmıştı. AKP, daha sonra ABD’ye elinden gelen her türlü kolaylığı göstererek, yapılan hatayı telafi etmeye çalışmıştır.


İmparatorluk ve Karşı Devrimciler lehine giden şeyler olduğu gibi, hesapta olmayan unsurlar da vardı. Bunların başında Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer geliyordu. Necdet Sezer sayesinde, AKP’nin ilk dört yılında,Türkiye istenenler pek yapılamadı. Bununla birlikte, mümkün olan her yere cemaat adamları yerleştirilerek, kadrolaşmada ciddi adımlar atıldı. Özellikle eğitimde, sağlıkta ve polis örgütlenmesinde alt kadrolar karşı devrimcilerce veya onlara yakın kişilerce dolduruldu.


PKK tekrar dişlerini göstermişti. ABD’nin Irak’a saldırması ile Kuzey Irak’ta bağımsız bir Kürt devleti kurulma olasılığı belirmişti. PKK saldırıları başladı. Bu iş bitti diyenler, ne oluyoruz derken, çatışmalar ve ölümler tekrar başlamıştı.


Seçim yılına gelindiğinde, Ahmet Necdet Sezer’in de görev süresi bitiyordu. Bu sırada AKP koalisyonunda çatlaklar, kıpırdanmalar başlamıştı. Koalisyonu bir araya getirip, bağları kuvvetlendirmek gerekiyordu. AKP, meclis çoğunluğu ile hükümete sahip olmakla yetinmiyordu, Cumhurbaşkanlığını da istiyordu. Bu dönemde her şeye rağmen AKP iktidara gelmiş ama iktidar olamamıştı. Cumhurbaşkanlığı eline geçmez ise, onun için, istikbal pek görünmüyordu. Cumhurbaşkanlığı mücadelesi sürerken, yine hesapta olmayan ve hiç beklenmeyen bir şeyler olmuştu.


Cumhuriyet mitingleri yapıldı. Ankara’da 1 milyon, İstanbul’da 2 milyon, İzmir’de 2 ile 3 milyon arası kalabalık AKP’yi ve emperyalizmi protesto etti. RTE’ yi veya bir diğer AKP’liyi Cumhurbaşkanı olarak istemiyorlardı. Bu her yaştan, kadınlı erkekli aydın bir kalabalıktı. Nine ve torun yan yanaydı. Kalabalığın bilinç düzeyi çok yüksekti. Büyük çoğunluğu taşınmadan, kendiliğinden gelmişti. İşte mademki Cumhuriyet elden gidiyordu, elitler, vatanseverler, kadınlar… bunu yapmayın, demokrasiyi yok etmeyin, emperyalizme teslim olmayın demeye gelmişti. İlk gelirken sanıyorlardı ki mitinge katılmaktan başka çareleri kalmamıştı. Üç miting sonunda diyorlardı ki “ işte biz neyi istemediğimizi gösterdik. Bu kalabalık ve istek karşısında hükümet duramaz. Onlara oy veren %34’de durup bir düşünür “.


Hakikaten, bu mitinglerin etkisi müthiş oldu. Karşı devrimciler, olayı önemli değilmiş gibi göstermeye çalışırken, seçim meydanlarında büyük kalabalıklar toplayarak taraftarlarının ve kendilerinin moralini yüksek tutmaya çalıştılar. Bu sırada da bir taraftan alabilecekleri karşı önlemleri düşünüyorlardı. İmparatorluk, işte bu kendiliğinden mitingleri hiç hesaba katmamıştı. Bu halkın kendiliğinden meşru müdafaa içgüdüsüydü. Bu kadar kararlı, ne yaptığını bilen ve yönetici bir kalabalığın ortak hareketi, İmparatorluğun bütün planlarını bozabilir veya en azından ciddi gecikme ve değişimlere neden olabilirdi. Tedbir seçimlerden önce belirlenmeliydi.


Seçimler yaklaştıkça, kamuoyu yoklamaları AKP’nin oy oranında düşüşler olduğunu gösteriyordu. Bu oy oranı ile yine de AKP meclis çoğunluğunu elde ederdi ama nitelikli çoğunluk hayaldi. AKP bu son 5 senede yapamadıklarını küçük bir çoğunluğa sahipken nasıl yapabilecekti.


Bu beş sene içinde, Türk halkında ABD karşıtlığı hızla artıyordu. Artık Türkiye Cumhuriyeti yurttaşları en büyük riski ABD’de görüyor ve onu bir tehlike olarak algılıyorlardı. İmparatorluk, Türkiye’yi bölmeyi amaçlıyordu ama bunun fark edilmesini istemezdi. PKK’ya karşı anında istihbarat gibi önlemler alarak, Türk halkına güven verici tedbirler almaya başladı. Ama Türkler ABD’ye hayır diyorlardı.


Türk Halkı ile Ordu arasındaki ilişkileri daha önceki yazılarımda anlatmıştım. Türk halkının büyük bir çoğunluğu en fazla Ordusuna güveniyordu. AKP’ye oy veren geniş koalisyonun en önemli özelliği muhafazakâr olmak ve ezilmiş olmaktı. AKP iktidarı kendini Laikler tarafından ezilen Müslümanların tekrar yükselmesi olarak gösteriyordu. Bu iktidar nasıl Müslümanların itilip kakılmasına son vermiş ise aynı şekilde ezilmişlerin ekonomik sorunlarını da çözecekti. Cahil ve fakir ve ezilmiş halk çoğunluğu, kendisi ile iktidarı özdeşleştirmişti. Ne diyordu AKP “ Müslüman Cumhurbaşkanı seçeceğiz. Halkın Cumhurbaşkanını seçeceğiz


Bu sırada e muhtıra geldi. Bir gece ansızın, Genel Kurmay başkanlığının internet sitesinde. Bu muhtıra ile Cumhuriyet Mitinglerinin gazı alındı, İktidar koalisyonuna gaz verildi. Dağılma temayülü gösteren koalisyon, tekrar bir araya geldiği. DYP’li, ANAP’lı, kasaba esnafının bir kısmını ve köylüyü, kendine çekti. Tabii buna DYP ile ANAP’ın tam birleşecekken, birleşmeyi becerememesi de yardımcı oldu. İmparatorluk ağlarını kurmuş, seçimi yönetiyordu.


İktidarı sarsmak ve yola getirmek için yapılmış olan Cumhuriyet mitingleri, maalesef gerici koalisyonun toparlanmasına sebep olmuştu. Bu mitinglere gidenler ve destekleyenler, siyasi yapılanma olmadan, gücün doğru yere kanalize olamadığını görmüş oldular.


Devamı var

19 Ocak 2009 Pazartesi

Türkiye'yi nasıl parçalıyorlar, Bölüm 3 ( Türkiye analizleri 4.3 )





28 Şubat hareketini İmparatorluk planlamamıştı. Hatta belki İmparatorluğun haberi bile yoktu, haberi olsa bile onayı yoktu. Geriye gidişe hayır diyen ordu, artık dizginlerini elinde tuttuğu ordu değildi. İmparatorluk karşılaştığı sürpriz karşısında bir an duraklayıp, bu gelişmeden Türkiye’yi bölmek için nasıl yararlanacağını inceledi. Yeni planlarının yürürlüğe girmesi için zamana ihtiyacı vardı. O zamanı Ecevit hükümeti ile kazandı.


Ecevit’in kurduğu hükümet, orduyu sakinleştirmişti. Bu arada imparatorluk, Öcalan’ı Türkiye’ye teslim ederek, Ecevit’in kuvvetlenmesine ve seçimlerde başarı şansının artmasına yardım etti. 1998 seçimleri Sünni Müslüman Burjuvaların antiemperyalist kesimi için başarısızlık, Ecevit için başarıydı. Kurulan koalisyon kendi iç işleri ile uğraşırken, İmparatorluk da planlarını yürürlüğe sokabilecek alt yapıyı hazırlıyordu.


Bu sırada meydana gelen İzmit – Adapazarı depremi ve yarattığı kaos, İmparatorluğa, “ Türkiye’yi bölmek için ihtiyacı olan fırsatı “ analiz etmek ve ufak denemelerde bulunma imkânını verdi.


Fethullah Gülen ile İmparatorluğun yaptığı temaslar, en yakın iş birliğinin Nakşîler yapılması gerektiğini gösteriyordu. Türkiye’de ise 28 Şubat’tan sonra tüm Cemaatler ve devlet kademelerindeki cemaat adamları artık, iktidarı ele geçirmek ve orduyu kendilerine karşı bir güç olmaktan çıkartmak konusunda hemfikirdiler. İmparatorluk ve Fethullah Gülen koalisyonu, tüm Cemaat adamlarını ve Sünni Müslüman burjuvaları da yanına çekerek, AKP kuruluşuna başladı. AKP’nin bütün plan ve projeleri tek elden yapılmıştı.


İmparatorluk artık ulusalcı olan ve Türkiye’nin bölünmesine şiddetle karşı koyacak olan Laiklerden yana değildi. O yumuşatılmış ve kendi kontrolünde olan bir İslam’ın bölünmeye çok daha müsait olduğunu anlamıştı. Laiklik yerine “ Ilımlı İslam “ konacaktı. Ilımlı İslam’ın da hakikaten ılımlı olduğunu göstermek içinde bir Hıristiyan birliği olan AB’ye girecekmiş gibi davranılacaktı. Böyle yapılmasındaki bir neden de aydınları ( ben öyle demiyorum, onlar kendilerine öyle diyorlar ) bölünmesi için bir imkânın değerlendirilmesiydi. AKP, Türkiye içine sokulmuş bir Troya atı olacaktı.


Aydınlar ve özellikle solcular, 1980 Evren darbesinden en büyük zararı görenlerdi. Nerede ise hepsi soruşturulmuş, tutuklanmış, işkence görmüş ve uzun süreler hapis yatmışlardı. Uzunca bir süre her an öldürülme korkusu ile yaşamışlardı. Gördükleri muamele onların kendilerine olan güvenini azaltmış, kişilikleri limon gibi sıkılırken, onlar buna boyun eğmek zorunda kalmışlardı. İhtilalden sonra kendileri ile hesaplaşırken ve geçmişi kabullenirken, paramparça oldular. Artık bu aydınların bir kısmı sağlıklı düşünebilen, doğru analizler yapabilen insanlar olmaktan çıkmışlardı. Bir kısmı saf değiştirdi. Bir kısmı kendini daha iyi hissedebileceği bir düşünce yapısına büründü. Kimi güçten yana oldu. Kimi, çektiklerinin sonunda orduya düşman oldu. Kimi demokrasiyi Allahlaştırdı. Kimi ulusalcılıktan soğuyup, küreselleşti. Kimi başımıza gelenlerden Kemalizm’i sorumlu tuttu. Bu saya saya bitmez bir bölünmedir…


AKP, AB’ye girmeyi ön plana alınca aydınların bir kısmı, işte hakiki demokrasi gelecek diyerek onun peşine takıldı. AKP, ılımlı İslam deyince, hem dindar ve hem de Laik olmak isteyenler, “ işte çözüm “ deyip, AKP’nin peşine takıldılar. Sonuçta, temelinde Nakşilerin olduğu geniş bir koalisyon, İmparatorluğun planları dahilinde ve İmparatorlukla Fethullah Gülen’in iş birliği sayesinde oluştu.


Sıra, krize gelmişti. Çünkü devrimler krizlerden sonra gelirler. Aslında bu AKP, bir devrim değildi ama işleri çabuklaştırmak için kriz gene de önemliydi. 2001 ekonomik krizinin çıkışında, İmparatorluk yok olan bir şeyi var etmemişti. Türkiye’nin finansal yapısı kendi zavallılığı nedeniyle, bozuktu ve her tip müdahaleye açıktı. Zaten ülkenin ekonomisi kuvvetli olmak için değil, para babaları yetiştirmek üzere tasarımlanmıştı. Türkiye’de Finans krizi çıktı. Çıkış biçimi bile, anayasa fırlatma, gelecek seçimlere zemin hazırlıyordu.


Krizi durduracak ve kontrol altına alacak kişi olarak Kemal Derviş getirildi. Ben kişisel olarak Kemal Derviş’in İmparatorluğun bir ajanı olduğuna inanmıyorum. Ama Kemal Derviş finansal yapıyı düzeltebilmek için bildiği yolda ilerlerdi. Sonucunda, ülke Dünya Bankası kanalı ile İmparatorluğa daha da bağlandı. Ülkede adaletsizlik ve acılar arttı. Halkın memnuniyetsizliği hat safhaya gelmişti. Bir de buna Ecevit’in hastalığı ve bunun getirdiği karmaşa eklenince, İmparatorluk seçime gitme zamanının geldiğine karar verdi. Yapılan 2002 seçimlerinde AKP, %34 oy almış, ama seçim sisteminin abukluğu sayesinde mecliste büyük bir çoğunluğa sahip olmuştu.


Şimdi AKP dönemi açılmıştı. Bu dönem İmparatorluk, Fethullan Gülen, Cemaatler, Cemaat adamlarının bir koalisyonuydu. Bu koalisyon adına AKP ülkeyi bölünmeye doğru götürecekti. Burada AKP’nin ülke bölünmesinin bilinçli bir ortağı olduğunu söylemiyorum. Ülkeyi bölmek isteyen ve bunun planını hazırlayıp, yürürlüğe sokan İmparatorluktur. AKP’nin bundan haberi bile yoktur ve buna ihtimal bile vermez. AKP’nin olsa olsa tek bir amacı olabilir. O da Sünni Müslümanların, Türkiye’nin yönetimini, Laiklerin elinden almasıdır. Yönetimi ele geçirmenin sonucu olarak, daha Müslüman bir Türkiye ( belki ileride Şeriat ile bile yönetilebilinir olacaktır ) varılacak olması AKP üst kadroları için yeterli olacaktır.


Devamı gelecek


16 Ocak 2009 Cuma

Türkiye'yi nasıl parçalıyorlar. Bölüm 2



















Müslüman burjuvazi kuvvetlenirken, onun siyasi uzantısı olan, Erbakan partileri de kuvvetleniyordu.


SSCB yıkılışından önce, muhtemel bir komünist işgaline veya komünistlerin iktidara gelme olasılığına karşı, İmparatorluk, NATO kanalı ile ülkede komünizme karşı direnişin başını çekecek veya iç savaş çıkaracak bir örgüt kurdurmuştu. Bu sırada da Türk devleti PKK ile dövüşüyordu. Bence devlet bu savaşta, NATO tarafından kurulmuş olan gizli örgütü de kullandı ve beslemeye devam etti. SSCB yıkılmış olmasına rağmen, direkt NATO emrindeki bu gizli örgüt ( Gladyo ), amacı değişmiş bir halde faaliyetlerine devam etti. Yönetimi hala İmparatorluğun elindeydi.


İmparatorluk, baştan beri, Türkiye Cumhuriyetinin kurucuları ile yani laikler ve ordu ile iyi ilişkiler içindeydi ve bu ilişkilerin iyi gitmesi için çaba harcıyordu. Zaten orduya istediğini yaptırdığına göre aranın bozulması içinde bir neden yoktu. Ancak Gladyo’yu teşkilatlandırmak gereği ortaya çıktığında, imparatorluk Sünnilerle de ilişkilerin tekrar elden geçirilmesi gerektiğini fark etti. İmparatorluk dünyada Komünizm’e karşı, Müslümanlar ile birlikte dövüşüyordu. Kırmızıyı yeşil bir kuşakla sarmış, Allah uğruna ölen Müslüman mücahitler sayesinde rahatlamıştı. İmparatorluk, Türkiye’deki Sünnileri ve özellikle Nakşîleri yanına çekmek için yatırımlara başladı.


Ancak bir problem vardı. Sünni Müslüman Burjuvaların kendileri ve özellikle partileri emperyalizm’e karşıydı. Neden böyleydi? Çünkü bu kadrolar ve onları eğiten bir kuşak öncesi, XVIII. Yüzyılın son döneminden beri Batı emperyalizminin neler yaptığını görmüşler, koca bir imparatorluktan, ufacık bir cumhuriyete mahkûm olmuşlardı. Hiçbir zaman ulusalcı değillerdi. Ama yedikleri silleyi de hazmedemiyorlardı. Romantiktiler, emperyalizme karşıydılar. Belki diğer Müslüman kardeşlerini de emperyalizmin elinden kurtarabilirlerdi. Allah onlarla beraberdi ve onlara eninde sonunda yardım edecekti.


İmparatorluk, bir yandan Sünni Müslümanlara yaklaşırken, bir yandan da Erbakan partilerini şüphe ile inceliyor, çözüm olasılıklarını planlıyordu.


1990 yılının ortalarına gelindiğinde Sünni Müslüman Burjuvalar paraca güçlenmişlerdi, siyasi partileri güçlenmişti ve ABD artık onlara yabancı gelmiyordu. Bulundukları ülke, Türkiye, onların tabiri ile %99’u Müslüman bir ülkeydi. Mademki güçlüydüler artık Cumhuriyet ile ellerinden alınmış olan Müslümanca yaşam tarzını ( bunun içinde şeriatın bazı uygulamaları var ), tekrar kazanabilirlerdi. Harekete geçtiler. İçlerinden bazıları ve bence Fethullah Gülen ve ekibi harekete geçmek için erken olduğunu, erken öten horozun kafasının kesileceğini, daha hazırlıkların tam bitmediğini söylüyordu. Ama dinleyen olmadı. Erbakan ve ekibi, cumhuriyetin laikliğine karşı, Sünniliği öne çıkarıp, kadrolaşmaya başladılar.


Cumhuriyetin kurucu elitleri ve pek tabii ordu, bu tehlikeyi fark etti. Evet, onlar da %99’un içinde idiler. Ama kendi çocukları, kazanımları, güçleri, gelecekleri risk altındaydı. Kimse İran’da Şahın subaylarının başına gelenleri unutmamıştı. Zaten el göze batmıştı, fark etmemek olası değildi. Gidişe, ordu, 28 Şubat muhtırası ile müdahale etti. Ordu, laiklikten yana tavır almış, Sünni Müslümanların projesinin önüne dikilmişti. Olgunlaşmamış hareket sendeledi. Geri çekildi. Sünni Müslüman Burjuvalar mevzilerini kaybetmişlerdi.


Bu ordu bağımsızlık savaşı vermiş bir orduydu. Cumhuriyeti kurmuştu. Şu anda elimizde olan her şeyin kazanılmasında, başka hiçbir kurumla mukayese edilemeyecek kadar pay sahibiydi. İkinci dünya savaşının sonuna kadar, bu bağımsızlıktan yana tutumu da devam edip gitmişti. Ama bu ordu aynı zamanda Osmanlı İmparatorluğunun İmparatorluk ordusunun da bir devamıydı. Bu Osmanlı ( Türk ) İmparatorluğunun ömrü Ruslarla çatışarak geçmişti.


Bütün Asya’da Rusya Türklerin topraklarını eline geçirerek, oraları sömürgeleştirerek, Türkleri yönetimi altına alarak genişlemişti. Ruslar sadece Osmanlı Türklerini veya onun koruduğu topraklarda, diğer yerlerde gösterdikleri başarıyı tam olarak gösterememişlerdi. Buna rağmen yine de kazananlar sonunda Ruslar olmuştu. Türk ordusu, Türk aydınlarının çoğu, Türk halkı Rusya’yı kendi bekası için en büyük tehlike olarak görmüştü. Rusya’dan korkuyordu ve onu baş düşmanı görüyordu. Komünizm’e de soğuk bakmasının en temelinde bu düşmanlık vardı. Bence Rusya komünist olmasa idi, Türkiye çok daha sola kayar ve ülkedeki komünist sayısı çok daha artardı.


Türk ordusu, ülkenin NATO’ya girişini hararetle desteklemişti. Subaylar 2. Dünya savaşı sırasında ordunun teçhizat açısından ne denli geri olduğunu görmüş ve bunun acısını çekmişlerdi. Harpten sonra Stalin’in tehditleri başlayınca, içlerindeki Rus korkusu daha da bir depreşmişti. NATO’ya girdik. Ordu NATO’da kendini emniyette hissetti. Silah ve cephane alarak, yeniden organize olarak, kuvvetleniyordu. Nasıl bir zamanlar Almanya’ya hayran olunmuşsa, şimdi ABD’nin imkânlarına gıpta ediliyordu. Sonuç, ABD’ne ordu her şeyini açtı. Sonra Kıbrıs olayları olunca, ordudaki genç subaylar, İmparatorluğun ne olduğunu anladılar. Ve içlerine emperyalizm’in burukluğu girdi. 60 ihtilalinden sonra bir ara serbestleşen ortam, sol kitaplar okuyup, emperyalizm üzerinde düşünmelerine ve tartışmalarına fırsat vermişti. 1990’lı yıllara yaklaşırken artık Türk Ordusu, eskiden ABD’nin her dediğini ikiletmeden yapan ordu değildi. Ordu bağımsızlaşıyordu.


Özetlersek, 28 Şubat süreci başladığında, İmparatorluk Orda Doğuda ve Orta Asya’da ulusal devletleri parçalayarak, daha ufak devletlere dönüşmeleri için düğmeye basmıştı. Türk ordusu artık eskisi gibi ABD’ne tam bağlı bir ordu değildi. Sünni Müslüman Burjuvazi ekonomik ve siyasi olarak güçlenmişti. İmparatorluk, Sünni Müslüman burjuvalar ile iyice yakınlaşmış, artık arada eski buz dağları kalmamıştı. Sünni Müslüman burjuvaların bir kısmı sabırsız davranmış ve köteği yemişti. Sünni Müslüman burjuvaların bir kısmı daha ağların tamamen örülmediğini görüp, hazırlıklarını tamamlamaya çalışıyordu. Devlet kademelerine, değişik cemaatler tarafından yerleştirilmiş olan cemaat Müslümanları ( bunlara cemaat ajanları veya cemaat adamları da denilebilinir ), Erbakan’ın çıkışının hüsranla sonuçlanması üzerine, önce korkuya, sonra infiale kapılmışlardı. Onlar şimdi intikam istiyorlardı.


Buraya kadar okuduklarınıza bakarak, İmparatorluğun işine gelen ne kadar olay bir araya gelmiş demeyin. Bu olaylar başka nasıl gerçekleşirse gerçekleşsin, İmparatorluğun her alternatif için kademeli planları vardı.


Devamı gelecek




14 Ocak 2009 Çarşamba

Türkiye'yi nasıl parçalıyorlar. Bölüm 1



Türkiye’nin nasıl parçalandığını veya parçalanacağını anlatmadan ve gelecek üzerine yapılan hesaplara geçmeden önce şu noktayı açıklamak gerekir.


ABD’nin görünüşte kararlarını bilinen formal yapısı veriyor. Ama bence işin aslı öyle değil. Bilinen formal yapının arkasında gizli bir toplu akıl var. Bunu bir şirketin yönetim kuruluna veya şirketin sahibi olan ailenin aile kuruluna benzetebiliriz. Bu gurup, kaç kişidir, kimlerden oluşmuştur bunu bilmiyorum, bilmenin de mümkün olduğunu sanmıyorum. Bu gurubun ne olduğunu, çok zaman sonra, Tarih yazacaktır. Stratejik ve dünyanın geleceği ile ilgili kararlar bu çekirdek geri plan tarafından alınmaktadır. Bu gurubun ülkesi yoktur, dün İngiltere idi, bugün ABD’dir.


Bu çekirdek geri planın önünde ABD’nin formal yapısı gelmektedir. Bu formal yapıda, piramidin tepesinden aşağı doğru indikçe, çeşitli kompartımanlar bulunmaktadır. Bu kompartımanlar arasında görüş farkları vardır, menfaat farkları vardır, algılama farkları vardır. Kimi kişiler ABD bir bütün değildir derken bunu kastetmektedirler. Ancak bu taktik plandadır. Ayrıca bu farklılıklar, geri plandaki yönetime alternatifler sunması açısından da çok faydalıdır.


İşte ben yukarıda kısaca özetlediğim bu yapıya İmparatorluk diyorum.


İmparatorluk dünyayı istediği gibi kolayca yönetemiyor. Kolay yönetebilmesi için askeri olarak, ekonomik olarak, kaynakları itibari ile çok güçlü olmayan devletlerden oluşmuş bir dünyaya ihtiyaç vardır. Bu da küçük küçük devletler demektir. Hani nerede ise şehir devletlerinden oluşmuş bir dünya, İmparatorluk için en kolay yönetilebilen dünya demektir.


İmparatorluk dünyayı küçük parçalara ayırma programına başlamıştır. Ancak SSCB dağıldıktan sonra ortaya çıkan Rusya hala çok güçlüdür. İmparatorluğun onu nasıl parçalayacağı gelecekte ortaya çıkacaktır. Çin’e el uzatılamamıştır. Hindistan her ne kadar Pakistan ve Hindistan olarak bölünmüş olsa da sanırım şimdilik Çin’e karşı gereğinde kullanılmak üzere daha fazla parçalanmamaktadır.


İmparatorluk küçük parçalara bölme işleminde önceliği enerji deposu olan Ortadoğu ve Orta Asya’ya vermiş görülmektedir. Tabii bu plan içinde Türkiye’nin de bulunması son derece normaldir. Ancak Türkiye’yi nasıl parçalayacaktır. Türkiye’yi parçalamak kolay bir iş değildir. Aynı şekilde İran’ı parçalamak da çok kolay bir iş değildir. Türkiye’yi parçalamak için çok detaylı ve alternatifli planlara ihtiyaç vardır. Ben şimdi bu planların nasıl planlar olacağını anlatmaya çalışacağım.


Buradan sonra anlatacaklarımı okurken, okur, din ile İmparatorluğun stratejik ortak olduğunu hiç unutmamalıdır. Her yerde imparatorluğun ilk yapacağı iş din ile iş birliğine gitmektir. Unutulmaması gereken bir diğer nokta da laiklik ile Müslümanlığın bir arada olamayacağıdır. Müslümanlık laik bir yapıya müsaade etmez. Onu yok etmek için elinden geleni yapar. Şimdi bu iki noktayı akılda tutarak, Türkiye nasıl bölünüre gelelim.


Türkiye’yi bölmek için bir fırsat gerekir. Fırsat ortaya çıktığında ise, eğer Türkiye’nin içyapısı yani kurumları güçlü ise, ülkeyi parçalamak yine kolay olmayacaktır. Bu nedenle fırsat çıkmadan önce, kurumlarını zayıflatmak gerekir.


Cumhuriyet kurulduğundan beri İmparatorluk pek çok Kürt isyanı düzenlemiştir. Bu kadar deneyden sonra, şimdi artık, İmparatorluk, Türkiye Cumhuriyetine karşı Kürt kozunu nasıl oynayacağını bilmektedir. Şu anda da ( 28 yıldır ) Türkiye bir Kürt isyanı ile karşı karşıyadır. Bunun silahlı kanadı PKK’dır, siyasi kanadı da bildiklerinizdir. Ama belli olan şudur ki fırsat çıktığında Türk Kürt çelişkisi ülkeyi parçalamaya yetmeye bilir. Bu nedenle İmparatorluk işini şansa bırakamaz. Türkiye’nin iç direncini kırmak için, Aleviler ile Sünnileri, Laiklerle Müslümanları, Aydınlar ile halkı birbirine düşman etmek ve Türkiye’yi kamplara bölmek gerekir. Bunları birbirine düşürmek gerekir.


Müslümanlık her ne kadar din adamlığının aracılığını kabul etmese de, Allah ile İnsan arasında doğrudan ilişkiyi hedef alsa da, insanlar bunu kabul edemezler. Çünkü din hem bir sömürü ve hem de bir güç odağı ve imkanıdır. İnsanlar bu sömürüyü ve bu gücü isterler. Çünkü geçmişte hep böyle olduğundan bu arzu içlerine işlemiştir. İnsanlar öbür yandan da diğer dünyayı garantiye almak isterler. Bu nedenle de dine sahip çıkarlar. İşte bütün bu çelişkiler yumağından ortaya tarikatlar çıkmıştır. Tarikatlar güya dinin yorum farkı veya aydınlanmaya varmanın çeşitli yollarıdır. Bunun en doğrusu tarikatları siyasi partiler gibi görüp, öyle analiz etmektir. Bu anlamda Türkiye’de pek çok cemiyet yani siyasi parti vardır.


Türkiye’de bu partilerden biri de ki ben bundan sonra onlara cemiyet diyeceğim, cemiyetlerin en güçlüsü olan Nakşîlerdir. Önce Nakşîlerin içinden Nurculuk çıktı. Nur risaleleri ile kendine taraftar topladı, siyasete ağırlığını koydu. Ancak gücü ekonomik olarak yeterli değildi. Bunun üzerine ortaya bir ihtiyaç olarak Fethullah Gülen çıktı ve yükseldi.


Türkiye’de bir tek bu cemaat yok. Pek çok cemaat var: Mevleviler, Kadiriler, vs… Ama ta Nakşîlikten başlayarak en güçlüsü Fethullah Gülen cemaatidir.


Bu olay bir taraftan böyle iken, Cumhuriyet kurulurken Cumhuriyet bir takım insanları besleyerek, kendi burjuvasını ve oradan hareket ile kendi Kapitalistini yaratmaya çalıştı. Cumhuriyeti, Türkiye’nin elitleri ve özellikle askerleri kurmuştu. Daha önce çeşitli vesileler ile anlattığım gibi, tarihi nedenlerle, Türk ordusu ile Türk halkı arasında çok özel bir ilişki ve anlayış vardır, buna ilaveten de Türk Ordusu Cumhuriyeti kurmuştur. Ordu kendi kurduğu cumhuriyeti, kendi emeğini, kendi çocuğunu korumak ister ki bu da doğaldır.


Kurulan cumhuriyetin kapitalistleri tabii ki kurucu kadroya yakınlığı olanlar arasından yetiştirildi. Şimdi Cumhuriyetçiler bir yandan da ekonomik olarak örgütlenmeye ve kuvvetlenmeye başlamışlardı. Diğer yandan Cumhuriyet’e karşı olan cemiyetler, ekonomik olarak güçsüzdüler. Ama bu cemiyetler tarihten gelen büyük birikimleri nedeni ile daha cumhuriyet kurulur iken altını oymaya başladılar. Kuran kursları, İmam Hatip okulları açmalar. Önce öğretmenlerin arasına kendi ideolojisine inanmış kişileri sokarak, çocukların eğitimini kendi istedikleri gibi bir yola sokmaya çalışmalar. Orduya, polise, adliyeye vs kendi adamlarını yerleştirmeler. Cemiyetler bunu organize bir tarzda yapıyorlardı. Bunlar ufak ufak organizasyonlardı. Ama sonuç itibarı ile benzer formasyonu almış, benzer kültürde yetişmiş kadrolar devletin her yerinde yetişmeye başlamıştı.


Cumhuriyetin kurucu kadroları hala tehlikeyi, belki de kendi güçlerinden çok emin oldukları için fark etmemişlerdi. Veya önemsememişlerdi. Hâlbuki yüzlerce dantelci nakışa çoktan başlamıştı.


İmparatorluk, Türkiye’yi sağ ve sol olarak bölüp, kardeşkanı akıtırken, katliamlar tezgâhlarken, sola, laiklere ve aydınlara son darbeyi 12 Eylül ihtilali ile vurdu. Evren ve arkadaşları darbeyi yapıp, solu silip, cemiyetlere yolu açtılar. Darbenin devamı olan Özal, yaptığı icraatlar ile cemiyetlere para kazanma kapısını sonuna kadar açtı. Devletin imkânlarını Müslüman Kapitalist yetiştirilmesi için seferber etti.


1990’lı yılların ortalarına gelindiğinde, Laik ve Cumhuriyetçi Kapitalist ve Burjuvaların yanı sıra artık Müslüman Kapitalist ve Burjuvalar vardı.


Devamı var


1 Ağustos 2008 Cuma

Türkiye analizleri 3 14

Vergi ( devam )

Türkler at ve ok ile uzaktan dövüştüklerinden yakın planda kılıç ve mızrak ile yapılan savaşlarda yeterli ustalığa sahip değillerdi. Ayrıca atı ile doğup, onunla ölen Türkleri atsız düşünmek mümkün değildi. Yerleşik düzen ise mutlaka piyadeye ihtiyaç duyuyordu. Onun için yerleşik devlet kurulunca hemen devletin çekirdek gücü olacak yeni bir ordu oluşturuluyordu, bu ordu aynı zamanda hükümdarın hassa alayı da oluyordu. Bu ordu için devşirme kullanmak adet olmuştu. Türkler de devşirilir ve çocuktan itibaren eğitilirlerse bu merkez ordusuna uygun hale gelebiliyorlardı.

Osmanlılarda biraz gelişir gelişmez, hemen kendilerine Yeniçeri dedikleri devşirme bir ordu kurdular. İlk baştan alınan esirlerin beşte birini devlet alarak, onların Müslüman olmayanlarını Müslümanlaştırarak, merkez profesyonel orduyu kuruyorlardı. Daha sonra Müslüman olmayanların çocuklarını ailelerinin rızası ile alarak Yeniçeri olarak yetiştirdiler. Bunlar kuldu yani doğrudan Padişahın kölesiydiler. Yeniçeri ordusu kurulur kurulmaz Osmanlı ordusunun bel kemiği oldu.

Yukarıda anlatılan süreçle aynı süreçte ateşli silahlarda orduda kullanılmaya başlamıştı. Bu ateşli silahlar, Türklerin at ve oktan kaynaklanan üstünlüğünü bitirdi. Şimdi piyade top ve tüfekleri ile akın akın gelen Türkleri daha onlar uzakta iken, okları varamaz iken, biçiyordu. Türkler kayıp vermeden savaş kazanmaya alışmışlardı, ateşli silahlardan sonra esas kayıp veren onlar olmaya başladılar.

Bu yağma akınlarının da sonunu getirdi. Artık Türkler yağma akınlarına çıkamaz, çıkarsa da geri dönemez olmuşlardı. Yeniçeri ile kendini ateşli silahlara adapte eden Osmanlı ordusu bu avantajı kullandı. Safevileri, Memlukları perişan etti.

Şimdi Sünni olan Osmanlı, Yeniçerisi ve ateşli silahlarıyla bir tarafta, Türkler, alevi olarak diğer tarafta yani Şah İsmail’in yanındaydı. Bu siyasi duruş, Türkler ile Osmanlı ailesi ve onun köleleri olan devşirmeler arasında büyük bir husumet yarattı. Husumet arttı ve uzlaşmaz hale dönüştü. Ateşli silahların yardımı ile Şah İsmail tehlikesini bertaraf eden Osmanlı, çoğunluğu Alevi olan Türkler aleyhine propaganda yapıyordu. Propagandanın hedefi Türklük ve Alevilikti. Orduda Türk biçimi dövüşmeye ihtiyaç kalmamıştı. Bu Osmanlının Türklere olan ihtiyacını azaltarak, baskıyı ve karalama kampanyalarını daha da arttırmasına sebep oldu. Ordudan ve yağmadan uzaklaşan Türkler ise, bir yandan da baskı altındaydılar. Bu şartlarda ekonomik ve siyasi olarak hayatlarına devam edemiyorlardı. Celali isyanları gibi isyanlar başladı. Türkler yağmanın bittiğini anlamıyorlardı.

Devlet ve isyanlar, Osmanlı ile Türklerin arasını daha da açtı. Artık nerede ise Türklere Anadolu’da hayat hakkı kalmamıştı. Ama Türklerin yağmadan yani ordudan uzaklaşmaları aynı zamanda Osmanlı ordusunun da çöküşünü başlatmıştı. Yağma sadece kişiler için değil, devlet içinde önemli bir gelirdi. Osmanlı sınırları iyice büyüyünce ve karşısında kendinden daha güçlü devletler çıkınca, savaşları kazanamaz oldu. Bu da savaşların karlı değil, zararlı sonuçlanması demekti. Osmanlı için artık ordu zenginliğine zenginlik katan bir kurum değil, hazinesini boşaltan ve onu fakirleştiren bir kurumdu.

Vergi konusuna dönmeden önce herkesin bildiği bir noktayı daha belirtmekte yarar olduğunu sanıyorum. Türklerde servet kabilenin yani ailenindi. Daha sonra kabile yapısı bozulunca, servet ( mal, hayvan ) bey ailesinin ortak malı sayıldı. Türkler devletler kurunca bu devletler, ailenin ortak malı olma nedeni ile nerede ise daha kurulurken bölünüyorlardı. Osmanlı bu problemi çözdü. Servet aile adına ailenin başına ait kabul edildi. Yani Padişah tüm toprakların, tüm servetlerin sahibiydi. Ama bu sahiplik kişisel bir sahiplik değildi. Padişah önceleri aile adına bir nevi yeddi emin gibiydi. Daha sonra ortaya millet fikri çıkmaya başlayınca, Padişah bu statüsünü halk adına kullanmaya başladı.

Şu ana kadar anlatılan tarihi geri planın bu günkü Türkiye Cumhuriyetinde sonuçları nelerdir?

  1. Halk devletten para ve servet kaçırmayı, tersine fırsat buldukça devletin parasını, malını almayı yani onu tırtıklamayı bir hak sayar. Ben bugün Türkiye Cumhuriyetinde yaşayan herkesin bir yolunu bulup, devlete olan vergi mükellefiyetini yerine getirmemeye çalıştığından eminim.

  1. Yağma isteği devam etmektedir. Devletin aldığı vergide herkesin gözü vardır ve kendi yaptığı işten neden devletin para kazandığını anlayamamaktadır. Buradan rüşvet, irtikâp çıkmaktadır. Rüşveti alan da, rüşveti veren de bunda bir ahlaksızlık görememektedir. Bu gün Türkiye Cumhuriyetinde imkânı olup rüşvet yemeyen var mıdır diye kendime soruyorum.

  1. Türkiye politikacıları da yağma geri planı ile yetiştiklerinden, bu güne kadar ne ülkedeki çocuklarımıza vergi adabı vermeye çalışmışlardır ( milli eğitim politikası ve ilköğrenim ), ne de adil bir vergi düzeni kurmuşlardır. Halk devleti yağmalamaya çalışırken, devlet de yakalayabildiğini yağmalamaya çalışmaktadır. Böylece karşılıklı bir eşkıyalık sürüp gitmektedir. Bu adaletsiz ortam da rüşvet ve irtikâbın yaygınlaşmasına sebep olmaktadır.




Dolunayda Kaktüsler

Şirince Sanat Galerisi

http://www.sirincesanatevi.com/

Nurten Karagözoğlu